Türk ve Islam DÜSMANLARI --- Lanet Kemalizm Türkleri Kafirleştiremeyeceksiniz

 


Benim Devletimi YIKIP hiristiyan yahudi devleti kurana ata demem ben.

50 sene hiristiyan icinde yasamisim gavurluk ne demek oldugunu bilirim bana gavurlastirmayi Inkilap diye yutturamassin Türkiyedekileri KANDIRABILIRSINIZ ama bizi asla ! Türk kim, Avrupali kafir kim iyi ayirt edebiliriz

bizim kafamizi zehirleyemediniz biz has Türklük ve Islam ne oldugunu sizden iyi biliriz TC li kemalistler !!!!


 



Frank Reitemeyer

24. Juni um 13:08

Kein Witz, sondern Realität: Robert Imberger - Studium der Reaktorphysik und Thermohydraulik an der TU Aachen:


Letzten Sonntag war ich auf einem örtlichen Wochenmarkt. Dort gab es einen Stand zum Thema "Klimaschutz". Ich wurde als „Vorbeilaufender“ auf die CO2-Problematik auf unserer Welt angesprochen.


Ich dachte so bei mir… da bist Du gerade an den Richtigen gekommen.


Meine Frage an den Klima-Vertreter (ca. 28.-30J):


„Wie hoch ist denn der CO2-Anteil in der Luft?“


Seine Antwort: „Hoch! Sehr hoch! Viel zu hoch!“


Ich: „Wie hoch denn?“ – „Wie viel Prozent?“


Er: „Weiß ich nicht!“


Aha, dachte ich… ein wahrer Kenner!😁


Ich fragte also weiter: „Was ist denn sonst noch in der Luft?“


Er: „Sauerstoff!!!“


Ich: „Richtig! Und wieviel Prozent?“


„Weiß ich nicht!“ war seine Antwort.


Ich erklärte ihm, dass es wohl so um die 21% sind. Es erschien ihm plausibel.


Ich weiter: „Welche Gase sind denn sonst noch in der Luft enthalten?“


Kopfschütteln…. Schulterzucken…😅


Ich: „Edelgase! Argon, Xenon, Neon, Krypton…! Schon mal gehört? Die machen aber in Summe nur ein knappes Prozent aus!“


Nachdenkliches Staunen.


Ich wiederholte meine letzte Frage…


Wieder (inzwischen genervtes) Schulterzucken und Augenverdrehen… 😳


Ich: „Schon mal was von Stickstoff gehört?“


„Ach ja, stimmt… Stickstoff!!! Ja, den haben wir auch in der Luft!“


Ich: „Und? Wie viel Prozent?“


Er: Wieder Schulterzucken. Ich spürte, dass er genug hatte von mir. Ich ließ aber nicht locker, erläuterte ihm, dass es ca. 78% wären. Seine in der linken Hand gehaltenen Flyer sanken immer tiefer.😅


Er, nach kurzem Kopfrechnen (gefühlte 60s) : „ Das kann nicht stimmen, das glaube ich Ihnen nicht, weil dann ja für CO2 nichts mehr übrig bleibt!!!“


Ich: „Eben! Sie haben Recht! Zumindest fast!!! Es sind nämlich nur 0,038% CO2 in unserer Atemluft!"😄


Das glaubte er mir einfach nicht und ließ mich stehen.😅


----

Wer weiter rechnen möchte:


Wir haben 0,038% CO2 in der Luft. Davon produziert die Natur selbst etwa 96%.


Den Rest, also 4%, der Mensch. Das sind 4% von 0,038%, also 0,00152%.


Der Anteil von Deutschland ist hieran 3,1%.


Somit beeinflusst Deutschland mit 0,0004712% das CO2 in der Luft.


Damit wollen wir die Führungsrolle in der Welt übernehmen, was uns jährlich an Steuern und Belastungen etwa 50 Milliarden Euro kostet. 😵


Einfach mal drüber nachdenken 😎 (und in Zukunft mitmachen beim Sabotieren der Grünen Politik und des Abmahnvereins "Umwelthilfe"). 😍

















SAYIN CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN'DAN ÖNEMLİ İSTEĞİMDİR:


1- Sn Başkanım emekliye verdiğin ikramiyeyi kes.

2-Bakıcılara verdiğin desteği kes.

3-Yaşlılara ve engellilere verdiğin tüm desteği geri çek.

(Çünkü tanıdığım bildiğim insanlar var hem yaşlı hem engelli) Paraları alıp 7/24 küfür ediyorlar...

4-Öğretmenlere verdiğin hakları geri al ...

(eskisi gibi limon satıp ayakkabı boyasınlar)

5-Hastaneleri eski haline getir randevu sistemini kaldır herkes her hastaneye gidemesin, doktor seçemesin, her eczaneden ilaç alamasın. 

(Sabahın 03:00'de kuyruğa girip beklesinler)

6-Doğalgazı kes, boşuna Rusya'ya para vermeyelim.

(eskisi gibi kömür yakmak istiyoruz)

7-Suları ayda bir akıt

(Tankerle su dağıtsın belediyeler)

8-Yol falan yapma artık zaten kimse yol istemiyor.

9- Sokakları çöp dağları ile doldur 

(istanbul nostalji yaşamak istiyor) 

10- Uçaklara fakirler binmesin. Benim bildiğim çok insan bu dünyada uçağa binemeden öldüler.

(Halkın yerden uçağı seyretmesi yeterli)

11-Yaptığın üniversiteleri garibanlara ev olarak dağıt .

12- IMF den borç al halkımız kemerlerini sıkmak istiyor.

( IMF ülkemizden defol diye sokaklarda bağırıp çağırmayı özledik)

13- Enflasyonu %75 e çıkar. Bakıyorum millet özlemiş o günleri. 

14- Faizleri 30 lara 40 lara çıkar..

Hani ülkede kriz var ya o bakımdan.

15- Bırak öyle her ile ilçeye havalimanı yapmayı.

16- Her ile ilçeye, köylere barajlar göletler yapmayı bırak lütfen, yağmur suları neyimize yetmiyor ki bizim.

17- Çok ayıp; o ne öyle bütün şehirleri örümcek ağı gibi hızlı tren rayları ve hızlı trenlerle donatmak, 8-10 saatlik mesafeleri 2-3 saate düşürmek, yapma böyle şeyler.

İnsanımız belki eskisi gibi saatlerce kara tren yolculuğu ile nostalji yapmak istiyor. Bu zevkimizle bari oynamasaydın.

18- Sayın Başkanım, ne diye durmadan dağları taşları delip tüneller yapıyorsun, olmuyor ki böyle; halkımız belki yokuşları tırmanmak, engebeli arazilerde, yollarda maceralı yolculuk yapmak istiyor değil mi.?

Onları bu zevkten mahrum etmeye hiç hakkınız yok.

19- Neden inatla okullarda akıllı tahtalar, masaların üzerinde okullar açılmadan hazırlanan bedava kitaplar, çocuklarımıza dağıtılan tabletler, taşımalı sistemler falan; Sayın Başkanım, belki biz kitaplarımızı kırtasiyelerde elimizde liste o kırtasiye senin bu kırtasiye benim dolaşarak kendi paramızla almak istiyoruz.

20- 3-4-5 km lik okul yollarını kar,kış,yağmur çamurda yaya yürüyerek gitme hakkımızı elimizden alıyorsun, buna hakkın yok. 

21- Bütün yerleşim yerlerini parke taşları ile döşedin, ne güzel köyümüzde her tarafta çöpler uçuşuyor, kokuşuyordu. Sen tuttun her noktaya konteynırlar koydurtarak bizi bu kokuşmuşluktan mahrum bıraktın, olmaz ki ama. Biz 15-20 yıl önceki gibi yaşamak istiyoruz.

22- Neden her hafta doktor gönderiyorsun ayağımıza ve bedava ilaç yazdırtıyorsun belki bizler ilacımızı paramızla almak istiyoruz değil mi? Belki hastane kuyruklarında beklemek hoşumuza gidiyor....

23- Eskiden öyle köle gibi uyuşuk uyuşuk, benliğinden özünden yoksun yaşamak varken ne diye bizi gafletten uyandırıyorsun be Başkan.

24- Yetmiyor Amerika'ya, israil'e kafa tutuyorsun. Avrupaya kafa tutuyorsun, Milli silahlar, milli ihalar, sihalar, tanklar, roketler, Milli yazılımlar üretmekte neyin nesi.

25- Hele şu konuda çok yanlış yaptın:

Her ile ilçeye doğal gaz getirdin.

Biz tezek yakardık, kömür yakardık, yıkanacağımız suyu TÜP GAZ üstünde güğümle ısıtırdık; bizleri ondan da mahrum ettiğini bilmiyorsun değil mi?

Bakınız Sn Cumhurbaşkanım;

Hataların saymakla bitmez iyisi mi burada keselim...

LÜTFEN HATALARINIZDAN VAZGEÇİN. BU ÜLKEYİ 20 YIL ÖNCESİNE GERİ DÖNDÜRÜN.

BİZ DE RAHAT EDELİM SİZ DE.












Gözlerinin önünde yaşanan 15 Temmuz’a ‘Tiyatro’ diyenlerin,

100 sene önce; 5 sene işgalde İngiltere’ye 1 mermi sıkmayan işbirlikçi subaya ‘Başkomutan’

ve 15 senelik iktidarında 1 kez bile seçim yapmadan kendine zorla Cumhurbaşkanı dedirten Diktatöre ‘Ulu Önder’ demeleri...

Nedir?















Dass so ungefähr der Wert von Menschen nicht-deutscher Herkunft lautet, müssen wir wohl aus folgender Tat ableiten.


Wie wir alle wissen, wurde im NSU-Prozess der Verfassungsschutzbericht des Landes Hessen gerichtlich für 120 Jahre weggesperrt. Hieraus ließ sich vermuten, was für wichtige und skandalöse Informationen über den inländischen deutschen Geheimdienst bzgl. der Rolle von deutschen Staatsbediensteten in den NSU-Morden herausgefunden werden sein mussten. Deswegen wurde der Bericht für 120 Jahre lang bis in das Jahr 2134 weggesperrt.


Vor wenigen Tagen wurde leider der Kasseler Regierungspräsident Walter Lübcke (CDU) auf misteriöser Art und Weise vor seinem eigenen Haus ermordet. Herr Lübcke war für seine menschliche Art gegenüber Flüchtlingen bekannt und wurde seitens Rechtsextremisten angefeindet. Da der mögliche Täter nun gefasst wurde und man ihn mit einem NSU-ähnlichen Netzwerk in Verbindung bringt, passierte heute folgendes:


Hessen's Innenminister Peter Beuth teilte mit, dass der Verfassungsschutzbericht des Landes Hessen, welcher bis 2134 weggesperrt wurde, nun nur noch bis 2044 weggesperrt wird. Man vermutet, dass aus diesem Bericht auch wichtige Erkenntnisse bzgl. des Mordes an Herrn Lübcke heraus gewonnen werden könnte.


Jetzt kommen wir nochmal zurück auf unsere Überschrift. Bei den NSU-Morden starben 8 Türken, 1 Grieche (weil man ihn als Türke schätzte) und 1 Deutsche. Erst mit dem Mord an der Deutschen (Polizeibeamtin) wurde dieses Netzwerk aufgedeckt und erneut erst mit dem Mord eines wichtigen Politikers wurde die Sperrfrist von wichtigen Dokumenten - die wohlmöglich den Hintergrund der Morde vollständig aufdecken könnten - gekürzt.


Frau Merkel hatte den Opfern des NSU-Prozesses eine vollständige Aufklärung versprochen. Wäre Herr Lübcke jedoch nicht verstorben, müssten wir wohlmöglich 120 Jahre - also bis nach Frau Merkels Leben - warten, um herauszfinden, wie tief der deutsche Staat in den Morden verwickelt war.


Also ist das Leben von 8 Türken nur so viel wert, wie das Leben eines Deutschen, wonach man sich nun erst um die Aufklärung kümmert.


Die deutsche Politik und Justiz hat sich erneut bis in's Knochenmark blamiert. Ob man sich dafür schämt?


Bild könnte enthalten: Text




















Cennet ve Cehennemdekilerin DurumuEkim 2016A+A-45- 



(Onların inkârcı sözlerine karşı sabret. Niçin ve nasıl sabretmen gerektiğini daha iyi idrak etmek içinde imtihan için verilen musibetlere güzelce sabreden) Güçlü kişilik ve her durumda hakkı ve ne yapmaları gerektiğini görebilme ufkuna erişmiş basiret sahibi has kullarımızdan İbrahim, İshak, Yakub’u (onların başlarına gelenler ve bunlara karşı olan sabırları üzerinde) düşün.

Güçlü Kişilik ve Basiret Olmadan Tevhidî Önderlik Olmaz

Güçlü kişilik, kişinin hakkı idrakini ve ahireti hedeflemesi neticesi oluşan direnç ve sabrını, yılgınlığa ve karamsarlığa kapılmayan bir şahsiyete sahip olmasını ifade eder. Basiret ise kişinin başına gelen her durumda, gerçeği ve gerçek karşısında nasıl davranması gerektiğini idrak edebilmesini ifade eder.

Güçlü kişilik ve basiret -Davud (as) ve Süleyman (as) gibi varlıkta, Eyyub (as) gibi varlıktan sonra düştüğü yoklukta- tüm varlık ve yokluk imtihanlarında, ahiret rotasında şaşırmadan yürüyebilmesi için elzem olan temel kişilik özellikleridir.

Bu nedenle, güçlü kişilik ve basiret sahibi olmayanlar, tevhidî önderlik yapamazlar.

46- Biz onların tümünü, gerçek yurt olan ahiretin sık sık hakkını vererek, gereğince hatırlamaları neticesinde, saf ve katışıksız niyetle ve tüm benlikleriyle bize yönelen halis kullarımızdan kıldık.

Ahireti Hedeflemeyen Halis Kul Olamaz

Ayetlerde bahsedilen has kulların bu üstün kulluk derecelerine, hayatı daima ahiret bilinciyle, ahirete endekslemiş olarak yaşamaları, sık sık ve gereğince ahireti hatırlayarak dünyayı ve dünyalıkları hedef haline getirmemeleri neticesi ulaştıkları anlatılmaktadır.

Çünkü hayatını ahirete endekslemeyen yada endekslese bile zamanla ahireti unutan kaçınılmaz olarak dünyayı hedef haline getirir ve böyle birinin tüm benliğiyle Allah’a yönelen has bir kul olabilmesi asla mümkün değildir.

47- Onların tümü bizim nazarımızda saf/katışıksız kullukları nedeniyle diğerlerinden ayrılıp seçilenler (seçkinler) ve kullukta en yüksek ve güzel vasıflara sahip olanlardandır.

Peygamberler En Seçkin ve Hayırlı Kullar Arasından Seçilirler

Bu kulların seçkinlikleri ve güzel kulluk vasıfları, kendilerinin iradelerini ahiret yönünde kullanmaları ve bu konuda üstün çaba göstermelerinin bir neticesi ile Yüce Allah tarafından nasip edilir. Yoksa hiç kimseye böyle bir nimet hak etmeden verilmez.

Peygamberlerde kendi iradesini kullanarak seçkinleşen kullar arasından seçilir. Yani her peygamber seçkin ve hayırlılardandır ama her seçkin ve hayırlı kişi peygamber olmaz. Zira seçkin ve hayırlı olmak istisnasız hak eden her kulun ulaşabileceği bir makam iken, peygamberlik ancak Allah tarafından verilen bir görevlendirmedir.

Zaten önemli olan seçkin ve hayırlılardan olmaktır, peygamberlik en seçkin ve hayırlı kişiler arasından Yüce Allah’ın görevlendirdiği önemli bir makam olmakla beraber, Allah indinde yüce dereceler için şart değildir. Üstelik seçkin ve hayırlı kul olmak her insan için mümkünken, peygamberlik bir görev olarak, Rabbimizin dilediği yer ve zamanlarda ve sınırlı sayıda kula nasip olur.

48- Yine İsmail ve Elyasa gibi, kulluğunun gerektirdiği sorumlulukları hakkınca yüklenenlerden (zel kifl) haberdar olduğun tüm has kulların yaşadıkları üzerinde düşün ki onların tümü kullukta en yüksek ve güzel vasıflara sahip olanlardandır.

Gerçek İman Sorumluluk Bilinci Oluşturur

İsmail (as) ve Elyesa (as)’ın ardından geçen Zel Kifl bir isim olarak anlaşılmıştır. Lakin bir sıfat olarak, bu surede sabır timsali olarak gösterilen Davud (as)’dan Elyesa (as)’a tüm has kulların ahiret endişesiyle duydukları imtihan sorumluluğuna sahip olduklarını ifade ediyor olması daha makul görünmektedir.

Çünkü ahiret endişesi kişiyi imtihan sorumluluğuna, bilhassa sosyal ve siyasal hayattaki sorumluluklara sevk ediyorsa bir anlam ifade eder. Bu sayılan peygamberlerin bu konuda fazlasıyla hassas oldukları, sadece bireysel ibadet ve kişisel sorumluluklarla yetinmeyip, başta tebliğ ve cihat olmak üzere tüm sosyal sorumluluklarını yerine getirmek için adeta çırpındıkları malumdur.

Bu peygamberlerin hayatlarının, kıssa edilmediği halde, hatırlanmasının istenmesi, Mekkeli müşriklerin bu isimlerin -sapla samanı karıştırarak bile olsa- hayatlarını ana hatlarıyla bildiklerini göstermektedir.

49- Bu Kur’an (kimseyi zorla hayra sevk etmeyi amaçlamamakta olup, özgür iradesini kullanarak hakka yönelmek isteyenlere gerekli rehberliği sağlamayı amaçlayan) bir hatırlatmadır. (Bu hatırlatmadan faydalanarak ahiret azabından korunmak için Kur’an’ın rehberliğinde bütün gayretlerini kullanan) Muttakiler için (elbette gerçek yurt olan ahirette)çok güzel –muhteşem bir dönüş yeri– bir yurt vardır.

Dinde Zorlama Yoktur

Kur’an sık sık kendisinin bir hatırlatma (zikir) olduğunu beyan etmektedir. Bunun anlamı kimsenin hak ve hidayet için zorlanamayacağı, sadece hakkın ve hidayetin insanlara net bir şekilde tebliğin amaçlandığıdır.

Nitekim muttakiler için güzel dönüş olduğunun bildirilmiş olması da bu anlamı teyit etmektedir. Çünkü serbest irade ve sorumluluk yoksa muttakilik de söz konusu olmaz.

50- (Bu güzel dönüş yeri) Kapıları onlar için ardına kadar açılmış sonsuz mutluluk ve huzur bahçeleri olan yamaçlarda kurulan cennetlerdir.

Ahiret Cennetinde Yasak Ağaç Yok

Bir önceki ayette muttakilere vaat edilen güzel dönüş yerinin/yurdun ne olduğu bu ayette açıklanmaktadır. Kapıları onlar için sonuna kadar açılmış, yani içerisinde hiçbir sınırlama ve tahdit bulunmayan sonsuz huzur, esenlik ve mutluluk bahçeleri olup, tertemiz nehirlerin kenarlarındaki tatlı yamaçlarda bulunan ahiret cennetleridir, güzel dönüş yurdu. Bilindiği gibi Âdem (as) ve eşinin yaratıldığı dünya cennetinde yasak ağaç sınırı ve bir son kaygısı vardı.

Yani ahiret cenneti Âdem (as) ve eşine olduğu gibi geçici bir konak, bir otel ya da misafirhane değil, kendilerine daimi tahsis edilmiş evleri gibidir. Orada misafir ya da müşteri gibi çekingen ve kayıtlı şekilde değil, tıpkı ev sahibi gibi rahat ve huzurlu şekilde kalırlar.

51- O bahçelerde mutluluk ve esenlik içinde oturup yaslanırlar. Her türlü meyve dâhil canlarının istediği her türlü yiyecek ve içeceği çekinmeden isteyecekler.

Cennette Onurlu Konuklardan Olmak

Bir misafir ya da müşteri gibi değil, ev sahiplerinin evlerinde rahat ve emin bir şekilde yaslandıkları gibi yaslanırlar koltuklarına. Canları ne istiyorsa, yiyecek, içecek, hiçbir şeyden mahrum bırakılmazlar.

Bunları isterken de acaba ev sahibi ne der gibi sıkılgan ve tedirgin olarak değil, kendi evlerinde yiyip içtikleri gibi rahat ve emin davranırlar; en ufak bir sıkılma, bir kaygı hissetmezler.

52- Ve yanlarında, (kendileri gibi cennetlik olan ve maddi-manevi) her yönden kendileriyle uyumlu ve eşlerinden başkasını gözleri görmeyen (eşleri de olacak).

Cennet Arkadaşı Eşler

Yalnızlık sadece Allah’a mahsus demişlerdir. Dünyada ve cennette insanın en yakını eşidir. Bu nedenle cennette de evlilik, dünyada hep arzulanan mükemmel uyum ve sadakatle devam edecek, cennette eşler adeta birbirini tamamlayan birer unsur, meşhur deyimle bir elmanın iki yarısı gibi olacaklardır.

Bu ayette cennete giren karı-kocanın orada birbirlerine her yönden muhteşem uyumlu birer eş olacakları, bu eşlerin birbirlerine âşık olup, gözlerinin başka kimseyi görmeyeceği, başka kimse için en ufak cinsel bir istek ve ilgi duymayacakları anlatılmakta. Böylece güzel bir cennet nimeti olarak maddi ve manevi yönden tertemiz ve harika bir sevgi olacağı anlatılmaktadır.

53- İşte hesap günü için size vaat olunanlar (başlıca nimetler) bunlardır (ey muttakiler).

54- (İşte size vaat ettiğimiz eşsiz ve muhteşem rızklarımız böyle olacak. Üstelik) Bizim bu rızkımızın hiçbir zaman azalması ve tükenmesi de söz konusu olmayacak.

Sonu Olan Nimet, Nimet Değildir

Nimetler ne kadar muhteşem olursa olsun, bir gün bitecekse bunun acısı insana yeter ve burası sonsuz huzur ve mutluluk yurdu olamaz. Nitekim dünyada da en büyük nimetlere kavuşsak, bunun bir gün biteceğini bilmemiz bu nimetin tadını bir zehre çevirir zaman zaman. Ama bu nimetler eksilmeyecek ve daimi olacak olursa, işte o zaman eksiksiz mükemmellik, yani gerçek cennet olur.

Nitekim Âdem (as) ve eşi kıssasında, yasak ağacın yanında sonu olan bir cennet söz konusu idi. Ahiret cennetinde ise hiçbir yasak/sınır olmayan mükemmel bir cennet hayatının yanında, bu hayatın ve nimetlerin asla sonunun gelmeyecek olması, cenneti gerçekten cennet yapmaktadır.

55- (Evet dünyada hakkın sınırları içinde kalmaya gayret eden muttakilerin ahiretteki güzel dönüş ve daimi kalış yeri olan cennetteki durumları böyledir). Lakin dünyada pervasızca hakkın sınırlarının dışına taşmayı bir hayat tarzı haline getirenler için (ahirette) hiç hoşlarına gitmeyecek çok kötü/aşırı olumsuz bir dönüş ve daimi kalış yeri olacaktır.

Tuğyan Eden Tuğyana Gider

Tuğyan kavramının kök anlamı, nehirlerin sel nedeniyle taşarak yataklarının yanlarındaki yerleri harap etmesidir. Bu anlamdan hareketle, tuğyan kelimesi bu konu içerisinde, insanın hakkın kendisi için çizdiği sınırların dışına taşarak etrafına zarar vermesi şeklinde kullanılmaktadır. Daha ziyade yaratılmışlara (özellikle insanlara) verilen zararları, insanların haklarına yapılan her türlü tecavüzü ifade eder. Çünkü hakkınca iman etmeyen mutlaka hakkın sınırları dışına taşkınlık edip yaratılmışlara zarar verir.

Tuğyan yaratılmışlar için söz konusu iken, Yüce Allah’a karşı yapılan yanlışlar zulüm (hakka ve gerçeğe aykırı durum) kavramı ile ifade edilir. Nitekim Lokman Suresinde (31/13) şirkin en büyük zulümlerden biri olduğu bildirilmiştir.

Ayette tuğyan edenlerin, ahirette tuğyana, yani etrafını yakıp yıkan cehennem ateşine gömülecekleri bildirilerek, takvanın kesinlikle karşılıksız kalmayacağı gibi, tuğyanın da kesinlikle karşılıksız kalmayacağı bir kez daha net olarak deklare edilmektedir.

56- Cehennemdir (o çok kötü dönüş ve daimi kalış yeri. Tuğyan edenler ahirette, kendileri için dehşetli sıkıntılar verici) bir yatak gibi olacak olan (cehenneme) mutlaka ulaştırılacak, kavuşacaklardır.

Cehennem Ateşten Yatak

Mihad, yani yatak terimi, sadece dünya ve cehennem için kullanılmış olup, cennet için kullanılmamıştır. Çünkü bu terim, aslında insanın yaşaması için uygun ve yeterli olmayan bir mekânın, kısmen düzeltilerek zaruretten dolayı kerhen kalınabilecek bir mekânı, yani darlık ve sıkıntıyı ifade etmekte olup, tıpkı dünya gibi, ne kadar olumlu olursa olsun insanın özlediği rahat ve huzuru sağlayamaz.

Cehennemin sıkıntı verici bir yatak olarak nitelendirilmesi ise dünyadakinden kat be kat olumsuz ve sıkıntı verici olmasından dolayıdır. Cennet insanın arzuladığı rahat ve huzuru sağladığından, mihad/yatak değil gerçek yurttur (dar).

57- (Dünyada pervasızca hakkın sınırlarının dışına taşmayı bir hayat tarzı haline getirenlerin akıbeti mutlaka cehennem olacak) Orada hak ettikleri için, içecek olarak kaynar su ile bu sudan oluşan onlara nefes aldırmayacak derece boğucu sıcak buharını tatsınlar bakalım.

Cehennemde Azap Üstüne Azap Var

Cehennemde ateş ile yanma azabından başka, içecek olarak kaynar su ve etrafı kuşatan kaynar su buharı şeklinde insanı cezalandıran farklı unsurlar da söz konusu olacaktır.

58- Dünya da yaptıkları yanlış tercihler neticesi hak ettiklerinden dolayı (min şeklihi)(kaynar su ve boğucu buharı gibi) çift çift başka azap üstüne azaplar var onlar için (cehennemde).

Cennet Nimetleri Gibi Cehennem Azapları da Saymakla Bitmez

Bu ayette iki hususa değinilmektedir. Birincisi çekilen bu azapların nedensiz olmayıp, cehennemliklerin dünyadaki hakkın sınırlarını pervasızca çiğnemeyi hayat tarzı haline getirmeleri anlamında yanlış tercihlerinden (min şeklihi) kaynaklandığıdır. Yani bu cezalar hak edilmiştir. Buradaki şeklihi terimi İsra Suresinde (14/84) kullanılmıştır ve muhtemelen kişinin tercihlerini ifade etmektedir.

İkinci husus ise cehennemde nasıl ateşte yanmanın hararetinden kurtulmak için sarıldıkları kaynar su ile buharı onlar için azap üstüne azap oluyorsa, azabı katlayan pek çok farklı unsurun olduğudur. Ayetlerde bu azapların tümüne değinilmemiş, sadece birkaç misalle iktifa edilmiştir. Cennetle ilgili nimetler içinde aynı şey geçerlidir.

59- (Cehennemde bu azaplar içinde kıvranmakta olanlardan ulu önderlere, kendilerine koyun sürüsü gibi uymuş olan topluluklar gösterilerek şöyle denir:)  İşte bakın sizinle beraber bu azaplara göğüs germeye/katlanmaya mahkûm edilmiş uyruklarınızdan oluşan topluluklarda şuracıkta azap görmekte. (Ulu önderler kendilerine uyanlar için şöyle derler:) Rahatlık, genişlik yüzü görmesin onlar. Zaten bizim gibi onlarda cehenneme kavuşmuşlar.

60- (Bu sözleri duyan uyruklar, ulu önderlerine)Derler ki: Asıl siz rahatlık ve genişlik yüzü görmeyin. Çünkü bu cehenneme düşmemize neden olan tercihleri yapmamıza sebep olacak yanlış yönlendirmeleri siz önümüze sürdünüz. (Uyruklar ve ulu önderler beraberce derler ki öyle ya da böyle, sonuç değişmiyor:) Netice de gelip durduğumuz bu kalıcı yurt ne kadar sıkıntılı bir yer.

61-  (Uyruklar ve ulu önderler beraberce) Derler ki: Rabbimiz (cehenneme düşmemize sebep olan bu yanlış tercihleri yapmamıza kim sebep oldu) önümüze sürdü ise onun ateşin içindeki azabını kat kat artır.

Cehennemliklerin Azami Mezara Kadar Süren Dostlukları

Pek çok ayette kıssa edildiği gibi, cennetliklerin dostluğu dünya ile sınırlı kalmayıp, cennette samimiyetleri daha da artarak ve kavileşerek sonsuza kadar devam etmektedir.

Cehennemliklerin dostlukları ise dünyada en yakın pazara (yani uzlaşılması mümkün olmayan ilk menfaat çatışmasına), bu çatışma olmadığı takdirde ise en fazla mezara kadar sürebilir ve (pazarda ya da mezarda) bittiği anda en yakın dostlar en büyük düşmanlar haline gelirler. Nitekim bu ayetlerde mezarda biten dostluğun mahşerde nasıl düşmanlığa dönüştüğü kıssa edilmektedir.

Ayetlerde kıssa edildiği üzere, dünyada iken aralarından su sızmayan, ulu önderlerini taparcasına seven uyruklarla, uyruklarını koyun gibi güdüp etinden ve sütünden yararlandığı için seven ulu önderlerin arasına, pazarda (dünyada) olmasa bile mezarda (ahirette) mutlaka kara kedi girecektir. Buraya düşmelerinin suçunu birbirlerine atacaklar, suçun kimde olduğu konusunda anlaşamayınca da hakem olarak konuyu Allah’a havale edecekler.

Yüce Allah her iki tarafında suçlu olduğunu, uyanların zaten meyilli oldukları için ulu önderlerine uyduklarını, uyulanlar ve uyanların birbirlerinin suçlarını artırdıklarını Araf Suresinde (7/38-39) hüküm buyurmuştur.

62- (Ulu önderler ve uyruklar kendi aralarında konuşarak birbirlerine)Derler ki: Ne oluyor bize de bu ateşin içinde aramızda göremiyoruz dünyada iken en olumsuz/şerli durumda gördüğümüz (ve eğer ahiret olursa cehenneme sadece siz girersiniz diye iğnelediğimiz zayıf ve sahipsiz) kişileri.

63- Ki onları adam yerine koymuyorduk, (bu nedenle mutlaka cehennemde olmaları gerekirdi onların, iyi ama niye göremiyoruz aramızda) yoksa cehennemin dehşet ve sıkıntısı nedeniyle gözlerimiz kaydı/görüş alanımız daraldı da ondan mı göremiyoruz?

Dünyada Adam Yerine Konmayan Müminler Nerede?

Tarih boyunca, tuğyan edenlerin, iman edenlere bakışı hep böyle olmuştur. Dünyadaki üstün gibi görünen konumları nedeniyle iman edenleri küçümserler, ahireti arzulamadıklarından dolayı iman edenlerin ahirette cennet beklentisi ile kendilerine yapılan ahirette cehennem tehditlerine istihza ile karşılık verirler ve “Ahiret olmayacak ama olsa bile orada da biz cennete siz cehenneme gidersiniz.” derlerdi. (Kehf Suresindeki(18/32-44) bahçe sahibinin mantığı gibi).

Ayetlerden anlaşıldığı üzere onlar, cehennemde acı gerçeği görecekler ama yine de görmek istemeyecekler. Bu nedenle onlar dünyada müminlerle istihza ettikleri gibi, cehennemde de Yüce Allah onlarla böyle istihza edecek.

64- Ateş ehlinin karşılıklı birbirlerini suçlayıcı bu atışmaları zamanı gelince mutlaka ve kesinlikle gerçekleşecektir.

Ahiret Hayatına Dair Ayetler Mecazi Değil Gerçektir

Bu ayet Kur’an’daki cennet ve cehennemle ilgili ayetlerin müteşabih değil muhkem (gerçek/hak) olduğunu ortaya koyuyor. Ahiret hayatı gayb olmakla beraber, insanın idrak edemeyeceği Yüce Allah gibi mutlak bir gayb değildir, insanın anlaması/kavraması mümkündür.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, cennet ve cehennem hayatı dünya hayatına benzeyecek, farkı ise mükemmel ve daimi olması olacak. Orada insan fıtraten aradığı sonsuz huzur ve mutluluğu bulacaktır. Bu nedenlerle genel olarak cennet ve cehenneme dair ayetleri teşbih ya da mecaz olarak değil, somut gerçekler olarak anlamak gerekir. Kuran Çalışmaları Kaynak: Cennet ve Cehennemdekilerin Durumu - Mustafa Siel 
















Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: KemalizmEkim 


15 Temmuz’un ardından, FETÖ üzerine yapılan tahlillerin siyasi ve teolojik yönlerinin iç içe geçişi, tarikatlar, cemaatler, laiklik, Kemalizm tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Tabii bu harlanmanın yönü Kemalizm ve Kemalist kesimler lehine, tarikat-cemaatler aleyhine 1920-30’lu yılların perspektiflerini ve politik meşruiyetlerini(!) canlandırır tarzda yapılınca, yavuz hırsız ev sahibini yeniden bastırma ameliyesine büyük bir iştiyakla ve çok izlenen programlar aracılığıyla yeniden girişti.

Madalyonun bir tarafı böyle, peki ya diğer tarafı?! Meseleye İslami literatürle yaklaştığımızda, aslında FETÖ’ye ilişkin yaptığımız/yapacağımız tüm tahlillerin Kemalist kesimler için de ziyadesiyle geçerli olduğu anlaşılır. Hatta gerek teolojik gerekse siyasi yönleriyle fersah fersah aşabilir de. Nasıl mı? Bir bakalım…

Mesiyanik Anlayış Ya da Mehdicilik 

Sözü hiç uzatmadan öncelikle “din” ve “dindar”; hatta “mezhep” ve “tarikat” kelimelerinden başlayalım: Kemalizm de bir yaşam biçimi yani dindir. Dolayısıyla her Kemalist birer “dindar”dır. Eğer meseleyi aydınlanma felsefesine kadar götürecek olursak ve mesela rasyonalizmi bir itikad biçimi ve din olarak kabul edersek, o halde Kemalizm’e de pekâlâ bu dinin bir kolu/mezhebi/tarikatı muamelesi yapmak mümkündür. Tıpkı hurafe/ler kelimesine Kemalizm’in dağarcığının hiç de yabancı olmaması gibi.

“Hurafe” kelimesini genellikle geleneksel-yozlaşmış ve saptırılmış akidevi teorik ve pratik umdeler adına kullanırız ve bu kullanımı zihinsel olarak da sınırlarız. Oysa bu tutum eksiklik içermektedir. Mesela Kemalizm’in kök kaynaklarını oluşturan Alman Vülger materyalizmi, Fransız Pozitivizmi ve Sosyal Darwinizm birer hurafeler bütünüdür. Batı’da bile yüzyılın ortalarından itibaren bunlara karşı “Akıl Tutulması” başlıklı felsefi kitaplar yayınlanmıştır. Hatta Alman Vülger materyalizmine ilişkin kitapların yüzyılın başında Tıbbiye’de -hem de Almancasından- okunduğunu gören Alman yazar, bu teveccühe olan şaşkınlığını gizleyememiş, Almanya’da taraftarı olabildiğince azalmış bir düşüncenin bu derece sahiplenilmiş olmasını aklı almamıştır!

Tabii Kemalizm’in bu hurafeler zinciri sadece seküler yanlarıyla değil, ilahi referanslı dinlerin yardımına başvurularak mistifike edilmesiyle de ele alınmalıdır. Ancak konuyu çok dağıtmadan “Tek Adamcılılık/Kurtarıcılık/Mesiyaniklik” meselesine yönelik birkaç kelam edelim ve bakalım Mesihçi anlayış, sadece muharref geleneğe ait bir itikad/düşünüş biçimi miymiş?

İki gelişme bize Seküler Mesiyanizmin temellerinin nasıl ve niçin atıldığını göstermektedir.

1) Heykellerin dikilmesi

2) Atatürk merkezli tarih yazımına başlanılması.

Heykellerin dikilmesi süreci 1925 yılında başlamıştır: Sarayburnu (1926), Ankara-Ulus (1927), Taksim (1928) gibi önemli noktalara heykeller dikilmeye başlanmıştır.

Tarih yazımında da Nutuk merkezî bir yer işgal etmekle birlikte, mesela önceleri “Mebuslar Cumhuriyeti ilan etti” gibi cümleler “M. Kemal Cumhuriyeti ilan etti” şekline dönüştürülmüştür. 1928’de “Türk’ün Altın Kitabı”nda yüceltici biyografiler ele alınmış; “Türk’ün Yeni Amentüsü”nde Türklük bir iman konusu olarak işlenirken, “Gazi Allah’ın en sevgili kulu” olarak nitelenmiş ve ince ince sözünü ettiğimiz mistifikasyon süreci, ilahi ve nebevi sıfatların istismarıyla imar edilmeye başlanmıştır.

1908 neslinde var olan İslami kültürel potansiyel ulusalcılığa akıtılmış ve 1930’larda Kemalizm sözcüğünün tam karşılığı iman ve bağlılık konusunda “din” olarak belirlenmiştir. Böylelikle dönemin ruhbanları olan ulusçular önce “toplum/ulus eşittir tanrı”yı, eşgüdümlü olarak da “şef eşittir ulus” yani “şef eşittir tanrı”yı üretmişlerdir.

Bu meyanda Ziya Gökalp’in Durkheim’den mülhem ifade ettiği “Fertler yok cemiyet var. La ilahe illallah!” tespitini hatırlamakta fayda var. Ruşeni Barkın 1926’da “Din Yok Milliyet Var: Benim Dinim Benim Türklüğümdür” kitabını yazarak ulusçuluğu İslam’a alternatif olarak önermiştir. Afet İnan, M. Kemal’in Ruşeni Barkın’ın kitabını çok beğendiğini ve zaman zaman kitaba notlar düştüğünü belirttikten sonra, onlardan birini şu şekilde aktarır:

“Bizim kutsal kitabımız bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılıktır.”

Tanrı = Türk Ulusu = M.Kemal

Bu sürecin ardından “ulus” ile “lider”in özdeşleştirilmesi ve onun da kutsanması vakti gelip çatmıştır. Artık “ulusun kutsallığı”ndan “şefin kutsallığı”na geçilecektir. Böylelikle “Tanrı = Türk Ulusu = M. Kemal” özdeşliğine varılacaktır.

Yakup Kadri, “Ankara”sında Atatürk’ün “Türk milletinin maneviyatından risalet aldığı” yani “ulus tanrısından vahiy/ilham aldığı”nı yazacaktır. Ruşen Eşref onu resulün “emin” sıfatıyla tanımlayacak; yine Yakup Kadri “Atatürk’ün Sofrası”nı İsa’nın havarileriyle yediği yemeğe benzetecektir.

Şiirlerde; “Ölüleri dirilten İsa; kavmini kurtaran Musa; insanlığın ikinci atası Nuh; imdada yetişen Hızır; dünyayı düzeltecek Mehdi” olarak nitelenecek; Reşat Nuri Güntekin 1918-1922 arasında Tanrı olarak doğduğunu yazacak; Nurullah Ataç ise “Tanrıtürk”ü üretecektir. “Allahu Ekber”e karşıtlık olarak “Atatürk Ekber”, Kâbe’ye nazire olarak da Çankaya figürü yerleştirilecektir.

“Atası etrafında toplanan millet” vurgusuyla “soyut ulus tanrı” ve Atatürk zaman zaman yer değiştirecektir: “Milli Mücadele onun mucizesidir.” “O’nun ‘nafiz nazarı’ (delip geçen bakışları) vardır.”“O, hayat ve şeniyeti (gerçekliği) tam idrak etmiştir.”“Türk ulusunun şahsında tecessüm etmiştir (cisimleşmiştir).” “Bugünkü ve yarınki Türk nesillerinin iman ve mefkûre babasıdır.”

Dolayısıyla Hasan Ali Yücel gibilerin o öldükten sonra, 1943’te onu “tanrı” olarak görmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Zaten yaşarken o konuma gereğince oturtulmuştur. Bu, Şevket Süreyya Aydemir’in 1975’te “Mecburduk inkılâbımızı oturtmaya ve Atatürk’ü putlaştırmaya.” sözlerinde olduğu gibi o yıllarda kalmış bir politik/dinî tutum olsa idi bir derece. Ancak öyle olmadı ve aksine tabulaştırma, kutsama, putlaştırma ve tarihle, ulusla özdeşleştirme resmi ideolojinin tahkim edilmesinin gereklilikleri mucibince ihtiyaca göre çeşitlendirilerek bugüne dek taşındı.

İnkılâplar tıpkı o gün olduğu gibi bugün de liderin iradesiyle özdeşleştirilerek kutsandığı için şahsına, inkılâplara ya da tarihe muhalefet de devlete, millete, vatana ihanet ölçütü olarak rahatlıkla dile getirilebiliyor.

Onun hakkında o dönemden günümüze halen kullanılan sıfatları şu şekilde özetlemek mümkündür:

Kurtaran (Halaskâr), Koruyan (Hami), Kuran (Bâni), Yetiştiren (Mürebbi), Yol Gösteren (Mürşit), Denetleyen (Vâsi), Layık Olan (Liyakatli), Şaşmaz Olan (Layetezelzel), Önder (Pişüva), Havarileri olan ama “Tek Olan” (Ben), daha doğrusu “O”.

Fethullahçılar Büyülenmiş de Kemalistler “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür” mü?!

Tekin Alp 1935’te yazdığı “Kemalizm” kitabının bir bölümünün başlığını “Kahrolsun Şeriat Hükümeti” koyacak ve “Mademki Kemalist öğreti böyle istiyor, sırası gelince, dinsel toplulukların da er geç geçmişten kalıt kalan öteki pek çok şeylere katılmak üzere tarihe fırlatılıp atılacağına kuşku yoktur.” diyecek, böylelikle “Kamalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı (abidi)”ni tanımlayacaktır. Bu vurguyu da 1936’da yayınlanan “Kamâlizm (CHP Programının İzahı)” kitabında Şeref Aykut yapacaktır. Ona göre gençliğin ihtiyacı bu dinin tapkanı olmaktır:

“Gençliği…Kamalizm Dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kutsal, ulusal, kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… Ta ki Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti, bunu amaçlamış, hazırlamıştır.”

Devamında şöyle diyor:

“Kamalizm bir dindir ki onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır… Kamalizm Dininin devletçiliği… Kamalizm, ulusu amacına yönelten bir din… Biz, Kamalizm’in inanlı tapkanları (tapıcıları/inananları) şunu çok iyi anlamak kadar inanmak gerekliğini gönlümüzde taşımalıyız ki Türk tarihini Atatürk’e gelinceye kadar kimse içinden eleyerek onun büyük ulusa yüksek bir terbiye kaynağı olduğunu anlayamamıştır…”

Bu dinin bir kitabı da olacaktır elbette.

“İşte bu tarihtir ki bugün kutsal bir kitap gibi önümüze açılarak, yüce partimizin korucusu Atatürk’ün parti prensiplerini kavrayan şimdi çözelemeğe çalıştığım Mushaf’ını yapıyor.”

1934’e gelindiğinde, M. Kemal’in bir yurt gezisi esnasında gazeteler köylülere şöyle seslenecektir:

“19 Mayıs’ta Samsun’da doğan güneşin (…) Büyük Gazi’nin önünde eğilelim.”

10. Yıl ve 15. Yıl ders kitaplarında “CHP ilkeleri Büyük Şef’in ruhundan doğdu.” ibareleri yer alır. Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde Faşizm’i Kemalizm’in kopyası olarak anlatır. 1938 yılı ders kitabında (Sadak) “Milli irade siyasi kahramanlarda tecelli eder. Totaliter rejimler demokratiktir.” ibareleri yer alır. Zaten Şef ulusu temsil ettiği ve birbirlerinde fena buldukları için, şeflik sistemi doğal olarak demokratik ilan edilir.

Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde “İhtilallerin… Şeflerin kafalarının dışa yansıması” olduğundan bahseder.

Böylelikle yeni nesillerin zihninde Cumhuriyet = Ulus = Rejim = Atatürk özdeşliği imgesi yaratılmak istenir ve bunda da önemli ölçüde başarılı olunur.

Osman Nuri Çerman’ın deyişiyle Nutuk da “bir ilham-ı ilahi” olarak görüldüğü için ve sırf Atatürk yaptığı için Batılılaşmacı devrimler de rahatlıkla millileşir, kutsallaşır. Bu öyle bir manevi dönemdir ki 1908 nesli aydınlarının daha önce rüya gibi gelen düşüncelerinin de gerçekleştiği bir zaman dilimidir. Böylelikle Şinasi’nin Mustafa Reşit Paşa’ya atfettiği “medeniyetin resulü” tabirinden çok daha iştiyaklileri Atatürk’ün kişiliği, geçmişi, geleceği, yazdıkları, yaptıkları için üretilir. Öyle ya, Kamalizm bir din ise eğer, bu dinin bütün tamamlayıcı unsurları ya Atatürk’te toplanmış ya da onun icraatlarında somutlaşıp kutsallık zırhına bürünmüştür.

Bugün bu ulusalcı sınıfın kendilerini halen elitist seçkinler olarak görmelerinin arka planında bu derin ve üretilmiş tarihî algı yatmaktadır. Bu toplumsal şuuraltı, pozitivist bilimciliğin devamlılığı ve üretilmiş maneviyat umdeleri sayesinde devlet eliyle ve inkılâp tarihi popülarizasyonu ile beslenmektedir. Böylelikle başta Atatürk imgesi olmak üzere genç kuşakların zihninde yeniden ve yeniden üretilebilmektedir. Bu dinin ve tapkanlarının niteliklerini özetlersek: Kutsama; elitizm/ruhbanlık/skolastisizm; halka rağmen soyut ulusçuluk (Ancak seçkinler ulusta fena bulur!); İslam reforme edilmeli retoriği altında İslam düşmanlığı başı çekmektedir.

“Takiyye” mi Demiştiniz?

Türkiye tarihinde “irtica” kelimesinden daha ala takiyyecilik var mı diye sormak gerek. İslam düşmanlığını örttüğünü sanmanın bir mottosu olan “irtica” kelimesinin her kullanıldığı cümlenin ardından “Bizim gerçek dindarlarla işimiz yok!” gibi garabet bir açıklamanın, yalanın gelmesi ne türden bir takiyye ile karşı karşıya olduğumuzu yıllardır yeterince ispat etmedi mi?

“Din avamın ilmi, bilim havassın dini” ya da “Din terakkiye manidir” gibi hurafeler de yıllarca bu tarikat mensuplarınca tekrarlanagelmedi mi? Her zulüm, her tedip, tenkil ve taktil harekâtı “o zaman öyle gerekiyordu” mottosuyla meşrulaştırılmadı mı? M.Kemal’in Milli Mücadele esnasında yapageldiği takiyyeci hilafet ve saltanat konuşmaları, tarihî bir dehanın ürünü olarak sunulmadı mı?

Üstelik İttihat Terakki ile başlayan darbeci geleneğin bugünkü uzantılarına baktığımızda da FETÖ’cülerin şizofrenikliğine sebebiyet veren ve 25-30 yıl içine büründükleri ikincil kimlikleri “Kemalistlik” değil mi?

Laikliği “Liyakat Ölçüsü” Olarak Dayatmak Ya da 

Sadece FETÖ’cüler mi Birbirlerinden Yıllarca Emir Aldılar? 

90 yıldır birbirlerinden emir alan tarikatçıların başında asker-sivil Kemalist bürokrasi mensupları gelmekte değil mi? Ya laiklik üzerinden kimlik ayrımlaştırması yapılması ve bizatihi laik olmanın liyakat ölçüsüymüşçesine sunulmasına ne demeli? Liyakat meselesi kimliklerden ayrı savunulması gereken bir meziyet iken; bizatihi Kemalist-laik olmayı bir liyakat ölçüsü gibi yutturmaya çalışmanın anlamı nedir? Hatırlayalım bakalım…28 Şubat’ta dindar-muhafazakâr kesimleri kamusal alandan kazırken akla gelmeyen bu liyakat meselesi, ne zamandan beridir Kemalistlerin adalet/kıst ölçütü haline geldi?

İşin gerçeği bugünlerde yapılan tüm yazı-çizi ve konuşmalarda bile açıkça takiyyenin, yalanın, samimiyetsizliğin, riyakârlığın binbir türüyle karşı karşıya kalınmakta ama “ilericilik, çağdaşlık, tarikatlar, cemaatler” nakaratları gırla gitmekte.

Türkiye’nin en büyük tarikatı meşrebine uygun söylemlerini yeniden diriltme peşinde. Kutsallık onlarda, dogmatiklik onlarda, ruhbanlık, mezhepçilik, seküler ulusçu tarih yazımı ve dayatması üzerinden İsrailiyat ve Mesihiyat onlarda; kiliseleri merkezde, “bilim/ilim” anlayışı tekellerinde; rasyonalizmin çarpıtılmış hali olan “akılcılık” uhdelerinde, diledikleri gibi aforoz ediyorlar, diledikleri mistifikasyonlara başvuruyorlar ve meşruiyetleri de kendilerinden menkul.

Türbeciliğe karşı olduklarını ellerini çırparak ilan ediyorlar ama onyıllardır en büyük türbecilik (Anıtkabir) onlarda; “akıl”, “sorgulama”, “eleştirel zihin” baş tacı ama ta ki kendi dinleri sorgulanana kadar! Nutuk ya da inkılap tarihi sorgulanamaz çünkü layusel! Bu ameliyeye girişmek hainlik, münafıklık, küfür, hatta had cezası gerektirmekte! “Dikkat edin bugünlerde Atatürk’e sövecek olanlar ekranlara çıkartılacak; bilin ki onlar FETÖ’cüdür!” diye avazı çıktığı kadar bağıranlar da sadece bunların ekmeğine yağ sürenler. Tarihsel eleştiri yapmanın küfür sayıldığı, 5816’nın bile az görüldüğü bir dindar kişilik portresinden bahsediyoruz. İsa’nın kendilerine hakaret ettiği Ferisiler’den farkları olduğunu ispat edecek olanlar az beri gelsin!

Nutuk’a Kutsal Kitap Muamelesi Yapanlara “Ruhban” Demeyin, Alınırlar!

Nutuk, taraflı (bazı hususların gizlendiği, bazılarının öne çıkarıldığı ve merkeze tek bir kişinin konulduğu) bir siyasi hatırat olduğu halde, zamanla bir anı/hatırat kitabı olmaktan çıkmış; kurtuluş formülümüzün biricik el kitabı, kurtarıcının kutsal tarih metni olarak anılagelmiş ve zamanla bizzat tarihçilerce o konuma oturtulmuştur. Mesela Ordinaryüs Prof.Enver Ziya Karal ya da Hikmet Bayur gibi tarihçilerce adeta “Nutuk’ta yazıyorsa doğrudur!” algısı benimsenmiş, oluşturulan tarih kurumlarının tarih çalışmaları ve okul kitapları yoluyla bu mantık yaygınlaştırılmış ve “Tek Adam Tarihçiliği”nin altı çeşitli argümanlarla doldurulmuş ve mutlaklaştırılmıştır.

Artık karşımızda “Şef’in kutsal metni” vardır. O bunu “Türk milletinin maneviyatından aldığı risaletle” yazmış-yapmıştır. Yazıp-yapılanlar sorgulanamayacağına göre, “hainlik, gericilik, çağdışılık” şeklindeki eleştirilerin dışında, daha mütevazı görülebilecek “ama…”lı cümlelerle sebebi hikmetlerinin açıklanması olacaktır. Burada da tarihçilere (ideolog/ruhban sınıfı) büyük görev düşmektedir. “O ne yapmışsa doğru yapmış”; “Hangi kararı almışsa doğru almış”; “Yanlış gibi görünenlerin olsa olsa hikmeti kavranamamıştır”. Çünkü artık olup bitmiştir. Tarih yapılmış; kurtarılan kurtarılmış, kurulan kurulmuştur. Bunlara dokunmak mevzubahis olamayacağına göre, onun eserlerine dair yapılacak itiraz ya da eleştiriler de şiddetle, cezayla, sorgulanması güçleştirilen çağdaş normların (dogmaların) gücüyle püskürtülmelidir.

Bir tarih tartışması, tarihçinin zihninde ve dilinde böylesi bir yankılama yapıyorsa, bunun üzerine çok ciddi bir şekilde düşünmek gerek. Bu bir tarih tartışması olduğu halde bir rejimin yıkılması, kurumların kaybedilmesi, değerlerin yitimi olarak görülüyor. Peki, bu layusellik nereden geliyor? İşte Kemalist tarihçilerin neden “ruhbanlar”a dönüştükleri de burada gizli. “Söyledikleriniz bilimsel değil, ispatı yok!” kabilinden iddialar ortaya koyan bir Kemalist tarihçi, herhalde karşı taraftan bir cevap bekler. Delilleriyle konunun ispatını talep eder. Karşı tarafı direkt olarak “cumhuriyet düşmanı”, “hain”, “kâfir” ya da “münafık” ilan etmez. Çünkü bu bir tarih tartışması olarak algılanmalıdır. Ancak bahsettiğimiz güruh olanı bir tarih tartışması olarak görmüyor. Ortaçağ’da kilise ruhbanlarının dogmalarını sorgulatmak istememelerine benzer bir şekilde, “Bizim elimizdeki veriler gerçeğin ta kendisi, siz ise yakılması gereken büyücülersiniz!” mantığı devreye giriyor: “Çünkü tarihi en iyi onu yazanlar bilir. Bunların başında da onu yapan Atatürk gelmektedir. Bizler de tarihi yapana sadık tarih yazarlarıyız.”

Kemalizm Tarikatı da “Taklidî İman” İster

İnkılâp tarihçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu layuselliğin baş sebebi, Atatürk’ün layusel bir tarih anlatısının içerisinde -daha yaşarken- kutsal şef ilan edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Böylelikle bugünkü normlarla uyuşmayan taraflar gördüklerinde bile “o zaman öyle gerekiyordu” diyerek uyuşmazlıkların üzerini örtmeleri yeterli oluyor. Bunu İslami literatürle ifade etmeye çalışırsak “taklidî iman”a benzetebiliriz. Evet, bu bir iman konusu. Atatürk, Atatürk’ün yaptıkları, Atatürk’ün yazdıkları ve söyledikleri bir kutsallık zırhına büründürülünce, tarihçinin (ideolog/ruhban) tarihçiye karşı devrimci bir savaşçı gözüyle bakması da doğallaşıyor. İşte üretileni din, inkılâp tarihini akide olarak görmemiz de buradan kaynaklanıyor. Bugüne dek tarihçiliği kale bekçiliği yapmak olarak algılayanlar açısından alternatif söylemlerin lanetlenmesi kaçınılmaz. “Hiç mi sahip olunan bilgiler üzerinde insanın şüphesi olmaz? Ve koskoca bir tarihi ‘Tek Adam’ üzerinden okumak nasıl bir güven duygusunu içerir?” diye meraklananlar, bu tarikatın amentüsünü bilmiyorlar demektir.

Bu duygunun hiç şüphesiz ilahi referansları var. Yoksa konunun tarihçilikle, merakla, ilgiyle, ispatla, delille açıklanması imkânsız. Delillerin olabildiğince karartıldığı ve sansürlendiği bir ortama insanın bu derece güven duyması, ancak zaten yapılmış olan tarihe iman etmiş olmakla ilgilidir. Gerisi eldeki tüm verilerle bunu korumaya dönük çabalara kalacaktır. Yapılmış olan tarihe iman; üretilmiş olan değerlere iman; tüm icraatların adilliğine yönelik şaşmaz bir inanç... Tabii aynı zamanda “üstünlük tezi”. Bu konularda meraklı olanlar için pozitivizm, sosyal darwinizm ve Alman vülger materyalizmine müracaat etmelerini en başta salık vermiştik. Özellikle bunların neticesi olan “Din terakkiye manidir”; “Bilim havassın/seçkinlerin dini, din avamın ilmi” tespitlerinin ne anlama geldiğini ve bu modern dinin temellenmesinde yaptıkları katkıyı düşünelim. Çünkü 1920’li-30’lu dönemlerin seçkinleri kendilerini aydınlanmanın projektörlerini ellerinde taşıyanlar, halkı ise aydınlatılması gerekenler olarak görmekteydiler. Bu meyanda halkın tedip edilmesi, yani medenileştirilmesinin tüm verilerinin de ellerinde olduğunu düşünmekteydiler. Böylelikle, “Aydınlanma dini”nin Türkiye mezhebine mensup olanların, yaşattıkları tüm trajedileri (tenkil, taktil ve tecavüzler) vicdanlarında meşrulaştırabilmeleri de mümkün oluyordu. Çünkü bunu kendileri için zorunlu ve ahlaki bir görev/ödev olarak telakki ediyorlardı. İşte bugünkü devamcıları da bu ilhamı geçmişten bugüne taşıyanlar, seçkinler, ilahi doğruları ellerinde bulundurdukları vehmiyle yaşayan ruhbanlar olarak nitelememiz de bundan.

Netice-i Kelam

FETÖ heyulası üzerinden başlatılan ve tarikatların teolojik saiklerle “geleceğin potansiyel suçluları” muamelesine tabi tutulması tartışması anlamsızdır. Bunu meşru görenler varsa, bilmelidirler ki bu tartışma yapılacaksa öncelikle Kemalizm tarikatı/mezhebi/dininden -her nasıl tanımlarsak tanımlayalım-başlamak gerekli. Çünkü bunlar ziyadesiyle kuvveden fiile geçmiş, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” düsturuyla amel etmiş güruhlardır. Dediğimiz gibi, eğer “tarikat” sorgulaması yapılacaksa öncelikle bu en büyük tarikatın uzak ve yakın geçmişte hurafelerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilmek için uygulayageldiği cürümler ve bu cürümlere meşruiyet kazandıran çağdaş dogmalar, tabular, çağın çöplüğüne atılmış ideolojik argümanlar/itikad umdeleri hedefe konmalıdır. Kendileri öncelikle yıllarca “irtica” kavramı üzerinden takiyyeci bir mantıkla geniş kitlelere reva gördükleri muamelelerin hesabını vermelidirler ve bizim mahallenin mensupları da bu “irtica ile mücadele”yi her dönemde meşru gören mürtecilere, bize ait sorunları anlayacaklarmış muamelesiyle müdahanecilik yapmaktan vazgeçmelidirler! Yeni döneme ilişkin sözümüz daha bitmedi; yeni başlıyor…

Unutmamak gerekir ki bu tarikatın mensupları bizler arasında ayrım yapmıyor ve hepimizi İskilipli Atıf'ın torunları olarak görüyorlar. Kaynak: Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: Kemalizm - Bahadır Kurbanoğlu 











Youtube: https://youtu.be/X6cgSPGU7Rw


#realitaetislam #Stellungnahme #kopftuchunserepflicht #nichtohnemeinkopftuch #wertediktatur #islamischeIdentität #Rechts #Islamhass











#5816SayılıKanunKaldırılsın diyen binlerce Türk vatandaşının talebi neden ciddiye alınıp gündeminizde yer bulmuyor?





















Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: KemalizmEkim 2016A+A-



15 Temmuz’un ardından, FETÖ üzerine yapılan tahlillerin siyasi ve teolojik yönlerinin iç içe geçişi, tarikatlar, cemaatler, laiklik, Kemalizm tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Tabii bu harlanmanın yönü Kemalizm ve Kemalist kesimler lehine, tarikat-cemaatler aleyhine 1920-30’lu yılların perspektiflerini ve politik meşruiyetlerini(!) canlandırır tarzda yapılınca, yavuz hırsız ev sahibini yeniden bastırma ameliyesine büyük bir iştiyakla ve çok izlenen programlar aracılığıyla yeniden girişti.

Madalyonun bir tarafı böyle, peki ya diğer tarafı?! Meseleye İslami literatürle yaklaştığımızda, aslında FETÖ’ye ilişkin yaptığımız/yapacağımız tüm tahlillerin Kemalist kesimler için de ziyadesiyle geçerli olduğu anlaşılır. Hatta gerek teolojik gerekse siyasi yönleriyle fersah fersah aşabilir de. Nasıl mı? Bir bakalım…

Mesiyanik Anlayış Ya da Mehdicilik 

Sözü hiç uzatmadan öncelikle “din” ve “dindar”; hatta “mezhep” ve “tarikat” kelimelerinden başlayalım: Kemalizm de bir yaşam biçimi yani dindir. Dolayısıyla her Kemalist birer “dindar”dır. Eğer meseleyi aydınlanma felsefesine kadar götürecek olursak ve mesela rasyonalizmi bir itikad biçimi ve din olarak kabul edersek, o halde Kemalizm’e de pekâlâ bu dinin bir kolu/mezhebi/tarikatı muamelesi yapmak mümkündür. Tıpkı hurafe/ler kelimesine Kemalizm’in dağarcığının hiç de yabancı olmaması gibi.

“Hurafe” kelimesini genellikle geleneksel-yozlaşmış ve saptırılmış akidevi teorik ve pratik umdeler adına kullanırız ve bu kullanımı zihinsel olarak da sınırlarız. Oysa bu tutum eksiklik içermektedir. Mesela Kemalizm’in kök kaynaklarını oluşturan Alman Vülger materyalizmi, Fransız Pozitivizmi ve Sosyal Darwinizm birer hurafeler bütünüdür. Batı’da bile yüzyılın ortalarından itibaren bunlara karşı “Akıl Tutulması” başlıklı felsefi kitaplar yayınlanmıştır. Hatta Alman Vülger materyalizmine ilişkin kitapların yüzyılın başında Tıbbiye’de -hem de Almancasından- okunduğunu gören Alman yazar, bu teveccühe olan şaşkınlığını gizleyememiş, Almanya’da taraftarı olabildiğince azalmış bir düşüncenin bu derece sahiplenilmiş olmasını aklı almamıştır!

Tabii Kemalizm’in bu hurafeler zinciri sadece seküler yanlarıyla değil, ilahi referanslı dinlerin yardımına başvurularak mistifike edilmesiyle de ele alınmalıdır. Ancak konuyu çok dağıtmadan “Tek Adamcılılık/Kurtarıcılık/Mesiyaniklik” meselesine yönelik birkaç kelam edelim ve bakalım Mesihçi anlayış, sadece muharref geleneğe ait bir itikad/düşünüş biçimi miymiş?

İki gelişme bize Seküler Mesiyanizmin temellerinin nasıl ve niçin atıldığını göstermektedir.

1) Heykellerin dikilmesi

2) Atatürk merkezli tarih yazımına başlanılması.

Heykellerin dikilmesi süreci 1925 yılında başlamıştır: Sarayburnu (1926), Ankara-Ulus (1927), Taksim (1928) gibi önemli noktalara heykeller dikilmeye başlanmıştır.

Tarih yazımında da Nutuk merkezî bir yer işgal etmekle birlikte, mesela önceleri “Mebuslar Cumhuriyeti ilan etti” gibi cümleler “M. Kemal Cumhuriyeti ilan etti” şekline dönüştürülmüştür. 1928’de “Türk’ün Altın Kitabı”nda yüceltici biyografiler ele alınmış; “Türk’ün Yeni Amentüsü”nde Türklük bir iman konusu olarak işlenirken, “Gazi Allah’ın en sevgili kulu” olarak nitelenmiş ve ince ince sözünü ettiğimiz mistifikasyon süreci, ilahi ve nebevi sıfatların istismarıyla imar edilmeye başlanmıştır.

1908 neslinde var olan İslami kültürel potansiyel ulusalcılığa akıtılmış ve 1930’larda Kemalizm sözcüğünün tam karşılığı iman ve bağlılık konusunda “din” olarak belirlenmiştir. Böylelikle dönemin ruhbanları olan ulusçular önce “toplum/ulus eşittir tanrı”yı, eşgüdümlü olarak da “şef eşittir ulus” yani “şef eşittir tanrı”yı üretmişlerdir.

Bu meyanda Ziya Gökalp’in Durkheim’den mülhem ifade ettiği “Fertler yok cemiyet var. La ilahe illallah!” tespitini hatırlamakta fayda var. Ruşeni Barkın 1926’da “Din Yok Milliyet Var: Benim Dinim Benim Türklüğümdür” kitabını yazarak ulusçuluğu İslam’a alternatif olarak önermiştir. Afet İnan, M. Kemal’in Ruşeni Barkın’ın kitabını çok beğendiğini ve zaman zaman kitaba notlar düştüğünü belirttikten sonra, onlardan birini şu şekilde aktarır:

“Bizim kutsal kitabımız bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılıktır.”

Tanrı = Türk Ulusu = M.Kemal

Bu sürecin ardından “ulus” ile “lider”in özdeşleştirilmesi ve onun da kutsanması vakti gelip çatmıştır. Artık “ulusun kutsallığı”ndan “şefin kutsallığı”na geçilecektir. Böylelikle “Tanrı = Türk Ulusu = M. Kemal” özdeşliğine varılacaktır.

Yakup Kadri, “Ankara”sında Atatürk’ün “Türk milletinin maneviyatından risalet aldığı” yani “ulus tanrısından vahiy/ilham aldığı”nı yazacaktır. Ruşen Eşref onu resulün “emin” sıfatıyla tanımlayacak; yine Yakup Kadri “Atatürk’ün Sofrası”nı İsa’nın havarileriyle yediği yemeğe benzetecektir.

Şiirlerde; “Ölüleri dirilten İsa; kavmini kurtaran Musa; insanlığın ikinci atası Nuh; imdada yetişen Hızır; dünyayı düzeltecek Mehdi” olarak nitelenecek; Reşat Nuri Güntekin 1918-1922 arasında Tanrı olarak doğduğunu yazacak; Nurullah Ataç ise “Tanrıtürk”ü üretecektir. “Allahu Ekber”e karşıtlık olarak “Atatürk Ekber”, Kâbe’ye nazire olarak da Çankaya figürü yerleştirilecektir.

“Atası etrafında toplanan millet” vurgusuyla “soyut ulus tanrı” ve Atatürk zaman zaman yer değiştirecektir: “Milli Mücadele onun mucizesidir.” “O’nun ‘nafiz nazarı’ (delip geçen bakışları) vardır.”“O, hayat ve şeniyeti (gerçekliği) tam idrak etmiştir.”“Türk ulusunun şahsında tecessüm etmiştir (cisimleşmiştir).” “Bugünkü ve yarınki Türk nesillerinin iman ve mefkûre babasıdır.”

Dolayısıyla Hasan Ali Yücel gibilerin o öldükten sonra, 1943’te onu “tanrı” olarak görmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Zaten yaşarken o konuma gereğince oturtulmuştur. Bu, Şevket Süreyya Aydemir’in 1975’te “Mecburduk inkılâbımızı oturtmaya ve Atatürk’ü putlaştırmaya.” sözlerinde olduğu gibi o yıllarda kalmış bir politik/dinî tutum olsa idi bir derece. Ancak öyle olmadı ve aksine tabulaştırma, kutsama, putlaştırma ve tarihle, ulusla özdeşleştirme resmi ideolojinin tahkim edilmesinin gereklilikleri mucibince ihtiyaca göre çeşitlendirilerek bugüne dek taşındı.

İnkılâplar tıpkı o gün olduğu gibi bugün de liderin iradesiyle özdeşleştirilerek kutsandığı için şahsına, inkılâplara ya da tarihe muhalefet de devlete, millete, vatana ihanet ölçütü olarak rahatlıkla dile getirilebiliyor.

Onun hakkında o dönemden günümüze halen kullanılan sıfatları şu şekilde özetlemek mümkündür:

Kurtaran (Halaskâr), Koruyan (Hami), Kuran (Bâni), Yetiştiren (Mürebbi), Yol Gösteren (Mürşit), Denetleyen (Vâsi), Layık Olan (Liyakatli), Şaşmaz Olan (Layetezelzel), Önder (Pişüva), Havarileri olan ama “Tek Olan” (Ben), daha doğrusu “O”.

Fethullahçılar Büyülenmiş de Kemalistler “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür” mü?!

Tekin Alp 1935’te yazdığı “Kemalizm” kitabının bir bölümünün başlığını “Kahrolsun Şeriat Hükümeti” koyacak ve “Mademki Kemalist öğreti böyle istiyor, sırası gelince, dinsel toplulukların da er geç geçmişten kalıt kalan öteki pek çok şeylere katılmak üzere tarihe fırlatılıp atılacağına kuşku yoktur.” diyecek, böylelikle “Kamalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı (abidi)”ni tanımlayacaktır. Bu vurguyu da 1936’da yayınlanan “Kamâlizm (CHP Programının İzahı)” kitabında Şeref Aykut yapacaktır. Ona göre gençliğin ihtiyacı bu dinin tapkanı olmaktır:

“Gençliği…Kamalizm Dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kutsal, ulusal, kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… Ta ki Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti, bunu amaçlamış, hazırlamıştır.”

Devamında şöyle diyor:

“Kamalizm bir dindir ki onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır… Kamalizm Dininin devletçiliği… Kamalizm, ulusu amacına yönelten bir din… Biz, Kamalizm’in inanlı tapkanları (tapıcıları/inananları) şunu çok iyi anlamak kadar inanmak gerekliğini gönlümüzde taşımalıyız ki Türk tarihini Atatürk’e gelinceye kadar kimse içinden eleyerek onun büyük ulusa yüksek bir terbiye kaynağı olduğunu anlayamamıştır…”

Bu dinin bir kitabı da olacaktır elbette.

“İşte bu tarihtir ki bugün kutsal bir kitap gibi önümüze açılarak, yüce partimizin korucusu Atatürk’ün parti prensiplerini kavrayan şimdi çözelemeğe çalıştığım Mushaf’ını yapıyor.”

1934’e gelindiğinde, M. Kemal’in bir yurt gezisi esnasında gazeteler köylülere şöyle seslenecektir:

“19 Mayıs’ta Samsun’da doğan güneşin (…) Büyük Gazi’nin önünde eğilelim.”

10. Yıl ve 15. Yıl ders kitaplarında “CHP ilkeleri Büyük Şef’in ruhundan doğdu.” ibareleri yer alır. Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde Faşizm’i Kemalizm’in kopyası olarak anlatır. 1938 yılı ders kitabında (Sadak) “Milli irade siyasi kahramanlarda tecelli eder. Totaliter rejimler demokratiktir.” ibareleri yer alır. Zaten Şef ulusu temsil ettiği ve birbirlerinde fena buldukları için, şeflik sistemi doğal olarak demokratik ilan edilir.

Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde “İhtilallerin… Şeflerin kafalarının dışa yansıması” olduğundan bahseder.

Böylelikle yeni nesillerin zihninde Cumhuriyet = Ulus = Rejim = Atatürk özdeşliği imgesi yaratılmak istenir ve bunda da önemli ölçüde başarılı olunur.

Osman Nuri Çerman’ın deyişiyle Nutuk da “bir ilham-ı ilahi” olarak görüldüğü için ve sırf Atatürk yaptığı için Batılılaşmacı devrimler de rahatlıkla millileşir, kutsallaşır. Bu öyle bir manevi dönemdir ki 1908 nesli aydınlarının daha önce rüya gibi gelen düşüncelerinin de gerçekleştiği bir zaman dilimidir. Böylelikle Şinasi’nin Mustafa Reşit Paşa’ya atfettiği “medeniyetin resulü” tabirinden çok daha iştiyaklileri Atatürk’ün kişiliği, geçmişi, geleceği, yazdıkları, yaptıkları için üretilir. Öyle ya, Kamalizm bir din ise eğer, bu dinin bütün tamamlayıcı unsurları ya Atatürk’te toplanmış ya da onun icraatlarında somutlaşıp kutsallık zırhına bürünmüştür.

Bugün bu ulusalcı sınıfın kendilerini halen elitist seçkinler olarak görmelerinin arka planında bu derin ve üretilmiş tarihî algı yatmaktadır. Bu toplumsal şuuraltı, pozitivist bilimciliğin devamlılığı ve üretilmiş maneviyat umdeleri sayesinde devlet eliyle ve inkılâp tarihi popülarizasyonu ile beslenmektedir. Böylelikle başta Atatürk imgesi olmak üzere genç kuşakların zihninde yeniden ve yeniden üretilebilmektedir. Bu dinin ve tapkanlarının niteliklerini özetlersek: Kutsama; elitizm/ruhbanlık/skolastisizm; halka rağmen soyut ulusçuluk (Ancak seçkinler ulusta fena bulur!); İslam reforme edilmeli retoriği altında İslam düşmanlığı başı çekmektedir.

“Takiyye” mi Demiştiniz?

Türkiye tarihinde “irtica” kelimesinden daha ala takiyyecilik var mı diye sormak gerek. İslam düşmanlığını örttüğünü sanmanın bir mottosu olan “irtica” kelimesinin her kullanıldığı cümlenin ardından “Bizim gerçek dindarlarla işimiz yok!” gibi garabet bir açıklamanın, yalanın gelmesi ne türden bir takiyye ile karşı karşıya olduğumuzu yıllardır yeterince ispat etmedi mi?

“Din avamın ilmi, bilim havassın dini” ya da “Din terakkiye manidir” gibi hurafeler de yıllarca bu tarikat mensuplarınca tekrarlanagelmedi mi? Her zulüm, her tedip, tenkil ve taktil harekâtı “o zaman öyle gerekiyordu” mottosuyla meşrulaştırılmadı mı? M.Kemal’in Milli Mücadele esnasında yapageldiği takiyyeci hilafet ve saltanat konuşmaları, tarihî bir dehanın ürünü olarak sunulmadı mı?

Üstelik İttihat Terakki ile başlayan darbeci geleneğin bugünkü uzantılarına baktığımızda da FETÖ’cülerin şizofrenikliğine sebebiyet veren ve 25-30 yıl içine büründükleri ikincil kimlikleri “Kemalistlik” değil mi?

Laikliği “Liyakat Ölçüsü” Olarak Dayatmak Ya da 

Sadece FETÖ’cüler mi Birbirlerinden Yıllarca Emir Aldılar? 

90 yıldır birbirlerinden emir alan tarikatçıların başında asker-sivil Kemalist bürokrasi mensupları gelmekte değil mi? Ya laiklik üzerinden kimlik ayrımlaştırması yapılması ve bizatihi laik olmanın liyakat ölçüsüymüşçesine sunulmasına ne demeli? Liyakat meselesi kimliklerden ayrı savunulması gereken bir meziyet iken; bizatihi Kemalist-laik olmayı bir liyakat ölçüsü gibi yutturmaya çalışmanın anlamı nedir? Hatırlayalım bakalım…28 Şubat’ta dindar-muhafazakâr kesimleri kamusal alandan kazırken akla gelmeyen bu liyakat meselesi, ne zamandan beridir Kemalistlerin adalet/kıst ölçütü haline geldi?

İşin gerçeği bugünlerde yapılan tüm yazı-çizi ve konuşmalarda bile açıkça takiyyenin, yalanın, samimiyetsizliğin, riyakârlığın binbir türüyle karşı karşıya kalınmakta ama “ilericilik, çağdaşlık, tarikatlar, cemaatler” nakaratları gırla gitmekte.

Türkiye’nin en büyük tarikatı meşrebine uygun söylemlerini yeniden diriltme peşinde. Kutsallık onlarda, dogmatiklik onlarda, ruhbanlık, mezhepçilik, seküler ulusçu tarih yazımı ve dayatması üzerinden İsrailiyat ve Mesihiyat onlarda; kiliseleri merkezde, “bilim/ilim” anlayışı tekellerinde; rasyonalizmin çarpıtılmış hali olan “akılcılık” uhdelerinde, diledikleri gibi aforoz ediyorlar, diledikleri mistifikasyonlara başvuruyorlar ve meşruiyetleri de kendilerinden menkul.

Türbeciliğe karşı olduklarını ellerini çırparak ilan ediyorlar ama onyıllardır en büyük türbecilik (Anıtkabir) onlarda; “akıl”, “sorgulama”, “eleştirel zihin” baş tacı ama ta ki kendi dinleri sorgulanana kadar! Nutuk ya da inkılap tarihi sorgulanamaz çünkü layusel! Bu ameliyeye girişmek hainlik, münafıklık, küfür, hatta had cezası gerektirmekte! “Dikkat edin bugünlerde Atatürk’e sövecek olanlar ekranlara çıkartılacak; bilin ki onlar FETÖ’cüdür!” diye avazı çıktığı kadar bağıranlar da sadece bunların ekmeğine yağ sürenler. Tarihsel eleştiri yapmanın küfür sayıldığı, 5816’nın bile az görüldüğü bir dindar kişilik portresinden bahsediyoruz. İsa’nın kendilerine hakaret ettiği Ferisiler’den farkları olduğunu ispat edecek olanlar az beri gelsin!

Nutuk’a Kutsal Kitap Muamelesi Yapanlara “Ruhban” Demeyin, Alınırlar!

Nutuk, taraflı (bazı hususların gizlendiği, bazılarının öne çıkarıldığı ve merkeze tek bir kişinin konulduğu) bir siyasi hatırat olduğu halde, zamanla bir anı/hatırat kitabı olmaktan çıkmış; kurtuluş formülümüzün biricik el kitabı, kurtarıcının kutsal tarih metni olarak anılagelmiş ve zamanla bizzat tarihçilerce o konuma oturtulmuştur. Mesela Ordinaryüs Prof.Enver Ziya Karal ya da Hikmet Bayur gibi tarihçilerce adeta “Nutuk’ta yazıyorsa doğrudur!” algısı benimsenmiş, oluşturulan tarih kurumlarının tarih çalışmaları ve okul kitapları yoluyla bu mantık yaygınlaştırılmış ve “Tek Adam Tarihçiliği”nin altı çeşitli argümanlarla doldurulmuş ve mutlaklaştırılmıştır.

Artık karşımızda “Şef’in kutsal metni” vardır. O bunu “Türk milletinin maneviyatından aldığı risaletle” yazmış-yapmıştır. Yazıp-yapılanlar sorgulanamayacağına göre, “hainlik, gericilik, çağdışılık” şeklindeki eleştirilerin dışında, daha mütevazı görülebilecek “ama…”lı cümlelerle sebebi hikmetlerinin açıklanması olacaktır. Burada da tarihçilere (ideolog/ruhban sınıfı) büyük görev düşmektedir. “O ne yapmışsa doğru yapmış”; “Hangi kararı almışsa doğru almış”; “Yanlış gibi görünenlerin olsa olsa hikmeti kavranamamıştır”. Çünkü artık olup bitmiştir. Tarih yapılmış; kurtarılan kurtarılmış, kurulan kurulmuştur. Bunlara dokunmak mevzubahis olamayacağına göre, onun eserlerine dair yapılacak itiraz ya da eleştiriler de şiddetle, cezayla, sorgulanması güçleştirilen çağdaş normların (dogmaların) gücüyle püskürtülmelidir.

Bir tarih tartışması, tarihçinin zihninde ve dilinde böylesi bir yankılama yapıyorsa, bunun üzerine çok ciddi bir şekilde düşünmek gerek. Bu bir tarih tartışması olduğu halde bir rejimin yıkılması, kurumların kaybedilmesi, değerlerin yitimi olarak görülüyor. Peki, bu layusellik nereden geliyor? İşte Kemalist tarihçilerin neden “ruhbanlar”a dönüştükleri de burada gizli. “Söyledikleriniz bilimsel değil, ispatı yok!” kabilinden iddialar ortaya koyan bir Kemalist tarihçi, herhalde karşı taraftan bir cevap bekler. Delilleriyle konunun ispatını talep eder. Karşı tarafı direkt olarak “cumhuriyet düşmanı”, “hain”, “kâfir” ya da “münafık” ilan etmez. Çünkü bu bir tarih tartışması olarak algılanmalıdır. Ancak bahsettiğimiz güruh olanı bir tarih tartışması olarak görmüyor. Ortaçağ’da kilise ruhbanlarının dogmalarını sorgulatmak istememelerine benzer bir şekilde, “Bizim elimizdeki veriler gerçeğin ta kendisi, siz ise yakılması gereken büyücülersiniz!” mantığı devreye giriyor: “Çünkü tarihi en iyi onu yazanlar bilir. Bunların başında da onu yapan Atatürk gelmektedir. Bizler de tarihi yapana sadık tarih yazarlarıyız.”

Kemalizm Tarikatı da “Taklidî İman” İster

İnkılâp tarihçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu layuselliğin baş sebebi, Atatürk’ün layusel bir tarih anlatısının içerisinde -daha yaşarken- kutsal şef ilan edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Böylelikle bugünkü normlarla uyuşmayan taraflar gördüklerinde bile “o zaman öyle gerekiyordu” diyerek uyuşmazlıkların üzerini örtmeleri yeterli oluyor. Bunu İslami literatürle ifade etmeye çalışırsak “taklidî iman”a benzetebiliriz. Evet, bu bir iman konusu. Atatürk, Atatürk’ün yaptıkları, Atatürk’ün yazdıkları ve söyledikleri bir kutsallık zırhına büründürülünce, tarihçinin (ideolog/ruhban) tarihçiye karşı devrimci bir savaşçı gözüyle bakması da doğallaşıyor. İşte üretileni din, inkılâp tarihini akide olarak görmemiz de buradan kaynaklanıyor. Bugüne dek tarihçiliği kale bekçiliği yapmak olarak algılayanlar açısından alternatif söylemlerin lanetlenmesi kaçınılmaz. “Hiç mi sahip olunan bilgiler üzerinde insanın şüphesi olmaz? Ve koskoca bir tarihi ‘Tek Adam’ üzerinden okumak nasıl bir güven duygusunu içerir?” diye meraklananlar, bu tarikatın amentüsünü bilmiyorlar demektir.

Bu duygunun hiç şüphesiz ilahi referansları var. Yoksa konunun tarihçilikle, merakla, ilgiyle, ispatla, delille açıklanması imkânsız. Delillerin olabildiğince karartıldığı ve sansürlendiği bir ortama insanın bu derece güven duyması, ancak zaten yapılmış olan tarihe iman etmiş olmakla ilgilidir. Gerisi eldeki tüm verilerle bunu korumaya dönük çabalara kalacaktır. Yapılmış olan tarihe iman; üretilmiş olan değerlere iman; tüm icraatların adilliğine yönelik şaşmaz bir inanç... Tabii aynı zamanda “üstünlük tezi”. Bu konularda meraklı olanlar için pozitivizm, sosyal darwinizm ve Alman vülger materyalizmine müracaat etmelerini en başta salık vermiştik. Özellikle bunların neticesi olan “Din terakkiye manidir”; “Bilim havassın/seçkinlerin dini, din avamın ilmi” tespitlerinin ne anlama geldiğini ve bu modern dinin temellenmesinde yaptıkları katkıyı düşünelim. Çünkü 1920’li-30’lu dönemlerin seçkinleri kendilerini aydınlanmanın projektörlerini ellerinde taşıyanlar, halkı ise aydınlatılması gerekenler olarak görmekteydiler. Bu meyanda halkın tedip edilmesi, yani medenileştirilmesinin tüm verilerinin de ellerinde olduğunu düşünmekteydiler. Böylelikle, “Aydınlanma dini”nin Türkiye mezhebine mensup olanların, yaşattıkları tüm trajedileri (tenkil, taktil ve tecavüzler) vicdanlarında meşrulaştırabilmeleri de mümkün oluyordu. Çünkü bunu kendileri için zorunlu ve ahlaki bir görev/ödev olarak telakki ediyorlardı. İşte bugünkü devamcıları da bu ilhamı geçmişten bugüne taşıyanlar, seçkinler, ilahi doğruları ellerinde bulundurdukları vehmiyle yaşayan ruhbanlar olarak nitelememiz de bundan.

Netice-i Kelam

FETÖ heyulası üzerinden başlatılan ve tarikatların teolojik saiklerle “geleceğin potansiyel suçluları” muamelesine tabi tutulması tartışması anlamsızdır. Bunu meşru görenler varsa, bilmelidirler ki bu tartışma yapılacaksa öncelikle Kemalizm tarikatı/mezhebi/dininden -her nasıl tanımlarsak tanımlayalım-başlamak gerekli. Çünkü bunlar ziyadesiyle kuvveden fiile geçmiş, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” düsturuyla amel etmiş güruhlardır. Dediğimiz gibi, eğer “tarikat” sorgulaması yapılacaksa öncelikle bu en büyük tarikatın uzak ve yakın geçmişte hurafelerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilmek için uygulayageldiği cürümler ve bu cürümlere meşruiyet kazandıran çağdaş dogmalar, tabular, çağın çöplüğüne atılmış ideolojik argümanlar/itikad umdeleri hedefe konmalıdır. Kendileri öncelikle yıllarca “irtica” kavramı üzerinden takiyyeci bir mantıkla geniş kitlelere reva gördükleri muamelelerin hesabını vermelidirler ve bizim mahallenin mensupları da bu “irtica ile mücadele”yi her dönemde meşru gören mürtecilere, bize ait sorunları anlayacaklarmış muamelesiyle müdahanecilik yapmaktan vazgeçmelidirler! Yeni döneme ilişkin sözümüz daha bitmedi; yeni başlıyor…

Unutmamak gerekir ki bu tarikatın mensupları bizler arasında ayrım yapmıyor ve hepimizi İskilipli Atıf'ın torunları olarak görüyorlar. Kaynak: Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: Kemalizm - Bahadır Kurbanoğlu 












Caminin üstüne Zafer anıtı diktiler!


Ayasofya’yı müze, Sultanahmet’i kütüphane yapmaya karar verenler, Umur Bey Camii’ni ise vakıf malı olmasına rağman yıkıp üstüne İsmet İnönü’nün de katıldığı bir törenle Zafer Anıtı dikti.


Anadolu’da hangi köyün yanından geçseniz, mutlaka arşa yükselen bir minare görürsünüz. Kimi Söğüt’ün bağrındaki Osmanlı’nın ilk eseri Kuyulu Mescit gibi şirin, kimi Sivas Divriği Ulu Camii gibi heybetli… Farklılıkları ne olursa olsun, bu minarelerin hepsinin gölgesinde bir hikâye bekler bizi.


Afyon’daki tarihî Umur Bey Camii’nin de anlatacak çok şeyi olacaktı ama maalesef artık yok! Neden mi? 400 yıl boyunca minarelerinden Ezan-ı Muhammedî yükselen, müminlerin içinilebalep doldurduğu cami, Tek Parti devrinde vakıf malı olmasına rağmen yerle bir edildi de ondan.


Derin Tarih dergisinde yer alan araştırmaya göre; Ayasofya’yı müze, Sultanahmet’i kütüphane yapmaya karar veren irade, Umur Bey Camii’ne haritadan silinmeyi layık gördü. Sapasağlamken 1933 yılında yıktırıldı, 3 yıl sonra yerine Başbakan İsmet İnönü’nün de katıldığı ‘görkemli’ bir törenle Zafer Anıtı dikildi.


ORMAN SONSUZLUĞUNDA BİR CAMİ


Umur Bey’in anlattığına göre, 1396’da Haçlıların bozguna uğratıldığı Niğbolu Muharebesi’nde Yıldırım Bayezid o tarihe kadar Osmanlı Ordusu’nda tatbik edilmemiş olanyeni bir taktikle zafer kazanmıştır.


Umur Bey, II. Murad zamanında 2 kardeşiyle beraber Germiyanoğlu II. Yakub Çelebi’ye elçi olarak gönderildikten sonra onunla birlikte bazen Afyonkarahisar’da, bazen de Kütahya’da ikamet etti. Yakub Bey’in, ölümünün ardından beyliğinin Osmanlılara verilmesini vasiyet etmesini sağlaması nedeniyle de beylerbeyi unvanına layık görüldü. Bu dönemde beylerbeyleri Ankara’da otururlardı. Umur Bey İstanbul’un fethine katıldıktan sonra hac ibadetini yerine getirdi, ardından da Afyon’a yerleşti ve burada çok değerli hayır tesisleri yaptırdı.


Afyon’a bıraktığı hayır kurumlarından biri de, hazin öyküsünden kısaca bahsettiğimiz, halk arasında Paşa Camii olarak da bilinen Umur Bey At Pazarı Camii’dir. Umur Bey Camii, Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinin ardından ahşap direkler ve tavanlar kullanarak yaptıkları camilerin en güzel örneklerindendi. Selçuklu tarzındaki cami, 1455 (H. 859) yılında inşa edildi. Sedat Hakkı Eldem Türk Mimari Eserleri adlı kitabında, Doğan Kuban ise 100 Soruda Türkiye Sanatı Tarihi (1970) adlı eserinde Umur Bey Camii’nin Afyonkarahisar’daki Ulu Cami ile birlikte direkli camiler arasında iç tezyinatıyla muhteşem bir havası olduğundan bahseder. “Adeta balta girmemiş bir orman açıklığı içinde bulunuyormuşsunuz etkisini ve zevkini verir” diye tasvir edilir.


Umur Bey, külliyenin ihtiyaçlarının karşılanması için 1455 tarihinde bir vakfiye düzenleyerek Afyon’un Dinar ve Çivril ilçesi yolu üzerindeki Sarıcapınar köyündeki mallarını, Golya’daki hanı ve bazı tarlalarını vakfetti. Afyon’dan başka Bursa, Edirne, Biga ve Bergama’da da o zamanın lise derecesinde olan medreseler yaptırdı. Birer yatılı okul olan bu yerlerin idaresi için birer han ve hamam yaptırarak gelirlerini vakıflara bağışladı. Halkın ibadetlerini yerine getirebilmesi için cami ve mescitler inşa ettirdi.


Bütün vakıflarını bir vakıfname düzenleyerek Bursa’daki Umur Bey Camii’nin son cemaat mahalli duvarına taşa yazılı ve 1460 (H. 865) tarihli olarak koydurdu. Ne yazık ki Umur Bey’in yaptırdığı Alaca Medrese, Alaca Hamam, Kervansaray ve Kapalı Çarşı bakımsızlıktan dolayı yıkıldı. Umur Bey Camii ise yıkıldığı 1933 yılına kadar gayet bakımlıydı. Hayratından sadece Bursa’daki camisi halen ibadete açıktır.


Sedat Hakkı Eldem ve Doğan Kuban’ın eserlerinde Umur Bey Camii’nin ahşap direklerin ve bunların üzerindeki başlıkların düzenli bir ölçü ile tavanı taşıyan kirişleri taşımaları, bunlardaki ağaç işçiliklerinin insan ruhuna verdiği huzur öyle güzel anlatılır ki, Zafer Anıtı’nı dikmek için yıkılan bu muhteşem caminin içinde dolaşır gibi olursunuz.


26 m x 23 m boyutlarında inşa edilen caminin iç tezyinatında 24 adet, 40 cm çapında ahşap direk üzerine kıble istikametinde 7 aralıklı nef oluşturacak şekilde 35 bölüm yapıldı. Klasik Ulu Cami tipindeki caminin 2 girişi bulunuyordu. Kıble arkasından girilen kısmında bir son cemaat yeri ile üzerinde bir mahfel teşkil ediyordu. İç duvarları beyaz badanalı olan camide hiçbir süsleme bulunmuyordu. Sadece duvarlarda yuvarlak motif içinde 4 halifenin isimleri bulunan basit süslemeli yazılar mevcuttu. Caminin yanı başında bir de medresesi vardı.


DİRENİŞİN ÖRGÜTLENME MERKEZİ


Umur Bey Camii merkezi bir konumda olması nedeniyle halkın toplanma mekânıydı. Cumhuriyet öncesi, devlet merkezinden sancağa gelen ve halka iletilmesi gereken emirler; ulema, meşâyih, hatibler, imamlar, mahalle muhtarları, esnaf kethüdaları ile halkın ileri gelenleri buraya çağrılarak öğle namazından sonra kendilerine duyurulur, onlar da temsil ettikleri grupları ve halkı haberdar ederlerdi. Özellikle cuma namazı çıkışlarında cami ve belediye binası önünde toplantılar tertiplenirdi.


Milli Mücadele yıllarında Afyonkarahisar Müftüsü olan Hüseyin Bayık’ın hatıralarında anlattığına göre İzmir’in işgalinde Turunçzade Yusuf Bey, Ethemzade, Hacı Hüseyin Efendi, Sivas Kongresi’ne katılan Akosmanzade Hacı Hüseyin Efendi ve oğlu Nebil Efendi ile birlikte toplanıp bir miting düzenleme kararı alırlar. Afyon’da bulunan İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal kuvvetleri komutanlarına, hükümetlerine verilmek üzere ‘3 kıt’a protesto-name’ hazırlarlar.


Umur Bey Camii meydanında geniş katılımlı bir miting düzenlenir ve kararlaştırıldığı gibi protesto evrakı işgal kuvvetleri komutanlarına verilir. Böylelikle Umur Bey Camii adeta işgale karşı direnişin örgütlendiği bir kışla vazifesi görür.


BU NASIL KARAR?


Derken Cumhuriyet’in 10. yıldönümü gelir, çatar. Tarihler 1933’ü gösterdiğinde İstanbul’un kutlu askerlerinden Umur Bey’in yaptırdığı, birçok aydının yetiştiği ve Kurtuluş Savaşı’nda işgal ordularına direnişin mevzilendiği bir kışla vazifesi gören bu cami için yıkım kararı çıkarılır. Belediye Başkanı Hüseyin Haşim Tiryakioğlu’nun başkanlığında 18 Eylül 1933’te toplanan Belediye Encümen üyeleri, 1168 no’lu kararla cami ve medresenin yıkılmasına, taarruzun planlandığı mevkiye bir anıt dikilmesine ve yerine kentsel dönüşüm adına bir park yapılmasına karar verirler. Belediye 1,290 lira bedelle istimlak ederek Umur Bey Camii’ni yıkar.


Ancak istimlak kararında hazin bir not olarak aynen şu ifadeler yer alır:


“Büyük Zafer Abidesi mahalli için istimlak olunan yerler hakkında idarei hususiye müdüriyeti ile cam göz oğlu Kadir, Altıparmak oğlu kızı Şerife ve Evkafdan müdüriyetinin itiraznameleri birer birer okunduktan sonra gürüşüldü: Paşa Cami ile Kadri vakfına ait mahallerin bulundukları mevki ve miktari mesahaya muhamminlerce takdir edilen bedeller çok dön görüşülmüş; Bunlardan paşa camisine ‘1290’ ve kadi vakfine ait yerler içine ‘450’ liraki cam’an hey’eti umumiyesine ‘1650’ liraya iblağış…”


Vakıf malı olmasına rağmen Zafer Anıtı’nı dikmek için Afyonkarahisar’ın simgesi durumundaki Umur Bey Camii’nin yıkım kararı işte bu bozuk Türkçe ve sefil imla ile yazılmış sözlerle alındı. Caminin yıkımı sırasında bir kişinin düşerek öldüğü, halk arasında o devri yaşayanlardan aktarılır. Camiden arta kalan birkaç istalaktit başlık Afyonkarahisar İslam Eserleri Müzesi envanterinde kayıtlıdır. Umur Bey Camii ve çevresindeki evlerin istimlaki ile ortaya çıkan kereste ise yıkım kararını alan Afyonkarahisar Belediyesi tarafından kullanılır. Paşa Camii su mahzeni yol-kaldırım ve lağım inşaatı sebebiyle 10 liraya istimlak edilir. Su mahzeninden çıkan 177 taştan 68’i belediye merdivenine kurban edilir, bir tanesi de satılır.


İNÖNÜ DE ORADAYDI


Umur Bey Camii’nin yıkılmasının ardından Afyonkarahisar Valiliği, 1,290 liraya istimlak edilen caminin yerine 59,446 liraya Avusturyalı heykeltıraş H. Krippel’e Viyana’da bir Zafer Anıtı yaptırarak caminin yerinde hazırlanan kaideye yerleştirir. Anıt, kaide ve heykel olmak üzere 2 kısım halinde yapılır. Kaidenin üzerinde yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bronz figür grubu yer alır. 2 erkek figüründen oluşan heykel bir kayanın üstünde betimlenmiştir. Her ikisi de çıplak olan figürlerden biri ayakta durur, diğeri onun ayaklarının dibinde yerde yatar.


KAYNAK: DERİN TARİH DERGİSİ

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Text und im Freien

Bild könnte enthalten: 1 Person

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen

Bild könnte enthalten: Himmel und im Freien










Wusstet ihr das ?


Warum Kanal Istanbul ?


Weil der Schiffsverkehr in Bosphorus in den letzten 40 Jahren sehr zugenommen hat, kommt es immer wieder zu folgenschwere Unfälle.


Der schlimmste Schiffsunglück ereignete sich im Jahr 1979 und endete mit eine Katastrophe.

Der rumänische Rohöl- Frachter (Inderpendenta) kollidierte mit der griechischen Frachter (Evriyali).


28 Tage konnte das Feuer nicht gelöscht werden. Von 94.600 Tonnen Rohöl brannten 30.000 Tonnen aus, und 64.600 Tonnen liefen ins Meer und töteten 96% der Meeresbewohner !


Habt ihr das realisiert ?


Nicht 28 Minuten oder Stunden...


Ganze 28 Tage lang brannten 30.000 Tonnen Rohöl ! 

Könnt ihr euch einigermaßen vorstellen wie es den Menschen ging die dort gelebt haben ?


Um solche Unfälle zukünftig vorzubeugen, hat Erdoğan das Projekt "Kanal Istanbul" 

ins Leben gerufen, damit das schwere Schiffsverkehr dort umgeleitet wird...


Der angenehme Nebeneffekt ist, dass dieses Projekt die Staatskassen jährlich mit 8 Mrd $ füllen wird.


Und wisst ihr was die Opposition dazu sagt ?


"Wenn wir gewählt werden, werden wir das Projekt "Kanal Istanbul" nicht realisieren ! Die dafür vorgesehenen 24 Mrd Lira werden wir für das Volk ausgeben." 

(Hier meint sie natürlich dass sie das Geld unter sich aufteilen werden !)


Tja, das sagt die Frau Selin Sayek Böke,

eine Frau, die bei CHP für Finanzen verantwortlich ist !


Ja, richtig ! Ihr habt richtig gelesen, die Finanzexpertin für CHP 😂😂😂


Sooooo dumm kann man sein !


Selbst ein Grundschulkind würde es verstehen und das Projekt in die Tat umsetzen wollen...


Das ist einer der besten Beweise, dass denen die Türkei, die Bevölkerung, die Umwelt und Wirtschaft am Allerwertesten vorbei geht !


Deswegen Recep Tayyip Erdoğan und AK Partei !


Ein Mann wie ein Mann,


Recep Tayyip Erdoğan.


#Devam












[ Aus der Reihe: " #FuckYouUncleSam !" ]


Jetzt setzen die USA beim türkisch-russischen Deal zu #S400 die Daumschraube an?


Angedroht wird nach rund einem Monat, dass die Ausbildung der türkischen Militärs für die F-35 ausgesetzt und das Personal heimgeschickt werden. Ausserdem werde man die Aufträge an die türkische Rüstungsindustrie stornieren und anderweitig nach Ersatz suchen. Das Maßnahmenpaket hat es in sich, ist aber reichlich spät zusamnengeschnürt worden, denn laut der russischen ROSTEC sollen ja binnen zwei Monaten die ersten Startrampen in der Türkei stehen; samt ausgebildetem Personal und bereits abbezahlt. Die US-Sanktionen wären damit eigentlich unvermeidlich, wenn sie denn angewendet werden. Das muss sich aber erst herausstellen.


Ob die Türkei das verkraften wird - schließlich soll ja zB in den nächsten Monaten der erste Flugzeugträger der türkischen Marine zu Wasser gelassen werden, die derzeit keine Kanpfjets hat, weil die USA die F-35 zurück hält - steht außer Frage. Schon einmal, nach 1974, nach der Teilung Zyperns, wendete die USA Sanktionsmaßnahmen an, ohne dabei nennenswerte Erfolge zu erzielen. Die Insel ist bis heute geteilt geblieben.


Schwieriger wird es sein, die verlorenen Aufträge wett zu machen, schließlich geht es um rund 12 Milliarden Dollar. Nicht wenig, für eine Regierung die Erfolge vorweisen muss. Auf der anderen Seite hält sich die Türkei an den bisherigen Vertragswerk zum Kampfjet F-35, die USA, sollte sie das Maßnahmenpaket anwenden, jedoch nicht. Ob es dann Vertragsstrafen gibt und die türkische Rüstungsindustrie bei der Welthandelsbank Regressforderungen stellen wird, ist offen.


Andererseits, sollten die USA die Sanktionen anwenden, würde dass die heimische türkische Rüstungsindustrie beflügeln. Dies kann man gut an den türkischen Drohnen, an den Haubitzen, Kampfhubschraubern etc erkennen, die seit 2002 entwickelt wurden und beständig modernisiert werden, gerade weil der Westen mit Waffen geknausert hat. Die Türkei hat eine Rüstungsindustrie aufgebaut und kann heute auf den intern. Messen hochmoderne unterschiedliche Systeme und Waffen anbieten. Hier in Deutschland ist der Verwaltungsakt, sind die Hürden dermaßen hoch, dass das eine oder andere Unternehmen bereits laut an Insolvenz denkt oder ins Ausland ausweicht bzw auf Technologietransfer aus ist. Will sagen: sanktionierte der Westen die Türkei, wollte der Westen der Türkei keine Waffen verkaufen, entwickelte die Türkei in atemberaubender Geschwindigkeit selbst welche oder gab rechtzeitig Ausschreibungen bekannt, um auswertige Lieferanten zu gewinnen. Deshalb sind die Sanktionen der USA auch spät bzw werden vermutlich wenig anrichten.


Apropos Technologietransfer: Die Türkei trat an Deutschland heran, um ihre veralteten Leo´s zu modernisieren, denn bei der Euphrat Schields Operation hatte sich gezeigt, dass sie nicht mehr auf der Höhe der Technik waren, während hier ein Aufschrei des Entsetzens losbrach, weil die Türkei die eigenen Panzer auf die IS und PKK losließ - die ja die Panzer knacken konnten. Wir leben in einer globalisierten Welt und andere warten nur darauf, die Lücke schließen zu können, die Deutschland hinterlässt. Man kann zwar mit politischen Druck, auf Umwegen oder Schmiergeldern den einen oder anderen Vertrag erhaschen, das geht aber nur, wenn keine vergleichbaren besseren Produkte vorhanden sind und sich selbst als verlässlicher Partner erweist. Die Zeiten von Hochglanzprospekten sind jedoch vorbei, die Zeiten, in der ein "verlässlicher Partner" vor deiner eigenen Haustür einen Wachhund namens PKK aufstellt, sich als moralische Instanz hervorhebt, ebenso.


Insofern kann die angekündigte Sanktionsmaßnahme kommen, oder auch nicht, schließlich muss sich auch erst herausstellen, ob die Russen zu ihrem Wort stehen, die türkische Regierung zu ihren bisherigen Aussagen steht. Sollte alles eintreffen wie die "Partner" vollmundig verkünden, wird eine lange Kaltzeit kommen, die der derzeitigen türkischen Regierung paradoxerweise erneuten Aufwind geben wird. Denn, was die Bevölkerung überhaupt nicht abhaben kann ist, von "Partnern" unter Druck gesetzt oder "sanktioniert" zu werden. Darauf reagieren viele allergisch und darauf hat die Opposition nicht wirklich eine Antwort.


( via Nabi Yücel )

















Bild könnte enthalten: 11 Personen, Personen, die sitzen

Yüz Yıllık Prangalar Kırılıyor

8. Juni um 16:19 · 

TARİHTEN YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARMAK LAZIM...


OYUN HEP AYNI OYUN...


30 yıldır Osmanlı'yı yöneten Abdülhamit'e karşı çok büyük nefret doğmuştu. 

Askeriye ona karşıydı.

Memurlar ona karşıydı.

Aydınlar ona karşıydı.

Bürokratlar ona karşıydı.

Başta Ermeniler olmak üzere azınlıklar ona karşıydı.

Avrupa ona karşıydı.

Bazı dindar kişiler bile maalesef ona karşıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında ona karşı büyük bir muhalefet oluştu.

Abdülhamit'in tahttan indirildiğinde her şeyin güllük gülüstanlık olacağını sanıyorlardı.

Ülkenin kurtulacağını ve hürriyet geleceğini söylüyorlardı.

Abdülhamit'e karşı bu kini kontrollü olarak İngilizler, Ruslar ve Fransızlar içerideki ve dışarıda kullandıkları adamlarla oluşturdular.

Abdülhamit'in ülkeyi yönetmesi zor hale gelmişti.


Abdülahmit en sonunda baskıya dayanamayıp meşrutiyeti ilan ederek meclisi açtı.

Tüm Abdülhamit karşıtları "yaşasın hürriyet" sloganları eşliğinde sevinç gösterisi yapıyordu.

Örgüt kurmuş olan azınlıklar "diktatörün baskısı bitti" diyerek seviniyorlardı. 

Her yerde hürriyet kartpostalları ve büroşürleri basılıp dağıtıldı.

Ne yaptıklarını bilmiyorlardı. 

Avrupa'daki gazeteler bile sevinç içinde hürriyet sloganlı baskılar yaptılar. 

Ve meşrutiyet ilan edildiği için seçimler yapılacaktı.


Çok acı değil mi!

Birleşmezler birleşmiş, aynı safta yer almış ve sevinç içinde seçimi yapıyorlardı.


Seçim sonunda meclise 12 Ermeni vekil girdi. 

Hem de İttihat ve Terakki Partisinden girdiler.

Bunlardan Erzurum vekili Karekin Pastırmacıyan Efendi Rus ordusunda gönüllü Ermeni alaylarını yönetip birçok Müslüman katledecekti.

Meclis Osmanlı'yı yıkıp parçalamak isteyen ajan, hain vekillerle dolmuştu...

Abdülhamit'i indirme kararını da bu meclis onaylayacaktı...

Ve devlet 10 seneye kalmaz yıkılacaktı zaten.

Abdülhamit de bu yüzden meşrutiyeti ilan etmiyordu, meclisi açmıyordu ya...

Batı'nın Abdülhamit hakkındaki "diktatör, hürriyet düşmanı, katil, hırsız" algısına kanıp pişman olduklarını itiraf edenler çok olacaktı.

Bunlardan biri de Mehmet Akif idi mesela.

Biri Enver Paşaydı...

Liste uzar...

Fakat iş işten geçmişti.

Şimdi resime iyice bir daha bakın...










Gerçek Tarih Belgelerle 1453

3 Std. · 

1. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul'un Haçlı işgali altında olduğu yıllar. İngiliz deniz piyadesi bir Osmanlı vatandaşının çantasını kontrol ederken.


"Konstantinapolis" özlemi duyanların hayallerini süsleyen görsel bu!


İstanbul’un İşgali: 13 Kasım 1918 - 16 Mart 1920


Emperyalizm, Anadolu’yu rahat ele geçirebilmek için, Osmanlı Padişahını ve yönetimi kontrol altına almak istemiş, bu amaçla önce başkent İstanbul’u işgal etmiştir. Emperyalistler, Mondros Ateşkes Antlaşmasından bir hafta sonra İstanbul’a ayak basmışlardır.


Öncelikle, İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak, 6-12 Kasım 1918 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı istihkâmlarına el koymuştur.


7 Kasım 1918’de dört İngiliz subayından oluşan bir heyet Basra torpidosuyla İstanbul’a gelmiştir. Bunları, bazı memurlar ve “ Yaşasın İtilaf'1 diye bağıran Ermeni ve Rumlar karşılamıştır. Hükümet de bu öncü işgalciler için Pera Palas ve Tokatlayan otellerinde 80 oda kiralamıştır.


8 Kasım 1918’de de dört Fransız subayından oluşan bir heyet Arian adlı bir gemiyle Galata rıhtımına çıkıp yaya olarak Beyoğlu’ndaki Fransız elçiliğine gitmiştir. Bu subayları Beyoğlu sokaklarındaki geçişleri sırasında azınlıklar sevinç gösterileriyle selamlamışlardır.


“Arian’ın Galata rıhtımına yanaşması ve gemiden çıkan dört Fransız subayının yaya olarak Beyoğlu’ndaki sefarete kadar gitmeleri, Galata'dan Beyoğlu’na kadar tüm sokaklarda binlerce İstanbullu Rum, Ermeni, Yahudi ve Lavantan ile bazı işbirlikçi Türklerce doldurulmasına, ‘Yaşasın Fransa! Yaşasın Hürriyet!’ diye bağrışmalarına ve alkış tutmalarına yol açmıştır. Fransız subaylarına çiçekler verilmiş, boyunlarına sarılıp ağlayanlar olmuş, ardlarında da korkunç bir kalabalık birikmiştir. ”


İşgalcilere sempatik görünmek isteyen işbirlikçiler ve ayrılıkçı unsurlar Galata rıhtımı, Tophane, Yüksekkaldırım, Beyoğlu caddesi ve yan sokakları İngiliz ve Fransız bayraklarıyla donatmışlardır.


Image resized to 82% of its original size [608 x 509]


İstanbul’a çıkan işgalci İngilizler ve Boğaz’da demirli işgal donanması


10 Kasım 1918’de ise iki İngiliz, bir Fransız generali birlikte İstanbul’a gelmiştir.


12 Kasım 1918’de bir Fransız tugayı İstanbul’a girmiştir.


13 Kasım 1918’de 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 parçalık İtilaf donanması Boğaz’a girerek İstanbul’u işgal etmiştir. 1 5 Kasım’da bu donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye çıkmıştır.


Bu işgal donanmasından İstanbul’a 3500 kişilik bir kuvvet çıkarılmış ve şehrin değişik yerlerine konuşlandırılmıştır. Bu işgalci kuvvetin 1500 kadarı İngiliz, 540’ı Fransız, 470’i İtalyan ordusuna mensuptu. Bu 3500 kişilik kuvvetin, 1500’ü Rumeli Kavağı, Yenimahalle, Büyükdere’den Bebek’e kadar olan bölgeye yerleştirilirken, 2000’i Beyoğlu’na yerleştirilmiştir. İşgalci birliklerin kışla ve okullara (GS Lisesi, İngiliz Kız Okulu gibi okullar) yerleştirilmelerinden sonra, özel binalar da keyfi olarak işgal edilmeye başlanmıştır.


İşgal kuvvetlerinde İngiltere’yi Amiral Calthorpe (İngiliz Yüksek Komiseri) temsil edecektir. Yardımcıları, Koramiral Richard Webb (Yüksek Komiser Yardımcısı), T.B.Hohler (Birinci siyasi memur) ve Ryan’dır (İkinci siyasi memur). Fransa’yı Wisamiral Amet (Fransız Yüksek Komiseri) temsil edecektir. İtalya’yı ise Kont K. Sforza (İtalyan Yüksek Komseri) temsil edecektir.


13 Kasım 1918’de bir işgalci İngiliz taburu İstanbul’da gövde gösterisi niteliğinde bir yürüyüş yapmıştır.


Aynı gün bir işgalci Fransız kıtası da büyük gösterilerle karaya çıkıp Fransız elçiliğine yürümüş ve işgalci Fransız askerleri limandaki 3 römorköre zorla Fransız bayrağı çekmişlerdir.


Image resized to 82% of its original size [608 x 494]


İşgal Kuvvetleri Galata’da yürürken


13 Kasım 1918’de İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan donanmalarından oluşan 61 parçalık bir işgal gücünün Çanakkale Boğazı’ndan elini kolunu sallayarak geçip İstanbul Boğazı’na girmesi Türk insanını derin bir yasa boğmuştur. Çünkü daha yaklaşık dört yıl önce Türk insanı, bu işgal donanması bu boğazlara girmesin diye Çanakkale Savaşı’nda varını yoğunu ortaya koymuş, 200.000’den fazla şehit vermiş ve düşman donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçmesine engel olmuştu. Ama şimdi, bu büyük direnişten sadece dört yıl sonra düşman donanması güle oynaya İstanbul’a geliyordu. Bu kahredici bir işgaldi!


13 Kasım 1918’deki bu kahredici işgali İlhami Soysal şöyle tasvir etmektedir:


“ Günlerce Çanakkale ağzındaki mayınlı arazilerin temizlenmesini beklemiş olan İtilaf ortak donanmasının İstanbul ufuklarında dev bir armada olarak ve kara bir bulut gibi görünmesi, sonra tüm taretleri şehre çevrilmiş olarak istim üstünde limana demir atması ve gemilerin baştan başa bayrak ve flamalarla süslü olması, güvertelerinde durmadan çalan bandoları, rıhtımlara yığılmış İstanbul’un yerli ve azınlık işbirlikçilerini çılgına çevirdi. Aynı gösterinin çok daha ufak çaplısı, 10 Kasım’da İngiliz ve Fransız generalleri karaya çıkarken de yapılmıştı; ama bu defaki görünüş büsbütün korkunçtu. Sirkeci kıyıları, Galat Köprüsü ve Galata Rıhtımı, Tophane, Salıpazarı ve Dolmabahçe kıyıları on binlerce karşılayıcıyla doluydu. Kıyıdaki bütün binalar İngiliz, Fransız ve Yunan bayraklarıyla donatılmış, çiçeklerden tak-ı zaferler kurulmuştu. Rum ve Ermeni okullarıyla, Musevi okullarının üniformalarını giymiş başlarında öğretmenleri bulunan öğrencileri, çeşitli kilise ve havraların papazları, keşişleri, zangoçları, hahamları, rengârenk giyinmiş genç kadın ve kızlar İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan ulusal renkli eşarplarıyla kadınlar, donanmış gemileri ve bu gemilerde çalan bandolarla gösteri yapan yabancı askerleri ‘Hurra! Zito! Viva!’ nidaları ve alkışlarla karşılıyorlardı.


İstanbul’un Müslüman Türk halkım asıl yıkan ise her biri birer ejderhaya benzeyen dev zırhlılar, dretnotlar, kruvazörler üstünde sallanan İngiliz, Fransız, hatta İtalyan bayrakları değildi. Müslüman Türk halkını üzüntüden göz yaşlarına boğan Yunanlıların ünlü Averof Zırhlısının Yunan bayrağıydı... Kalplerde asıl korkuyu bu bayrak yaratıyordu...


Limanda, istim üstünde demir atan savaş gemileri kıyılarda kendilerini çılgınca alkışlayan işbirlikçilerin gösterileri arasında hemen karaya bahriye silahendazı, zırhlı araçlar, devriye birlikleri, toplar, makineli tüfekler çıkarmaya başladı. ”


Şevket Süreyya Aydemir, o günkü manzarayı, “Bütün karşı sahiller, Rumların, Levantenlerin sarhoş çığlıkları ve palikarya naraları ile çınlıyordu” diye tasvir etmiştir.


Lord Kinross, o işgal günlerindeki İstanbul’u ve İstanbul’daki azınlıkların ve Müslüman Türklerin durumunu çok çarpıcı bir dille şöyle ifade etmiştir:


“Türkler evlerine kapanmış, kendi kendilerinin gölgesi gibi, ancak ekmek almak için dışarı çıkıyorlardı. Bazıları şehre girmiş olan İtilaf Devletleri kuvvetlerinin yanında iş bulabilmek için feslerini atarak Türk olmadıklarını bile ileri sürüyorlardı. Beri yandan Rumlar, sokaklarda caka satarak dolaşıyor ve rastladıkları Türkleri, itip kakarak duvar kenarına sürüyorlar, geleni, geçeni Yunan karargâhında dalgalanan mavi beyaz bayrağı selamlamaya zorluyorlardı. Türkler bu aşağılamaya boyun eğmemek için arka yollardan dolaşmak zorunda kalıyorlardı. Bir gün İstanbul sokaklarında panik yaratan bir söylenti duyuldu: ‘Ayasofya’ya çan takıyorlarmış!’ Bir Müslüman kalabalığı çığırından çıkmış bir halde Ayasofya’ya koştu. Ama Türk askerlerinin hâlâ avluda nöbet tutmakta olduğunu görünce rahat nefes aldılar.”


Beyoğlu’nda bir İngiliz taburu, İstanbul’da bir Fransız taburu, Boğaziçi’nde bir İngiliz tugayı ve bir Fransız tümeninin önemli bir bölümü bulunuyordu. İngilizler, İstanbul’da Kilyos’a kadar olan bölgeleri işgal etmişler, işgal kuvvetleri Karadeniz’den gelebilecek denizaltılara karşı Boğaz girişinin her iki yanına birer batarya yerleştirmişler; 3 İngiliz motoru da Boğaz ağzına konuşlanarak Boğazı gözetlemeye başlamıştı.


27 Kasım 1918’de İngiliz Generali Milne İstanbul’a gelerek, Haydarpaşa’dan Anadolu’ya uzanan demiryoluna el koymuştur.


8 Şubat 1919’da Fransız General d’Esperey’in İstanbul’a ikinci gelişinde yaşananlar işgalin çirkin yüzünü olanca açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Şöyle ki: d’Esperey, İstanbul’dan Beyoğlu’na doğru bir zafer alayı düzenlemiştir. Fatih’in İstanbul’u fethederken bindiği beyaz atı anımsatırcasına beyaz bir ata binen d’Esperey’e, atın her iki yanında yürüyen iki zenci eşlik etmiştir. Kendisini karşılayan Osmanlı bandosunu atını ürküttüğü için kırbacını sallayarak ve “sus” diye bağırarak durdurmuş ve


Dolmabahçe Sarayı’na oturmak istediğini belirterek Padişahın oradan uzaklaştırılmasını istemiştir. d’esperey, küstahça tavırlarıyla Osmanlı sadrazamlarını ve Türk subaylarını bile aşağılamaktan çekinmemiştir.


Bu olay üzerine Süleyman Nazif, 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat gazetesi’nde “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıyı okuyan şımarık Fransız d’Esperey, çılgına dönerek önce Süleymen Nazif’in “kurşuna dizilmesini” istemişse de sonra Malta’ya sürgün edilmesiyle yetinmiştir.


İşte o yazıdan bir bölüm:


“Fransız generalinin şehrimize gelişi münasebetiyle birtakım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümayiş Türk’ün ve Islamın kalbinde müebbeden kaynayacak bir ceriha açtı...Almanya orduları 1871 senesinde Paris’e dahil olarak büyük Napolyon’un neşide-i mütehacire-i muzafferiyatı olan ‘tak-ı zafer’ altından geçerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemiştir ve bizim dün sabah saat dokuzdan onbire kadar hissettiğimiz yeis ve azabı duymamıştır. Çünkü yalnız Hıristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar o matemi milli karşısında aynı telehhüf ve hicap ile ağlamış ve kızarmışlardı...”


İşgal güçleri sadece sokaklarda gösterişli yürüyüşler yapmakla kalmamış, her fırsatta Müslüman Türkleri de aşağılamıştır. G. Jaeschke, bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir: “Etrafa galip sıfatıyla meydan okundu. Türk örf ve adetlerine karşı saygısız davranıldı.” Bu yapılanlar karşısında halkın telaş ve şaşkınlığı hakkında Times muhabiri 16 Kasım 1918 tarihindeki haberinde “Türk memur ve matbuatı tam bir şaşkınlık içindedir “ demiştir.


Image resized to 75% of its original size [659 x 564]


Fransız general d’esprey İstanbul’da


İlhami Soysal, “İşbirlikçiler” adlı kitabında işgalcilerin İstanbul’daki çirkinliklerini şöyle ifade etmiştir:


“Rasgele herhangi bir İtilaf subayı beğendiği yeri, evi zorla boşalttırıyor, eşyalarına el koyuyor ve buraya yerleşiyordu. İstanbul’da artık konut dokunulmazlığı, aile gizliliği diye bir şey kalmamıştı. İstanbul’a İtilaf donanmasıyla birlikte gelen Yunan savaş gemileri, Hıristiyanlar, özellikle de Rumlar arasında ayrıca taşkınlıklara yol açmıştı. Yunan bahriye askerlerinin İstanbul’da görülmesi, Beyoğlu sokaklarının Yunan bayraklarıyla donatılması, hemen tüm Rumların yakalarına önceden hazırlanmış rozetler, kokartlar takmalarına, gösteriler yapılmasına yol açmıştı. Hergün yüzlerce kayık, motor, çatan içinde Türkiyeli Rumlar büyük kafileler halinde Yunan savaş gemilerini ziyarete gidiyor, bu gemilere armağanlar, çiçekler yağdırıyorlardı. İstanbul sokaklarında, hele Galata ve Beyoğlu’nda yerli Rumların sevinci bir azgınlık halini almıştı.”


O işgal günlerinde İstanbul’da bulunan ünlü romancımız Halide Edip (Adıvar)’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı kitabında anlattıkları da İngiliz emperyalizminin “çirkin yüzünü” olanca açıklığıyla gözler önüne sermektedir:


“Müttefik kuvvetlerin İstanbul’a gelişi ile bir kısım azınlıklar sokaklarda barış içinde yaşamaya alışmış olan Türk vatandaşlarına çok kötü muamele etmeye başladılar. Bir aralık etrafta dolaşan dedikoduların en kuvvetlisi Senegalli askerler hakkındaydı. Ortada dolaşan bir söylentiye göre sokakta Türk kadınlarım ısırıyorlar, Türk çocuklarım kesip akşam yemeği olarak yiyorlarmış. Tabii bu bir söylentiden ibaretti. Yalnız şu var ki Müttefik kuvvetleri küçük bahanelerle durmadan Türkleri tevkif ediyor, cezalara çarpıtıyor ve bazen de Müttefik merkezlerinde fena halde dövüyorlardı. Evler zorla sahiplerinin ellerinden alınıyor, içerdekiler dışarıya atılıyordu. Müttefik tercümanlarının umumiyetle azınlıklardan olması tabii onlara karşı çok kötü bir his uyandırıyordu. Bu durum bilhassa sakin yaşamaya alışmış olan İstanbulluları çileden çıkarıyordu. Fesler, kadın peçeleri yırtılıyor ve bütün bunlara karşı şehir halkı çok vakur ve sakin davranıyordu. Burada şunu da ilave etmek gerekir ki, Türkler her türlü haksızlığı, hatta fenalığı affedebilirler, fakat onurlarına dokunulduğu zaman mesele bütün bütün değişir.Türk basını Müttefiklerin sansürü altında olduğundan, bu olaylar gazetelerde pek az yer alıyor ve bu yüzden mübalağalı söylentiler ağızdan ağza dolaşıyordu... Bugünlerde Türklerin hiçbiri silah taşımamakla beraber, Hıristiyanların hepsine silah verilmişti. İşte bundan dolayı Fatih ve Aksaray gibi büyük bir kısmı yangından harabeye dönüşmüş yerlerde çok acı vakalar oluyordu. ”


İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı başkenti İstanbul’a her bakımdan el koymuşlardır. İşte işgalci emperyalistlerin İstanbul’daki bazı faaliyetleri:


1. 15 Kasım 1918’de Fransız Yüksek Komiseri Amiral Amet, Credit Lyonnise’nin kambiyo işlemlerini serbestçe yapmasını önleyen kısıtlamaların kaldırılmasını istemiştir,


2. 16 Kasım: İngilizler Bahriye’den 4 otomobil istemişlerdir.


3. 16 Kasım: Middlesex alayından 400 asker “Büyükelçilik Muhafız Kıtası” olarak karaya çıkmıştır.


4. 16 Kasım: Fransızlar, Sirkeci’de Üsküdar vapur iskelesinden Saray kapısına kadar bütün rıhtımın, antrepo ve binalarının boşaltılmasını istemişlerdir.


5. 17 Kasım: Bakırköy’deki Fransız Binbaşısı, hastane yapılmak üzere belediye binasının beş saat içinde boşaltılmasını istemiştir.


6. 17 Kasım: Beyoğlu’nda Fransızlar, belediyeye başvurarak belirledikleri 7, 8 büyük binanın on beş saat içinde boşaltılarak kendilerine teslim edilmesini istemişlerdir. Ayrıca, Beyoğlu hastanesindeki levazıma ve emanet garajındaki benzinliklere el koymuşlardır.


7. Fransız komutanlarından Amiral Amet ve General Bunoust, Osmanlı yönetiminden İstanbul’da bulunan deniz kuvvetleri için hemen 120 bin ve Fransız ordularının aralık ayı masrafları için de aralık ayı bitmeden 200 bin lira verilmesini istemişlerdir. Osmanlı yönetimi bu istekleri derhal yerine getirmiştir.


8. İstanbul’da ceketlerini omuzlarında taşıyan ve arkası basık ayakkabı giyenler İngilizlerce para cezasına çarptırılmıştır.


9. İngilizler Anadolu’ya gönderdikleri kontrol subaylarının yakacak paraları ile ev kiralarını ve nakil sırasında harcadıkları bütün paraları Osmanlının ödemesini istemişlerdir.


10. Kasım 1918’de İngilizler, Harp Okulu binasının 72 saat içinde boşaltılarak kendilerine verilmesini istemişler ve Aralık 1918’de bu binayı hastane olarak kullanmaya başlamışlardır.


11. Şubat 1919’da İngilizler, Pendik ve Maltepe’deki Türk Talimgahlarının boşaltılarak kendilerine verilmelerini istemişlerdir.


12. İngilizler, İstanbul’da zabıtayı ve sahil teşkilatını kontrol etmişlerdir.


13. İngilizler, istedikleri asker ve sivilleri görevden aldırarak, istedikleri kişileri istedikleri görevlere getirmişlerdir.


14. İngiliz Komutanı Allenby, 7 Şubat 1919’da gösterişli bir törenle İstanbul’a gelerek Anadolu’da İngiliz egemenliğini pekiştirmek için hazırladığı 12 maddelik istek listesini, “küstahça” ayağına kadar çağırdığı Osmanlı Dışişleri Bakam’na yazdırmıştır.


Bu istekler şunlardır:


1. Altıncı Kolordu Komutanı Ali İhsan Paşa görevden alınacaktır.


2. Altıncı Ordu’nun tüm silahları elinden alınarak top ve tüfekleri Allenby’ın göstereceği yerde İngilizlere teslim edilecektir.


3. Allenby emir verdiğinde halkın elindeki silahlar toplanacaktır.


4. Allenby’in bölgesinde ihtiyaç duymadığı Türk jandarmalarının silahları alınarak terhis edilecektir.


5. Allenby’in tutum ve davranışlarını hoş görmediği memurlar, emirlerine uyularak görevlerinden alınacaktır.


6. Durumun elverdiği ölçüde Ermeniler memleketlerine geri gönderilecektir. Bunların yetiştirilmeleri sağlanacak, arazileri ve öteki malları kendilerine geri verilecektir.


7. Gerek cinayet gerekse genel asayişi bozmakla suçlanan kişileri tutuklamak Allenby’in yetkileri içindedir.


8. Konya’nın doğusundaki bütün demiryolları İngilizlerin denetimi altında bulunacaktır.


9. Allenby’in bölgesindeki bütün telgraf ve telefon haberleşmesi İngilizlerin denetimi altında olacaktır.


10. Altıncı Ordu dağıtılacak ve erler haftada 300 kişilik kafileler şeklinde evlerine gönderilecektir.


11. Osmanlı memurları bütün kaçakları teslim edeceklerdir.


12. Allenby’in istediği yerleri işgal etmek hak ve özgürlüğüne sahip olduğu anlaşılmalıdır.


Fahrettin Altay Paşa’nın şu anısı, Allenby’in bu isteklerinin Osmanlı yöneticilerince nasıl yerine getirildiğini bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir:


“Mütareke, bütün ağırlığıyla kendisini duyuruyordu. Konya’da bir İngiliz subayı gelip demiryolunun yönetimini eline aldı. Bütün cephane ve silah depolarının kapısına kilit taktırdı. Silahların mekanizmalarını toplayıp bir sandığın içine doldurttu ve üzerine de işgalin mührünü bastı”.


İngilizler kısa sürede İstanbul’daki bütün önemli devlet kurumlarına el koymuşlar, Ermeni olaylarına karıştıkları iddiasıyla bütün “vatanseverleri” ve “İttihatçıları” tutuklatıp önce Bekirağa Zindanı’na sonra da Malta Adası’na sürgün ettirmişler, Sözde Ermeni Soykırımına karıştığı iddiasıyla Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’i tutuklatarak halkın gözleri önünde Beyazıt Meydan’ında idam ettirmişler, İstanbul’un üzerinde uçan İngiliz uçaklarıyla halka korku salmaya çalışmışlar, basın ve mektuplara sansür koymuşlar, hükümete istedikleri memurları görevden aldırıp istedikleri memurları görevlendirme yönünde baskı yapmışlar, Anadolu’ya kontrol subayları ve ajanları göndererek muhtemel direnişi önlemeye çalışmışlar, işgalci Yunan ordusunu maddi ve manevi bakımdan desteklemişler ve dahası yeri gelince (ileride anlatılacaktır) İngiliz orduları Türk ordusuyla sıcak çatışmaya da girmişlerdir.


İngilizler, Osmanlı başkenti İstanbul’u iki kez işgal etmişlerdir. İstanbul’da Son Osmanlı Meclisi Mebusan’ının açılması ve Misak-ı Milli’nin yayınlanmasının hemen ardından, 16 Mart 1920’de gerçekleştirilen ikinci İngiliz işgali, çok daha etkili ve çok daha yıkıcı olmuştur.


16 Mart 1920 Salı sabahı Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserleri, Sadrazam (Başbakan) Salih Paşa’ya bir nota vererek saat 10’dan itibaren İstanbul’un işgal edilmeye başlanacağını belirtmişlerdir. Ancak işgale çok daha erken, sabahın ilk ışıklarıyla başlamışlardır. Notanın içeriğinde, Anadolu’da Hıristiyanların katledildiği, İstanbul’da asayişin bozulduğu biçiminde gerekçeler ve Atatürk ile öteki milli liderlerin hemen reddedilmesi ve Kilikya’da benzer olayların sürmesi halinde barış şartlarının daha da sertleşeceği gibi “tehditler” vardır. Salih Paşa, gerekçeleri ve istekleri reddederek notayı protesto etmiştir.


16 Mart 1920’deki işgal sırasında 50-60 kişilik bir İngiliz birliği, sabahın erken saatlerinde Şehzadebaşı Karakulu’na gelerek zorla içeri girip henüz yataklarında bulunan 61 Türk askerini öldürmüş, İmalat-ı Harbiye Muhafız Tabur Karargâhı ve Muhafız Birliği’nin ikamet ettiği kışla binası İngiliz deniz askerlerince kuşatılmış, kışlanın etrafına makineli tüfekler yerleştirilmiş, Bahriye Nezaret’i basılarak 5 dakika içinde boşaltılması istenmiş ve buradaki bütün silahlara el konmuş, telefon telleri kesilmiş, dosyalar karıştırılmış, Harbiye Nazırı’nın odasını basan İngilizler, Nazır’ın göğsüne silah dayamışlar, Beyoğlu, Beşiktaş, Şişli, Kasımpaşa, Kadıköy ve Üsküdar’daki caddeler İngilizlerce tutulmuş, gidiş geliş engellenmiş, Boğaz’daki vapur ve sandal trafiği engellenmiş, Ahırkapı İnşaat Fabrikası, Otomobil Taburu ve Müze-i Hümayun Fransızlarca işgal edilmiş, Süleymaniye Camii avlusundaki ve Ayasofya’daki Türk askerleri kuşatılarak makineli tüfek tehdidi altına alınmış, Harp Okulu’na ve İngiliz ve Fransız elçiliklerine makineli tüfekler Beyoğlu’na toplar yerleştirilmiş; özetle haberleşmeye el konmuş, ve devlet daireleri denetim altına alınmıştır.


İşgali, Telgraf Memuru Manastırlı Hamdi Efendi Ankara’ya bildirmiştir.


Image resized to 82% of its original size [608 x 270]


Mızıka Karakolu baskınında uykuda şehit edilen Türk Askerlerinden biri


Şehrin denetimini tamamen ele geçiren İngilizler İstanbul’da sıkıyönetim ilan etmişlerdir. Halkın oylarıyla seçilmiş mebuslardan oluşan Meclis-i Mebusan’ı basıp 150’ye yakın asker ve sivil memurlarla içlerinde Rauf Bey’in de bulunduğu milletvekillerinin büyük bir bölümünü tutuklayıp Malta’ya sürgün etmişlerdir.


İngilizler, işgali protesto edip istifa eden Salih Paşa’nın yerine yeniden “işbirlikçi” Damat Ferit’e hükümeti kurdurmuşlardır.


Kaynakça

Kitap: CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI, Yoksa siz de mi kandırıldınız?... 

Yazar: SİNAN MEYDAN

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Personen, die stehen, Personen gehen spazieren, Kind, Hochzeit und im Freien

165Du, Zubeyir Kafkas und 163 weitere Personen

9 Kommentare

138 geteilte Inhalte


Mann Kurt

Gefällt mir

Weitere Reaktionen anzeigen

Kommentieren

Teilen

Kommentare

Relevanteste zuerst

Mann Kurt

Kommentieren ...

Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Gerçek Tarih Belgelerle 1453 İngiliz 28 tümeni 16 Mart 1920

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Menschenmasse und im Freien

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Bild könnte enthalten: 1 Person, lächelnd, Text

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

Mustafa Patır

Mustafa Patır Bu fotograf ın yılını yazsaydınız. Şu ülkeyi 1923'te kurtuldu sananlar. İngilizin 1936 yılına kadar, harf devriminin yapılıp, saltanatın kalkmasından, Osmanlının yıkılmasından sonra gittiklerini bilmesi lazım. Türkiye cumhuriyetini Yahudi ve İngiliz kurdu.

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 2 Std.

Ahmet Saray

Ahmet Saray O ZAMAN İLETİŞİM ARAÇLARI YOKTU SON PADİŞAHLARIN VATAN HAYİNLERİNE GÜSTERDİĞİ AŞIRI MERHAMET İÇİMİZDEKİ HAYİN İŞBİRLİKÇİLERİN İHANETİ İLE OSMANLI YIKILDI ANCAK BU MİLET YAVAŞ YAVAŞ KENDİNE GELMEYE BAŞLADI DÜŞMAN KARADAN TÜRKİYE Yİ ASLA İŞGAL EDEMEZ YETERKİ HAVA SAVONMAMIZI SAĞLAMA ALALIM

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

Reyhan Şarki

Reyhan Şarki Rabbim fırsat vermesin inşaAllah 😠

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 2 Std.

Isa Yildirim

Isa Yildirim

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Personen, die sitzen und Text

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

Orhan Özbey

Orhan Özbey MİLLETİN ŞU ÜSTÜNDEKİ ELBİSELERE BAKARMISINIZ ...BU SAVAŞTAN ÇIKMIŞ YİYECEK EKMEĞİ OLMAYAN BU HALKA İNKİLAP DİYEREK DAYATMALAR YAPANLAR BENİM GÖZÜMDE BİR HİÇTİRLER...İLERİ GÖRÜŞLÜLÜK MEVCUT OLANI YASAKLAMAKLA OLMAZ YENİ BİRŞEYLER KATMAKLA OLUR.1000 YIL...Mehr anzeigen

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

M Havva Uzun

M Havva Uzun bu fotoğrafı bu yazıla birlikte çok paylaşmak gerekir

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 Std.

Hayri Başalan

Hayri Başalan

😡😠

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 2 Std.


Gerçek Tarih Belgelerle 1453

28. Mai um 10:04 · 

CUMHURİYET KURULURKEN İSLAM'A VURULAN DARBELER! SADECE İKİ DAKİKA


«Sizin Allah’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.» Yusuf Suresi 40.Ayet Meali


... Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir. O’nun görmesi d...

Mehr anzeigen



372Du, Zubeyir Kafkas, Rafet Osmanlıtorunu und 369 weitere Personen

41 Kommentare

719 geteilte Inhalte


Mann Kurt

Gefällt mir

Weitere Reaktionen anzeigen

Kommentieren

Teilen

Kommentare

Relevanteste zuerst

Mann Kurt

Kommentieren ...

Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Gerçek Tarih Belgelerle 1453 Nahl Suresi

36- And olsun ki biz, «Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir Resul gönderdik. Allah, onlardan bir kısmına hidayete iletti. Ve içlerinden kimine de dalalet üzere kalmaları hak oldu. Yeryüzünde gezin de görün, mukezzib(yalancı)ların sonu nasıl olmuştur!

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Bild könnte enthalten: Text

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 1 W

1 Antwort

Piribeyli Karagoz

Piribeyli Karagoz

😠😠😠

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Gefällt mirWeitere Reaktionen anzeigen

 · Antworten · 11 Std.

30 weitere Kommentare anzeigen


Gerçek Tarih Belgelerle 1453

13 Min · 

Nisa Suresi

51- Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve batıla (Taguta) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: “Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar!


76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır....

Mehr anzeigen

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen und Text












KEMALİSTLERDEN BU SORULARA CEVAP BEKLİYORUZ.

1- okuduğu ilkokulda (şimon zwi mektebi) sadece yahudilerin okuyabildiğini biliyormusunuz..??

2- soyu bellisizdir.. dedesi nenesi amcası dayısı teyzesi veya kuzenleri NEDEN yoktur..??

3- kimliğinde mustafa yazmaz.. kAmal atatürk yazar.. mustafa ismini neden red etmiştir.. kemal yerine NEDEN kAmal yazdırmıştır..??

4- cenazesi NEDEN yahudi masonik nizam töreni yapılmıştır..??

5- anıtkabiri yapan mimar NEDEN yahudidir..??

6- anıtkabir NEDEN mason tapınaklarına benzetilmiştir...??

7- israilde neden büstü bulunur ve büstün altında NE yazar..?? israile anıtın hangi gerekçe ile dikildi..??

8- son meclis konuşmasında kur'anı kerim için NEDEN gökten indiği sanılan kitap demiştir..??

9- peygamber efendimiz için NEDEN arap uşağı diyerek hakaret etmiştir..??

10- ingiltereye NEDEN sizin valiniz olmaya hazırım diye mektup yazmıştır..??

11- NEDEN hilafeti kaldırarak ingilterenin lozanı kabul etmesini sağlamıştır..??

12- pakistandan kurtuluş savaşı için gelen 500.000 liranın 180.000 lirasını savaş için 320.000 lirası ile işbankasını kurarak partisi chp'yi bu bankaya NEDEN ortak etmiştir..??

13- 1923 den 1938 e kadar edinmiş olduğu ve saymakla bitmeyen malvarlığını NASIL kazanmıştır..??

14- trabzon milletvekili şükrü beyi adamı topal osmana NEDEN öldürtmüştür..??

15- istiklal mahkemelerini kurarak 500.000'e yakın insanı NEDEN asmıştır..??

16- çanakkale savaşında bütün askeri şehit düşen 57. alayda bir tek kendisi NASIL yara almadan kurtulmuştur..??

17- NEDEN harf inkilabı yaparak bir milleti cahil bırakmıştır..??

18- 1933 e kadar üniversitelerden temizlenen osmanlı müderrislerin yerine, sadece istanbul üniversitesine NEDEN yahudi 22 profesör ve yahudi 90 asistan yerleştirmiştir..??

19- NEDEN halk aç iken tekel bira fabrikası kurdu ve fuhuşu genelev olarak resmileştirdi..??

20- NEDEN kur'anı kerimi toplattırıp ezanı türkçeleştirdi.. NEDEN camileri satıp ve ahıra çevirdi..??

21- istanbulun fetih sembolü ayasofyayı NEDEN müze haline getirdi..?? NEDEN fener rum patrikhanesini müzeye çevirmedi..??

22- latife hanımdan boşanma sebebi NEDİR..?? ve latife hanımın hatıratları hala NEDEN açıklanamıyor..??

23- vedat uşaklıgil'in hayatındaki yeri NERESİDİR..??

24- annesi zübeyde hanım selanik mahkemelerine başvurarak NE talep etmiştir..??

25- annesinin cenazesine NEDEN katılmamıştır..??

26- tüm devrimleri NEDEN islama aykırı..??

27- milli mücadele kahramanı halit paşayı 9 şubat 1925 de meclis koridorunda NEDEN öldürtmüştür..??

28- 1918 de biten çanakkale savaşından sonra 1953 senesine kadar biz türklerin ziyareti NEDEN yasaklanmıştır..??

29- halk açlıktan kırılırken sadece yahudilerin taktığı şapkayı NEDEN kanun haline getirmiştir ve NEDEN karşı gelenleri asmıştır..??

30- kur'anı kerimin ayetleri için NEDEN safsata demiştir..??

31- sabetay sevi denilen kişiye NEDEN hayranlık beslemiştir..??

32- NEREDE sarhoşken yahudi olduğunu ağzından kaçırmıştır..??

33- 1928 de ''devletin dini islamdır'' ibaresi NEDEN çıkartmıştır..??

34- 1924 de medreseleri kapatırken, NEDEN azınlık okullarına dokunmadı..??

35- filistin cephesinde ingilizlerle NEDEN anlaştı..??

36- bediüzzaman NEDEN atatürke süfyan dedi..??

37- Abdülhamidhanın yahudilere vermediği filistin toprakkarında kurulan israili NE yaptıda atatürk ilk tanıyan müslüman ülke türkiye oldu..??

38- ''olmasaydı olmazdık, vatanı düşmanlardan kurtardı diyorsunuz ya'' peki 1936 senesine kadar istanbul NEDEN ingiliz işgali altında kaldı..??

39- 4.000.000 metrekare toprağımızı, lozanda 780.000 metrekareye düşürülmüştür.. bu ülkeyi lozanda temsil etmeye bizzat NEDEN kendisi gitmemiştir..??

40- güya denize döküp kovduğumuz ve yendiğimiz yunanlılara batı trakya, egedeki adaları verip üstüne savaş tazminatını NEDEN vermiştir..??

41- 5816 sayılı kanunla korunarak NİÇİN gerçeklerin saklanma gereği duyuluyor.. ve 5816 sayılı koruma kanunu NEDEN bir yahudi avukat tarafından hazırlamıstır..??

42- NEDEN mason olmayı tercih etmiştir..?? ve masonluktan NEDEN kovulmuştur..??

43- ittihad ve terakki cemiyetinin kuruluşunda jön türklerle birlikte NEDEN yer almıştır..??

44- cumhuriyet rejimini kurduktan sonra NEDEN hiç dış bir ülke ziyaretine gitmemiştir..??

45- dersim katliamını NEDEN yaptırmıştır.. ve şeyh saidi NE karşılığında affedeceğini teklif etmiştir..??

46- osmanlı arşivlerini bulgarlara hurda kağıt olarak NEDEN satmıştır..??










Delikanlılığın kitabını yazan öğretmen Ayşe Hanımı öğrenelim. Şapka inkılabı sırasında Mustafa Kamal'e iki mektub yazarak, inkılâbın dinen ne kadar yanlış olduğunu ve hatta dine Bolşeviklerin yapmadığı baskıyı Türk hükümetinin yaptığını izah etmiş ve devlet tarafından kendisi "deli" ithamıyla tımarhaneye kapatılmıştır. Bir kadın ve öğretmen iken. Inkılapların aleyhine olanlara "deli" demek değişmeyen bir zulümmüş demek.


İşte, tımarhaneye kapatılan Ayşe Hanım’ın 27 Ekim 1925’deki ilk mektubunda günümüz Türkçesi ile yazdıkları:

“Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne,

Saadetlû efendim hazretleri,

Fıkhın kaynağı kitap, sünnet, icmâ-yı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ olmak üzere dörttür. Önü çıkıntılı ve etraflı serpuşumuz ve zünnâr denilen belbağı dinimizce küfürden sayılır. Binaenaleyh hiçbir mazeret yoktur. Hakkında hadis-i şerif vardır. Din büyüklerinin içtimaı ise bu ikisi hakkında da ve küfür sayılmışlardır. Bir de, dinimizin kıyamet gününe kadar hükmü bâki olduğu için hadis-i şerifin hükmünü hiçbirşey feshedemez.

Ey milletin reisleri!

Biz cehaletimizle girdaba düştük. Şimdi mecburiyetle giyiyor isek pek bellidir ki, ileride evlâlarımız keyifleri için giyeceklerdir. Artık şimdiden milletdaşlar birbirimizi kaybettik, tanıyamıyoruz. Milletimizin geleceği ve dinimiz için bu pek büyük darbe, Allah’ın indinde pek büyük bir mesuliyettir. Milletlere karşı mecbur isek, bütün hadisler ve müçtehidler bu ikisi hakkında böyle söylememiş olsalardı, vallahi sizlere karşı isyan sayılmazdı.

Merak etmeyin! Tarihimizde dinimizce asîliz, necîbiz, milletlerce de temiziz. Bütün dindaşlarımız için söylüyorum, biz cehaletimizle düştük, bizi affedin, yani yine size yalvarıyorum. Bizi kurtarın efendim. Bu hususlarda emir ve karar siz efendimizindir.

27 Ekim 1925.

İstanbul Topkapı Şehremini Cafer Ağa Mahallesi Gizlice Evliya Caddesinde 19/13 numaralı hânede Ayşe”.


Ayşe Hanım’ın 2 Kasım 1925’te gönderdiği ikinci mektup da şöyle:

“Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne,

Saadetlû efendim hazretleri

Kazâ, derece itibarıyla üç çeşittir: Birincisi dine, ikincisi cana, üçüncüsü mala gelen kazâlardır. Bunun en müthişi dine olanıdır ki, en felâketlisidir.

Ey milletin reisleri!

Yokluğa doğru gidiyoruz. Yani, cumhuriyet hükümeti iflâs ediyor. Bu âciz kişi, Kırım’ın Bolşevikler tarafından ikinci defa istilâsında orada idim. Kanun yok, nizam yok, ama insaniyet konusunu o kadar düşünüyorlardı ki evler, bütün mektepler işgal olunduğu halde “Türk”, “Türkcanka” diye bizim boş kalan mekteplerimizi işgal etmediler. Namaz yok, oruç yok, medenîyiz dediniz, şapka giydiniz, hani ya teşvikleriniz efendim.

2 Teşrinisâni 1341.

İstanbul Topkapı Şehremini Cafer Ağa Mahallesinde Gizlice Evliya Caddesinde 19/13 numaralı hânede sâkine Ayşe”.


Mektupların asılları fotoğraflardadır.


(Kaynak: Bilginin Murat Bardakçı'nın gazete yazısı)













Bir Standart Laik ataTürkcü Anguta Cevab,

ULAN ANGUT BRE AHMAK GAFİL ..100 YILDAN BERİ MÜSLÜMAN TOPLUMU LAİKLİK ADI ALTINDA ATEİST BİRAZ PROTESTAN BİRAZ ORTADOKS BİRAZDA KATOLİK HRİSTİYAN YASALARLA MÜSLÜMANLARI YÖNETİRSEN OLACAĞI BU ..BİR MÜSLÜMANI 100 YIL MEDENİ HUKU İSVİÇREDEN İDARİ HUKU FRANSADAN CEZA YASALARINI ALMANYADAN YARGIYIDA İTALYANDAN ALIP MÜSLÜMAN A ELBİSE BİÇMEYE KALKARSAN İŞTE SONUCU BÖYLE OLUR ..SENDE SIKILMADAN UTANMADAN FİTNE FİGÜRANLIĞINA DİN ALİMİ PROFLARI GİBİ AHKAM KESER HÜKÜM VERİRSİN NEYMİŞ İSLAMİ SİYASET BRE AHMAK ..BU ÜLKE 100 YILDAN BERİ MÜSLÜMANLIĞI SADECE GEBERİNCE ÖLÜNCE MUSALLA TAŞINA KONUNCA İSLAMİ USULLERE GÖRE GÖMÜLEN KİŞİYE MÜSLÜMAN LAİK TÜRK DENİR ...GÖREN DE ELEŞTİRDİĞİN VAKİT NAMAZI SENEDE İKİ KERE KILINAN BAYRAM NAMAZI ..BİRDE CEMAATİN NAMAZI KABUL OLUR ..BÜTÜN VEBAL İMAMIN ..BUNUDA BÜYÜTÜLECEK BİR TARAFI YOK ...KILINIŞI NAMAZDAN ÖNCE HOCA NIN ANLATMASI GEREK...BİR ZAMANLAR TÜRKİYEDE YAŞ KARARLARIYLA NAMAZ KILAN ORUÇ TUTANLARI ASKERİYEDEN İRTİCA KILIFI İLE ATOYORLARDI ..NERDEN NEREYE ..ALIŞACAKSINIZ .


















Mustafa Kemalin İNGİLİZE VERDİĞİ 450 TON ALTIN

90 YIL SAKLANAN SIRRI AÇIKLIYORUZ...


ŞOK OLACAKSINIZ...

İNGİLİZ EFSANESİNİ BİTİYORUZ...


Tayyip Erdoğan, 2016 yılında yaptığı bir konuşmada 

"bizim tarihimizi İngilizler yazdı" demişti.


Bu gerçeği daha evvel hiç kimse açıklamamıştı. 

Tayyip Erdoğan'ın dahi devlet sırrı niteliğinde olan ve arşivlerde belgeleri bulunmasına rağmen açıklayamadığı bir gerçek vardı.


Söz de Yedi düvele karşı Yapılan Kurtuluş Savaşı bir İngiliz efsanesiydi ve 

İngiltere'nin tek kurşun atmadan, 

Türkiye'den savaşmadan çekilmesi karşılığında Atatürkçü TC rejiminden aldığı savaş tazminatı 

450 TON ALTINDI.


Düşünün,

Adam 52 parça donanmasını ve on binlerce askerini, milyonlarca sterlin harcayarak Anadolu'ya getirecek ve sonra tek kurşun atmadan paşa paşa çekip gidecek. 

Sözde yedi düvele karşı yapılan kurtuluş savaşı, koca bir İngiliz yalanıydı, 

Perde arkasında yapılan görüşmeler sonunda, 

M. Kamal, sıradan bir Osmanlı subay iken, 

İngilizler tarafından kurdurulan T.C rejmin başına yönetici olarak atanacak ve karşlığında 450 TON ALTIN ödenecek, 

Bu tazminatın ödenmesi için Türkiye'ye süre tanınacaktı.


Bu toparlanması zor bir tazminattı,

Süre uzayınca 1936 yılında Büyük Britanya Kralı, 8.Edward İstanbula bir ziyaret gerçekleştirmiş ve bu paranın artık ödenmesini istemişti. 

Ödenmediği takdirde yaptırımı ne olabilirdi. ?.


M. Kamali Anadolu valisi olarak atadıklarını açıklamaları, bir çakma kahraman ve savaş efsanesini bitirmeleri yeterli olurdu. 

Sıradan bir subayken, Türkiye'nin kralı olan çakma kahraman için bu göze alınabilecek bir risk değildi.^


1936 dan sonra, bu altınlar denkleştirilip, İngiletereye savaş yazminatı olarak gizlice ödendi. 

Buna akıllı bir yalan uydurmak için, 2.dünya savası sırsaında Türkiye'nin altınlarının, Alman veya Ruslar tarafında el konulmasın diye İngiltereye emanet gönderildiği yalanı söylendi.


Gülmekten katılacağınız !! bir yalan.


Savaşa girmeyen Türkiyede 450 ton altın tehlikede,

Almaya ile savaşan ve her an işgal tehlikesi ile karşı karşıya olan İngiltere de TC rejimin 450 ton altını güvencede.


Bu yalan pek yenilir, yutulur cinsten değil, 

Hadi bunu yedik !!, 

Ama birisi çıksa ve dese ki 2. dünya savaşı bittikten sonra bu altınlar neden geri verilmiyor, 

Türkiye'nin hazinesine iade edilsin.


Şu anda dünyanın 5. güçlü ordusuna sahip Türkiye'de bu altınlar neden tehlikede olacak ki? 

Hala İngiltere de emanet duruyor. ?.


Ortada emanet yok, savaş tazminatı olarak İngiltere'nin Atatürkçü rejimden alıp el koyduğu 450 Ton altın tazminat var.


Bunun açıklanması sözde kurtuluş savaşı efsanesini bitirir.


Bu ne İngiltere'nin işine gelir !,

Ne de Kamalist zihniyetin.


Sözde emperyalizm karşıtı, 

Sözde İngiliz gavuru düşmanı, 

Müslümanları ikide birde Atalarına karşı İngilizlerle iş birliği yaptı iftirası atanları neden Ak Partinin yakasına yapışıp, bu 450 ton altının geri istenmesi konusunda Ak Partiyi sıkıştırmaz ?.


Atatürkçülerin ele başları bunu çok iyi bilir ki, 

Ataları Anadoluya kral olma ve savaş tazminatı olarak bu halkın 450 ton altınını İngilizlere peşkeş çekmiştir.


Lütfen Atatürkçülerle tartışmalarınızda bu konuyu gündeme getirin ve onlara deyin ki,


" siz Atatürkçüler, o kadar vatansever ve sözde İngiliz düşmanıysanız !, neden Türkiye'nin İngiltere'de, sözde emanet duran 450 ton altınını geri istemesi konusunda, Ak Partiyi hiç sıkıştırmıyor, bunu gündem konusu yapmıyorsunuz. ?

Hadi deyin ki Ak Partiye, 

M. Kamal zamanında İngiltere'ye sözde emanet olarak yollanan 450 ton altını geri iste ve yurda getir".


70 sene bu bir sır gibi saklandı ama artık kanalizasyon patladı.


Her şey açığa çıkacak, ortada ne bir kurtulmuşluk ve bunun savaşı var, ne de bir kahraman var, 

Ancak İngiliz entrikaları var.


Bu olay açığa çıktığı ve gündem konusu olduğu gün, çakma İngiliz efsanesi bitecektir.


Bu şok edici gerçeği yeni öğrendiniz, 

Şimdi anladınız mı. ?, 

Arşivler neden halka açılmıyor. 

Açılırsa filim bitecek ondan. 

İngiliz ve iş birlikçileri görevini yaptı.


Şimdi sıra sende Müslüman,

Seninde görevin bu gerçeği her yerde gündem konusu yaparak halkımıza gerçekleri anlatmak, 

90 sene bu Kamalist rejimin halkı aptal yerine koyup, zekası ile nasıl alay ettiğini, nasıl uyuttuğunu göstermek...


Şunuda unutmadan hatıgrlatayım,


Eger 800 seneki bir patişahın ,annesi,babası, halası,dayısı,vb, yani akrabalrını biliyoruzda,

Neden 1881 birde dogupta, 1938 gibi kisa bir zamanda ölen, ve türkiyenin her yerinde heykeline raslanan ,sözde atam diyerek, beynimizi yıkadıklari MUSTAFA KEMAL ATATÜRKÜN, NEDEN BIR AKRABASI YOK?????


VE NEDEN OSMANLININ SONU OLUPTA, SÖZDE YENI KURULAN TÜRKIYE CUMHURIYETIN KURUCU VE SANKI DÜNYAYI VET ETMISCESINE BIZE YUTTURULAN BU ATATÜRKÜN NEDEN ARAŞTIRILMADINI ,VE HAYAT ARSIVLETINI ACIGA CIKMADI YASAK????????


BIR TANE BILIRKISI VARMI BU ATATURKUN AKRABASININ OLDUGUNU SÖYLECEK???









Gerçek Tarih Belgelerle 1453

15 Std. · 

FİLİSTİN CEPHESİ’NDEKİ HAİN KİM?


Düşman Ordusu, 19 Eylül 1918’de Nablus güneyinde batıdan-doğuya doğru 8, 7 ve 4. Orduların savundukları mevzilere karşı büyük bir taarruz harekâtı başlatmıştır. M. Kemal’in başında bulunduğu 7. Ordunun kabul edilemez bir şekilde 8. ve 4. Ordulara haber vermeden ani bir surette geri çekilmesi, 8. ve 4. Orduların imhasına sebep olmuştur. Neticede Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu çatışmalarda; Mareşal Liman Von Sanders’in Yıldırım Ordular Grubu bozguna uğramış, Cevat Paşanın 8. Ordusuyla kuruluşundaki Albay Refet (Bele)’in 22.Kolordusu imha olmuş, M. Kemal’in 7.Ordusuyla kuruluşundaki Ali Fuat Paşanın (Cebesoy) 20.Kolordusu ve Albay Ismet (Inönü)’in 3.Kolordusu ağır zayiat vermiştir.[1]

M. Kemal’in Şam’a 29 Eylül 1918 akşamı ulaştığı Osmanlı Başkomutanlık Kurmay Başkanlığına yolladığı rapordan anlaşılmaktadır.[2]


M. Kemal, 1 Ekim 1918’de Şam’ın düşmanın eline geçmesinden sonra, Şam-Rayak (Riyak) hattında savunmanın devam edemeyeceğini değerlendirerek, birliklerine Halep istikametinde çekilme emri verirken, Mareşal Liman Von Sanders ise bulunulan mevzilerde savunmaya devam edilmesini bildirir.[3] Ancak M. Kemal, Liman Von Sanders’in verdiği emrin altına: “Gördüm. Benim emrimden başka türlü hareket etmek mümkün değildir” şeklinde not yazmıştır.[4] Yani M. Kemal komutanın emrini dinlememiştir.


Kendi kafasına göre hareket eden M. Kemal, 5 Ekim 1918’de Halep’e gelmiş[5], 7 Ekim 1918’de Istanbul’daki bir arkadaşına barıştan başka yapılacak bir şey kalmadığını bildirmiştir.[6] Ekim sonuna doğru Karargâhını tren istasyonunun iki kilometre kadar kuzeyinde bulunan tepeye almış ve Halep şehrini boşaltmıştır.[7]


M. Kemal’in Filistin cephesinden ağır zayiat verip Şam’a (Riyak), Şam’dan Halep’e ve nihayet Halep’ten de kaçması takriben “40 gün” gibi kısa bir süreçte olmuştur.

Bu süreci General Allenby’nin yazdıklarından okuyalım…


General Allenby 7. ve 8. Orduların (7. Ordu M. Kemal’in Ordusu) çekilme yollarını süvari birlikleriyle tıkayarak her iki Orduyu da büyük ölçüde imha veya esir ettiğini savaş raporuna yazmıştır.


Işte General Allenby’nin 19-20 Eylül günleriyle ilgili yazdıkları:


“36 saat zarfında 8. Ordu’nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları `bütün silah ve malzemeleriyle´ elimize düştü.”


Allenby 24 Eylül’de `kalan son birliklerin de esir alınarak´ her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam `57 bin esir´ alınmış, bunların 5.500’ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor.[8]


Ingiliz Ordusu Komutanı General Allenby, Şam’a kadar olan Türk Ordusunun harekatını da şöyle anlatmaktadır:


“Eylülün 26. günü, Şam’a doğru ileri harekete geçildiği zaman, 45.000 Türk ve Alman Şam’da veya Şam’a doğru çekilme halinde bulunuyordu. Bütün düşman birlikleri intizamlarını (düzgün dizilme) kaybetmekle beraber, kendilerine vakit kazandırıldığı takdirde ileri hareketimizi geciktirecek bir kuvvet meydana getirebilirlerdi. Fakat 4.Ordunun geri kalan kısmının imhasıyla, 20.000 kişinin esir alınması, buna imkân bırakmadı. Filistin ve Suriye’deki Türk Ordularının, 4.000’i silahlı olmak üzere 17.000’i bulan bakiyesi (geriye kalanı) her türlü teşkilattan, nakil (ulaştırma) vasıtalarından, hatta savunma için bile olsa, faaliyette bulunmaya elverişli her çeşit malzemeden yoksun bir insan kalabalığı halinde, kuzeye doğru kaçmaktaydı…” [9]


19 Eylül 1918’den 26 Ekim 1918 tarihine kadar geçen ve takriben`40 gün´ devam eden geri çekilme süresince verilen zayiat


19 Eylül 1918’de başlayan Nablus Meydan Muharebesi’nden itibaren, 26 Ekim 1918’de Halep kuzeyinde Katma’da yapılan son muharebeye kadar geçen ve takriben `40 gün´ devam eden geri çekilme süresince, Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığının: `75.000 esir, 360 top, 800’den fazla makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu´ zayiatı olmuştur.[10]


Bir “geri çekilme” sürecinde bu kadar zayiat verilir mi?


Birinci Cihan Harbi’nde esir düşenlerin sayısı 202 bin kadardır. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, en çok esiri, 75 bin kişiyle M. Kemal Paşa’nın kumanda ettiği Filistin cephesinde verdiğimizi yazmaktadır.[11]


Bu gelişmelere oldukça kızan Harbiye Nazırı Enver Paşa, Fevzi Paşa’ya “M. Kemal Paşa ordusunu bırakıp kaçmış, hemen kurşuna dizilmesi için emir vereceğim”[12] demiş ise de kısa bir süre sonra mütarekeye (Mondros) karar verildiğinden Enver Paşa ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı.[13]


Daha da garibi, M. Kemal bu hezimetten sonra Ingilizlerle barış yapmak istemektedir.


11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Sultan Vahidettin’e çektiği “çok gizli” telgrafta şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:


“Müttefiklerle olmadığı takdirde (Ingilizlerle) ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır.”[14]


Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde (Ingilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”


Yani, kimin hain olup olmadığına siz karar verin…


Ayrıca, kemalistlerin; “M. Kemal ne yapsın düşman çoktu” vs. gibi savunmalarına da bir cevap verelim. O cephede sadece Ingiliz birlikleri vardı… Hani ATA’nız 7 düveli yenmişti? Bir Ingiliz Ordusuna karşı mı galip gelemedi? Ayrıca Liman Von Sanders Paşa Alman olduğu halde altı buçuk ay nasıl dayanmış? M. Kemal elin Almanı kadar olamamış mı?


Enver Paşa, Alman Genelkurmay Başkanlığının komutayı değiştirmek istemesi üzerine, 27 Eylül 1918’de Yıldırım Orduları Kurmay Başkanı Kazım Paşaya (Diyarbakırlı), bir telgraf çekerek, Mareşal Liman Von Sanders’in durumunu sormuş, Kazım Paşa Enver Paşaya şu cevabı vermişti:


“Son çekilmeler (ricatlar) Liman Paşayı sarsmamıştır. Fakat çok üzgündür. Durumdan ümitsiz olmamak için elinden gelebilir her cehdi (çalışmayı) ve kuvveti sarf ediyor ve etmektedir. Egemenliğini, özellikle komutanları arasındaki saygılı mevkiini kaybetmemiştir. Sağlık durumu iyidir. Liman Paşanın değiştirilmesini lütfen kabul etmeyiniz. Vaktiyle devamlı bir ricat (geri çekilme) halinde bulunan bir ordunun emir ve komutasını verdiğiniz bu zat, kuvvetinin her halde on kat üstünde bulunan düşmanı altı buçuk ay önünde tutmuş ve sözü geçen orduyla düşmanın büyük küçük yirmi kadar saldırısını püskürtmüştür…“[15]


KAYNAKLAR:


[1] Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.


[2] Genelkurmay ATASE Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu: Klasör 3705, Dosya 28, Fihrist 21;21-1.


Ayrıca bakınız; Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, 1914-1918, çev. Abdullah Es, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995, sayfa 157, 158.


– Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1957, cild 3, Klasör 3, sayfa 456, 457.


[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 121.


[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, cild 1 , 4. baskı, Burçak Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 29.


Ayrıca bakınız; Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Türk Tarih Kurumu Yayını, cild 3, Klasör 3, Ankara 1957, sayfa 461.


[5] Necati Çankaya, Atatürk’ün Hayatı, Konuşmaları ve Yurt Gezileri, Tifduruk Matbaası, Ankara 1995, sayfa 22.


Ayrıca bakınız; Vamik D. Volkan ve Norman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Bağlam Yayınları, Ankara 1998, sayfa 152.


[6] Murat Bardakçı, M. Kemal’in Kaleminden: Orta Doğu’yu nasıl kaybettik?, Hürriyet gazetesi, 12 Ocak 2003, sayfa 18.


[7] Ayfer Özçelik, Ali Fuat Cebesoy Hayatı ve Faaliyetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1989, sayfa 119.


Ayrıca bakınız; Güngör Cebecioğlu, Atatürk ve Güney Cephelerimiz, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1991, sayfa 56.


Ve bu hususta diğer kaynaklar: Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, 1968, sayfa 352.


– H.C. Armstrong, Bozkurt, Kemal Atatürk’ün Yaşamı, 5. baskı, Çev. Gül Çağalı Güven, Arba Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 75, 76.


– Ismail Hilmi Danişmend, Izahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1955, cild 4, sayfa 449, 450.


– Kemal Arı, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1997, sayfa 391.


– Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sander, 14. baskı, Altın Kitaplar Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 157.


[8] General Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti. Aktaran: Mustafa Armağan.


[9] Sabahattin Selek, Ismet Inönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985, cild 1, sayfa 27.


[10] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Istanbul, Burçak Yayınevi, 1968 cild 1, sayfa 31.


[11] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 76.


[12] Murat Sertoğlu, Mareşal Çakmak’ın Hatıraları, Hürriyet Gazetesi, sayfa 3, 11 Nisan 1975.


[13] Dr. Hasan Gümüşoğlu, Intikalinden Ilgasına Osmanlı’da Hilafet, Kayıhan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 260.


[14] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Istanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.


[15] Karal Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Ikinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı, 1908-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, cild 9, sayfa 538, 539.

1.KOROKİ: Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.

2.KROKİ: şam’dan Halep’e çekilme, 30 Eylül–26 Ekim 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 62.





Gerçek Tarih Belgelerle 1453 Cepheden kaçan kahraman kim !

Enver Paşa, Mustafa Kemal’in cepheden kaçtığını bildiren telgrafı elleri titreyerek okuyor. Gözlerine inanamıyor. Bir daha okuyor.

ENVER PAŞA, ÖFKEDEN ÇILGINA DÖNÜYOR…

“HAİN… KORKAK, CEPHEDEN NASIL KAÇAR ?

MUSTAFA KEMAL’İ KURŞUNA DİZDİRECEĞİM..”

Tarih 22 Eylül 1918.

İngiliz taarruzu 19 Eylül 1918 günü saat 04.30’da Nablus istikametinde başladı. Allenby’nin süvarileri Mustafa Kemal’in cephede yarattığı boşluktan girerek 8’inci Ordu’nun arkasına dolandı. Nasıra’daki karargahında bulunan Liman von Sanders’in o gün o saatte neler olduğunu anlaması mümkün değildi. Durumu anladığında Enver Paşa’ya telgraf gönderdi. Mustafa Kemal, 7’inci Orduyu da alarak cepheden ayrılmıştı. Yani kaçmıştı. İngilizlerle savaşmaya yanaşmıyordu. Yüzünü İngiliz’e dönüp siper kazması lazımdı. Bunu yapmıyordu. Emir dinlemiyordu. Enver Paşa, öfkeyle, astlarının bulunduğu odaya daldı…

Fotoğraf: Mustafa Kemal ve Enver Paşa vakti zamanında aynı karede

Kaynak: Murat Sertoğlu, Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor, s.14






Ankara'daki haydut meclis, hiç bir yetkisi olmadığı halde 1921'de Fransa'ya neredeyse Türkiye büyüklüğünde toprak vermiştir. Bu topraklar için Lozan'da "Evet verdik" dediler... Onayladılar. Gitti topraklar...

OSMANLI'NIN NE ÇOK TOPRAĞI VARMIŞ...

VER VER BİTMİYOR.. MUSTAFA KEMAL

SURİYE VE LÜBNAN'I FRANSA'YA VERİVERDİ

Osmanlı toprağı Suriye ve Lübnan ve Hatay ve İskenderun, tarihte ilk defa Fransa'ya 20 Ekim 1921 tarihli Ankara anlaşması ile verildi. O toprakları Yavuz Sultan Selim almıştı. 400 yıl sonra Mustafa Kemal verdi. O sırada, Mustafa Kemal, henüz hiçbir şeydi ve böyle bir verme için yetkisi yoktu. Ankara'daki haydut Meclis, yine yetkisi olmadığı halde bu anlaşmayı onayladı. Haydut Ankara Hükümeti ve Fransa dışında kimsenin tanımadığı bu Ankara Anlaşması, haliyle Lozan'da gündeme geldi. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Andlaşması ile Mustafa Kemal / İsmet İnönü anlaşmayı doğruladılar. Böylece, Misak-ı Milli'ye de ihanet edilmiş oldu. Halep'in ve Rakka'nın güneyinden geçen Misak-ı Milli sınırı 70 kilometre kuzeye çekmiş oldu. Yani, Suriye de gitti. Lübnan da gitti.Hatay da gitti... Halep de gitti.... Rakka da gitti...


Lozan Andlaşması Madde 3- Karadeniz'den İran sınırına dek Türkiye'nin sınırları aşağıdaki gibi saptanmıştır..Birincisi- Suriye ile; 20 Ekim 1921 günü yapılan Fransa-Türkiye Andlaşmasının 8'inci maddesinde tanımlanmış sınır. İkincisi -Irak ile; Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içerisinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir...


O halde; 20 Ekim 1921'de Fransa ile imzalanan Ankara Andlaşması'nın 8'inci maddesi nedir?

Madde 8-- 3'üncü maddede sözü geçen hat şöyle çözümlenmiştir: Sınır, İskenderun Körfezi üzerinden Payas'ın güneyinden Meydan-ı Ekbez'e doğru gidecek. Oradan Suriye'ye, Karnaba ve Kilis Türkiye'ye bırakılarak Çobanbey İstasyonu'nda demiryolunu izleyecek, demiryolu Nusaybin'e kadar Türk topraklarında kalacaktır. Nusaybin ile Cezinei İbn Ömer arasındaki eski yol Türklerde kalarak Dicle'ye varacaktır. Yolda, her iki ülke de aynı hakka sahip olacaktır. Bu antlaşmanın imzalanmasını izleyen bir ay içinde her iki taraf temsilcilerinin oluşturduğu bir komisyon bu hattı saptayacaktır.


Mustafa Kemal ve arkadaşları vericidir. Babalarının malı değil ya. Verdiler Suriye ve onun güneyini Fransızlara gitti...








Muslime berechnen seit der Zeit der Ummayaden und Abbasiden Kalifate weil sie quasi die Astronomie zu der Zeit erfunden haben und Obsevatorien gebaut haben, aber seit 1924 meinen unseren Wahabtischen Saudi Freunde das war alles falsch (über 1100 Jahre falsch ihrer Meinung nach) und gucken in Himmel weil sie keine Ahnung von Theologie oder Hadis Deutung haben (und nicht haben wollen) sie benutzen einen Hadis wo Muhammed s.a.w.s explizit sagt "Wir sind ein unkundiges Volk (ummatun ummīya). Wir können weder schreiben noch rechnen." Ergo das darum die Muslime zu der Zeit nicht berechnen sollen, auf die Frage wieso die Muslime nicht berechnen weil die Perser und Römer zu der Zeit berechnet haben (deren Berechnungen waren aber falsch und wurden erst von den Muslimen später korrigiert).


Sichtung ist nur dann richtig wen man keine anderen Mittel hat zu ermitteln wann der Monat anfängt sprich man den Mond beobachtet. Alle Mittel aber wegzuwerfen die man hat um es genau zu sichten und zu berechnen obwohl Allah s.w.t im Koran sagt das der Mond und die Sonne nach einer Brechnung gehen, ist so zu sagen das man ab jetzt Kamele benutzt und kein Auto weils Sunnah ist. Die Türkei und Länder wie Bosnien oder Albanien haben ihre Islamischen Organisationen nie geändert oder umstrukturiert nach dem das Osmanische Reich weg war im 20ten Jahrhundert, das Osmanische Reich hat die Methode der Berechnung auch wie die Mameluken zu ihrer Zeit oder die Seljuken vor ihnen von den Abbasiden Kalifen übernommen.


Dies was ich hier beschrieben hab ist übrigens auch einer der Gründe warum Pakistan z.B ab dem nächsten Jahr sich nicht mehr auf die Sichtungen in Saudi Arabien verlassen wird. Während alle von den Kolonialmächten gemachten Arabischen Staaten weiterhin auf sie hören weil es ihnen einfach egal ist, genau wie ihnen ihr eigenes Volk oder der Islam egal sind.


Es ist eine absolut Lächerlichkeit wen Ramadan kommt das man nach Sichtung des Mondes geht aber dann ein Kalender raus gibt mit allen tagen wo die genauen Uhrzeiten der Gebete und des Iftar stehen. Die Uhr ist doch nichts anderes als die Berechnung des genauen Standes der Sonne, wer meint er müsse den Mond sichten der soll doch auch bitte raus gehen und gucken wo die Sonne steht und danach beten, weil wie zur Mondsichtung so gibt es auch Hadise zur Sonnensichtung ab wann man welches Gebet zu beten hat.









Kemal Atatürk, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) mezarını yıkılmaktan kurtardı yalanı…


Gerek bana ulaşan özel mesajlar, gerekse sayfamıza gelen neredeyse her kemalistin bu asılsız iddiayı “gururla” dile getirmesi, beni bu yazıyı yazmaya icbar etti.


Evvela bu asılsız iddiayı buraya yazalım…


Iddia şöyle:


“Hz. Muhammed’in mezarını yıkıp, yerini degiştirmek isteyen zamanın Suud kralına Atatürk’ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf:


Not: Yazıya başlarken Krala sayın kelimesini kullanmıyor..


‘Suud kralının dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allah’ın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O mezarın tek taşına dokunursan Kurtuluş Savaşı’nı bırakır ordularımla aşağı inerim.’


26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


(Cumhurbaşkanlığı Atatürk Özel Arşivi)”


Birde düştükleri “not”ta; Krala “sayın” kelimesi kullanmadığını belirtmişler… Ne kadar da gururlanıyorlardır kimbilir.


Gelelim cevabımıza…


1 – “Sözde” telgraf “el yazısıyla” çekilmiş… Faks mı bu mübarek, el yazısıyla çekilebilsin? Telgraf sisteminde mürekkepli kalem bir kağıt şerit üzerine nokta (.) veya çizgi (-) şeklinde şekiller çizer. Daha sonra ise Samuel Morse ve yardımcısı Vail bu sistemi geliştirdiler. “Nokta ve çizgilerden” oluşan bir kodlama sistemi ortaya çıkardılar. Bu kodlama sistemi, daha sonra tüm dünyada kabul gören Mors alfabesiydi.[1]


2 – “Sözde” telgraf; “Mustafa Kemal *Atatürk*” imzasını taşıyor. Halbuki “Atatürk” soyadı taa 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı kanunla kendisine verilmiştir.[2]


3 – Dışişleri ile ilgili yazışmalar “Dışişleri Bakanlığı” arşivinde muhafaza edilir. Oysa bu “sözde” telgrafın kaynağı “Cumhurbaşkanlığı” arşividir. Üstelik “sözde” belgenin hangi dosya ve numarada olduğu hakkında bilgi de verilmemiş. Böyle kaynak olur mu? Zaten böyle bir belge olmadığı için numarası verilemiyor olsa gerek. Eğer böyle bir belge varsa çıkarın ortaya. Şayet bulamıyorsanız yok hükmündedir, olmayan bir belge nasıl delil olur?


4 – “Suud Kralına” çekildiği iddia edilen telgrafın tarihi “26 Haziran 1919’dur. Oysa Suudi Arabistan Krallığı taa 23 Eylül 1932 tarihinde kurulmuştur.[3]


Bazıları da telgrafın 1926 yılında çekildiğini iddia ederler… Ancak bu tarih “sözde” telgrafın içeriği ile çelişmektedir. Zira metinde:


“O mezarın tek taşına dokunursan **Kurtuluş Savaşı’nı** bırakır ordularımla aşağı inerim.”


ifadeleri yer alıyor. 1926 yılında Kurtuluş Savaşı mı vardı? Kurtuluş Savaşı 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermiştir.


Kısaca bu iddianın aslı yoktur, saçma bir iddiadır.


Nevzat Yalçıntaş, bunu M. Kemal Atatürk’ü müslüman göstermek için uydurduklarını Kadir Mısıroğlu’na itiraf etmiş ve Kadir Mısıroğlu da bunu televizyonda açıklamıştır. Nevzat Yalçıntaş’ın Kadir Mısıroğlu’nu yalanladığını da duymadık.


Söz konusu videoyu izlemek için şu linke tıklayınız:


http://www.youtube.com/watch?v=2IwL0Hh67Z8


(Salavat: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed.)


***


Bırakın M. Kemal Atatürk’ün taa Arabistan’da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin mezarını yıkılmaktan kurtarmasını; daha Bursa’da bulunan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Cennet Mekan Osman Gazi’nin sandukasını iki paralık yunan ordusuna karşı koruyamamıştır. Dileyen bu konumuza bakabilir:


https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=966463113729144&id=869882206720569


**********


Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, sayfa 103.


**********


KAYNAKLAR:


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Telgraf


[2] T.C. Resmî Gazete, 24 Aralık 1934, sayı 2888, sayfa 4565.


[3] Konya Ticaret Odası, Suudi Arabistan Krallığı Ülke Raporu, Etüd-Araştırma Servisi Ocak 2009, sayfa 1.










Die sieben Grundsätze des Qualitätsmanagements sind in der Norm  DIN EN ISO 9000:2015 verankert und stellen die Basis für die Anforderungen der DIN EN ISO 9001:2015 dar. Doch selbst wenn ein Unternehmen nicht über ein zertifiziertes Qualitätsmanagementsystem verfügt, kann es durch die Berücksichtigung dieser Grundsätze – die oft auch als die sieben QM-Prinzipien bezeichnet werden – die Qualität seiner Produkte und Dienstleistungen heben.


Die sieben QM-Prinzipien:

QM Grundsatz Kundenorientierung Kundenorientierung

QM Prinzip Führung FührungQualitätsmanagement Grundsätze

QM Grundsatz Engagement Engagement von Personen

QM Grundsatz Prozessorientierter Ansatz Prozessorientierter Ansatz

QM Grundsatz Verbesserung Verbesserung

QM Grundsatz Faktengestützte Entscheidungsfindung Faktengestützte Entscheidungsfindung

QM Grundsatz Beziehungsmanagement Beziehungsmanagement








Moschee-Brand Dänemark, Anschlag Moschee in Dresden, Polizeigewalt gegen Muslime wegen ihrer Bekleidung. 900 Anschläge auf Moscheen in Deutschland in 1 Jahr.


Nicht nur die Medien verharmlosen diesen Moslemhass, sondern auch die Heimatsbevölkerung.


Fragt man sie, haben Muslime ein tolles Leben hier. Fast alle Deutschen kritisieren uns sogar, warum wir uns beschweren.


Statt darüber nachzudenken, dass es objektiv berechtigt ist, warum wir unzufrieden sind.


900 Moscheeanschläge in Deutschland, 0 Kirchenanschläge in der Türkei.


Aber die Türkei unterdrückt Minderheiten und andere Religionen.


In welcher anderen Matrix befinden sich unsere deutschen Freunde, wenn sie all das anders bewerten? Darüber denke ich seit Jahren schon nach.


Schämen sie sich dafür, dass Deutschland mittlerweile das gefährlichste Land im Westen für Muslime ist und wollen es einfach nicht wahrhaben, dass das alte Deutschland mit unbeschwerten Freundschaften zwischen Deutschen und Türken nicht mehr in der Form existiert und das Vertrauen zueinander absolut zerstört ist?


Oder denken viele tatsächlich innerlich, dass Deutschland eher islamfreier sein sollte?


Ich sehe Fakten.


Ein dummer syrischer Junge schlägt einen jüdischen Jungen wegen seiner Kippa, alle Machtzentren innerhalb Deutschlands erinnern in regelmäßigen Abständen daran.


NSU ermordet Türken, Akten werden verschlossen.


Moscheen werden angezündet, kaum Entsetzen innerhalb des Heimvolkes.


Wir und Ihr ist so brutal sichtbar, krasser gehts gar nicht.


Sie kapieren nicht einmal, dass wir keine Lust mehr auf ihre Einrichtungen und Organisationen haben und deshalb immer weniger Türken sich einbinden, sondern vielmehr tagtäglich unter sich in selbstgegründeten Organisationen bleiben, weil sie sich nur dort wohlfühlen.


Entweder wachen biodeutsche Machtgestalter auf oder ich sehe nur noch Parallelgesellschaften in 10 Jahren ohne gemeinsame Berührungspunkte.








1914 nüfus sayımına göre #İzmir'deki 211 bin kişiden;

73 bini Rum, 

19 bini Ermeni, 

24 bini Musevi, 

1785'i Latin.

Araştırmacı Kondoyannis'e göre ise 1921 yılında toplam nüfus 276 bin ve bunun da 140 bini Rum. 

Ayrıca Osmanlı vatandaşı olmayan 10 bin kişi daha vardı..


3 yıl, 3 ay, 15 gün işgal boyunca Yunan'a bir kurşun dahi sıkmayan İzmir'in büyük çoğunluğu;

Müslüman olmayan 

Rum, 

Yahudi, 

Ermeni ve Latin Katoliklerden oluşuyordu...


Bir de bunlara ilaveten Mustafa Kemal'in Dersim Operasyonu sonrası asimile politikası nedeniyle İzmir ve çevresine sürdüğü Ermeni ve Yunan'dan farkı olmayan 778 yıldır bize içeriden kurşun sıkan Tunceli'li Kızılbaşlar var...


O dönem 198 Ortadoks Kilisesi ve en eskisi olan Yukarı Mahalle'de bulunan Aylos İoannis o Theoloğos Kilisesi bugün hâlâ Yunan artığı #İzmirlilere hizmet vermeye devam etmekte..


Yunan hayranlıklarının nereden geldiğini, #CHP neden hep birinci parti çıktığını, Cami basıp müezzinleri neden dövdüklerini, niçin "Gavur İzmir" dendiğini anladınız herhalde..


Evet-Hayır referandumu öncesi "Evet diyenleri denize dökeceğiz" diyen CHP Milletvekili Hüsnü Bozkurt'un dedesi olan Mahmut Esad Bozkurt; 

1911 yılında Trablusgarp Savaşı başlayınca İzmir'den İsviçre'ye kaçmış, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı boyunca yurt dışında kalmış +


Kurtuluş Savaşı sonu ülkeye dönerek M.Kemal tarafından Adalet Bakanı yapılmış, Ankara Tren Garı M.Kemal'in Özel Kalem Müdürünün odasında M.Kemal'e,

"Avrupanın bizi kabul etmesi için dinimizi Hristiyanlık, Hristiyanlığında en yumuşak kolu Protestanlığa geçelim" diyen İzmirliydi..


İzmir'i anlatacak olursak;

#Mustafa_Kemal ve #Ecevit'in Eroin fabrikaları açtığı bu ülkede, 

#İzmir Bağımlılıkla Mücadele Derneği Başkanı Mustafa Güney'in 27 yaşındaki oğlu İsmail Güney birkaç ay önce esrar ve eroin satma suçlarından tutuklanmıştır..


CHP'nin eski müsteşarı 84 yaşındaki Profesör #Sami_Kendir küçük çocukları beş yıl boyunca taciz etmekten 18 yıl 9 ay cezaya çarptırıldı..

İmar barışı ile birlikte en çok kaçak binanın İzmir'de olduğu ortaya çıktı..


Anneden Ermeni, babadan Zaza Kızılbaş olan Kemal Kılıçdaroğlu 2013 yılı konuşmasında "Çocuklarımızın bir andı vardı, 

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Onu da yasakladılar. 

Niye yasaklıyorsun? 

Türküm, doğruyum, çalışkanım demek ayıp mı? 

Hepimiz gurur duymalıyız..!! 

Ama,

Türküm diyemiyor” dedikten sonra CHP'li seçmenlerinden çok tepki almıştı.

Şimdi and için tek kelime edemiyor. 

And ile Türk olunsaydı John Dündar Alman, Mehmet Ali Alabora İngiliz vatandaşlığına geçmezdi..


#Osmanlı'nın açtığı Askeri Okullarda okuyarak makam mevki sahibi olup, Osmanlıyı yıkarak 

Amerika, 

İngiltere, 

Fransa, 

Rusya, 

Almanya, 

Yunanistan, 

Ermeni ve 

Yahudilere çalışan namus ve şeref yemini eden ne subaylar gördü bu memleket..








DIE WAHRHEIT ÜBER MUSTAFA KEMAL, ATATÜRK


Atatürk sagte zum Koran und die Offenbarung: "Das Buch, in welchem die von Muhammed selbst aufgestellten Grundsätze gesammelt wurden sind, wird als der Koran bezeichnet." 


02-08-2017


    


Bismillahir Rahmanir Rahim.

 

Sure An Nas (Die Menschen): ,,Ich nehme meine zuflucht beim Herrn der Menschen, dem König der Menschen, dem Gott der Menschen vor dem Übel des Einflüsternden, der entweicht und wiederkehrt, der den Mensch in die Brust einflüsstert, sei dieser von den Geistern (Ginns) oder den Menschen." 


Ebenfalls nehmen wir unsere zuflucht bei Allah, dem Allmächtigen, vor dem Übel des Kamlismus und seiner Anhänger, den Kemalisten. 


In diesem Dokument, werden wir über die Person Mustafa Kemal, bekannt als Atatürk (Vater der Türken) berichten und mit Authentischen Beweisen hervorbringen, was für ein Mensch er doch wirklich war. Folgende Punkte werden wir mit eindeutigen und Explizieten Belege erklären, welche wir Schwarz auf Weiß jeden leser vorlegen werden: 


1. Wie hieß Istanbul vor Atatürks Zeit, und was hat er für eine Bedeutung? 

2. Bestätigt uns, dass ändern von Islambol zu Istanbul, dass Atatürks uhrsprünglicher Herkunft, Griechenland ist? 

3. Woher hat Atatürk die Türkische Nationalhymne? 

4. War Atatürk regelrecht, gegen den Islam? 

5. Ließ Atatürk die Gelehrten hinrichten? 

6. War Mustafa Kemal ein Diktator? 

7. Wurden einige Dokumente über Mustafa Kemal Geheim gehalten? Wenn ja, welche sind diese? 

8. Was sagt ein Osmanischer Soldat in seinen Geheimen Briefe über Mustafa Kemal Atatürk? 

9. Was erzählen die Regimhistoriker über Atatürk? 

10. War Mustafa Kemal Atatürk, ein unerlicher Yahudi? 

11. Was ist mit der Hagia Sofia in Istanbul? 


In der Türkei glauben rundum mehr als 60% der Bövölkerung daran, dass Atatürk ein Guter Mensch bzw kein Diktator gewesen ist und er die Türken aus dem Ehlend befreit haben soll. Demzufolge, würden sie solche Sprüche wie: ,,Er war kein Retter sondern ein Diktator"oder ,,Sein Vater war unbekannt" oder ,,Er war ein Grieche." kein Glaube eschenken sondern diese für verlogen erklären. Dabei ist es garnicht mal so Schwer raus zu finden, wer dieser Man wirklich war. Wir werden alle Punkte über die Person Atatürks ansprechen, um die Wahrheit ans Licht zu führen. 


Wie hieß Istanbul vor Atatürks Zeit, und was hat er für eine Bedeutung? 



Wie jedem Historiker und auch in jede Geschichtsquelle bekannt ist, war Istanbul eine Stadt mit Zahlreichen Kulturen bzw Geschichten. Im Mittelmeerraum, gibt es keine andere Stadt, die soviel beizutragen hat wie diese Wundervolle Stadt. So wie sich seine eroberungen und Religionen wie auch Sippen und Kulturen ständig änderten, änderte sich auch sein Name in stendiger Art und Weiße. Unser Auffasung ist, dass in der Zeit der Muslime bzw Osmanen die Stadt Istanbul, den Namen Islambol trug, und nachdem Atatürk die Stadt eroberte, er den Namen in Istanbul umwandelte. 


Der ursprünglich griechische Name der Stadt, Byzantion, geht auf den legendären Gründer der Stadt, auf Byzas zurück, der aus Megara in Attika stammte. Zu Ehren des römischen Kaisers Constantinus, der Byzantion zur Hauptstadt ausbauen ließ, wurde die Stadt 330 n. Chr. in Constantinopolis (Stadt des Constantin) benannt. Auf Arabisch wurde Konstantinopel al-Qustantīniyya ( ‏القسطنطينية‎ ) genannt. In osmanischen Urkunden, Inschriften etc. wurde die Stadt in der Regel mit ihrer vom Arabischen abgeleiteten Namensform Kostantiniyye bezeichnet. Man findet aber auch den Namen: Ehir-i azima (die großartige Stadt), sowie zusätzlich die Beinamen: der-i saadet (Haus der Glückseligkeit) 


Der-i âliye (Hohes Haus oder Hohe Pforte). Daneben gab es noch die Namensformen mahrusa-i saltanat und dergâh-‎ mualla. Constantinopel, unter der Fürhung der Osmanen war eine Islamisch geprägte Religiöse Stadt, inwelchem die Islamischen Gesetze, die Scharia herrschte. Die Sultanen waren dem Scharia untergeordnet. Doch auch goße und Hochrangige Gelehrte hatten viel zu bestimmen in Constantinopel. Auch die Sultane zeigten den Gelehrten gegenüber ihren Respekt und folgen ihnen in der islamischen Glaubenslehre. Demnach, könnte man sagen, dass die Hochrangigen und annerkannten Gelehrten mehr zu sagen hatten als die Sultane. Sie richteten sich strickt nach den Gelehrten. Auch war es der Fall, als der Zahlreiche Versuch, Spione von Feinden der Osmanen im Reich reinzusetzen, der Fehlschlag dieser auf Grund der Gelehrten waren. Sie betrachteten die Gelehrten als eine höheren Gefahr, als wie den Sultan selbst. Deshlab nun, da Constantinopel eine Intensive Religiöse Stadt unter Religiösem Gesetzen war, sollte es angemessen gewesen sein, dass er auch einen Religiösen Namen trägt. 


Im Jahre 1453 wurde diese Weiße entscheidung in Kraft gesetzt unter der Herrschaft von Fatih Sultan Mehmet, der den Spitznamen,,der Eroberer" trägt, und unter den Arabischen Völker als Muhammed al Fatih bekannt war. Der Name Islambol wurde in Religiösen umfeld verwendet. Im 18. Jahrhundert wurde sie von vielen Sultanen bevorzugt. In dieser Zeit wurde Islambol als Name der Münzstätte am Tav´an Ta´ı auf Münzen geprägt. Islambol wurde volksetymologisch gedeutet als: ,,Islami bol - olan yer". Übersätzt bedeutet das: ,,Dessen Islam reichlich ist.". Für den Beweiss, dass dieser Name existierte, können sich die Leser in Wikipedia ekundigen, oder in den folgenden Werke große Historiker begnügen wie: 


Dogan Kuban, in sein Werk: Istanbul – an urban history: Byzantion, Constantinopolis, Istanbul. Veröffentlicht im 1996 in Istanbul. 


Wolfgang Müller - Wiener, in sein Werk: Die Häfen von Byzantion – Konstantinopolis - Istanbul. Veröffentlich im Jahre 1997 inTübingen. 


Refik Turan, Horst Nusser, Susi Mayer, in ihren Werk: Istanbul als antike und islamische Stadt. Veröffentlicht im Jahre 1990 in München. 


Stéphane Yerasimos, in sein Werk: Konstantinopel, Istanbuls historisches Erbe. Veröffentlicht im Jahre 2000 in Köln. 


Doch am besten bezüglich dieses Themas, findet man auffangreiche Belege im Werk: ,,Die Eroberung von Konstantinopel 1453." von den Historiker Steven Runciman, und viele weitere Werke und Historiker. 


Wie Rechtschaffen es auch war, dass man die Religiöse Stadt Constantinopel zu Islambol umänderte, konnte dies jedoch nicht für die ewigkeit bestehen bleiben. Im Jahre 1930, in der Frühzeit der Republik, welcher von Atatürk gegründet ist, wurde Istanbul zum offiziellen Namen der gesamten Stadt ernannt. 


Bestätigt uns, dass ändern von Islambol zu Istanbul, dass Atatürks uhrsprünglicher Herkunft, Griechenland ist? 


Als Constantinopel von Fatih Sultan Mehmet erobert wurde, gab er diese Stadt den Namen Islambol, was: ,,Dessen Islam reichlich" zu bedeuten hat. Es war eine Türkische bezeichnung, und wenn man die Türken fragen sollte was Islambol zu bedeuten hat, könnte jeder die Antwort geben. Als Atatürk jedoch, die Stadt eroberte und er gegen den Islam geprägt war, hat er den Namen Islambol, auf Istanbul umgewandelt. Wenn man jetzt die Türken fragen sollte, was Istanbul zu bedeuten hat, wird nicht ein Türke wissen können was das ist, es sei denn, dieser erlernt die Alt Griechische Sprache. 


Istanbul, ist ein Griechisches Wort. Bei Istanbul handelt es sich um die türkische Abwandlung des griechischen Wortes istimbólin und bedeutet: „in die Stadt“. Istanbul und Istimbólin haben den selben Wurtzel und ergibt das selbe Resultat. Wenn man jetzt einen vergleich zwischen Istanbul und Islambol zieht, dann erkennt man nach dieser Deffinition den eindeutigen Unterschied, an welchem es nichts zu rütteln gibt. Atatürk änderte das Türkische Wort Islambol in das Gerichische Wort Istanbul um. Es stellt sich doch die Frage, wieso ein Türke, ein türkisches Wort in ein Griechisches Wort umwandelt? Kein Türke, der seine Herkunft, Religion und Kultur kennt, hätte so etwas unlogisches gemacht. Das bestätigt uns, dass so etwas nicht ein Türke, sondern eher ein Grieche vollbringen kann. Demzufolge, ist unser Resultat, dass Atatürk nicht ein Türke, sondern viel mehr ein Grieche gewesen sein muss. 


Woher hat Atatürk die Türkische Nationalhymne? 




Im Jahre 1873 gab es mal einen Hochrangigen, Religiösen und bekannten Dichter namens Mehmet Akif Erseu in der historischen Stadt Istanbul (damals Islambol), der bekannt dafür gewesen ist, leidenschaftliche und mit viel Liebe beinhaltende islamische Gedichte zu schreiben. Als Atatürk an die Macht kam, und sein Standpunkt die endgültige Macht in der Republik erreicht hat, war Mehmet Akif Erseu nach einer langen unterdrückung dazu gezwungen seine Heimat zu verlassen, da ihm gedroht wurden ist mit dem Tode bestraft zu werden. Er war mit der Republik Atatürks nicht einverstanden, da dieser neue Regime eindeutig die Islamische Seele schmäht und verletzt. Aufgrund dessen, ging er zum Exil, und verstarb in Syrien. Atatürk entnahm einen seiner berühmten Gedichte, und erklärte dieses als die türkische Nationalhymne. Dieses berühmte Gedicht eines Muslims, welcher von Atatürk verscheucht wurden ist, lautet wie folgt so: 


[i]Korkma, sönmez bu safaklarda yüzen al sancak; 

Sönmeden yurdumu üstünde tüten en son ocak. 

O benim milletimin yildizidir, parlayacak; 

O benimdir, o benim milletimindir ancak. 


Catma, kurban olayim, cehreni ey nazli hilal! 

Kahraman irkima bir gül! Ne bu siddet, bu celal? 

Sana olmaz dökülen kanlarimizi sonra helal... 

Hakkidir, Hakka tapan, milletimin istiklal! 


Ben ezleden beridir hür yasadim, hür yasarim. 

Hangi cilgin bana zincir vuracakmis? Sasarim! 

Kükremis sel gibiyim, bendimi cigner, asarim. 

Yirtarim daglari, enginlere sigmam, tasarim. 


Garbin afakini sarmissa celik zirhli duvar 

benim iman dolu gögsüm gibi serhaddim var. 

Ulusun, korkma, nasil böyle bir imani bogar, 

Medeniyyet dedigin tek disi kalmis canavar? 


Arkadas! Yurduma alcaklari ugratma, sakin. 

Siper et gövdeni, dursun bu hayasizca akin. 

Dogacaktir sana va´dettigi günler Hakkin. 

Kim bilir, belki yarin, belki yarindan da yakin. 


Bastigin yerleri Toprak diyerek gecme tani: 

Düsün altindaki binlerce kefensiz yatani! 

Sen Sehid oglusun, incitme yaziktir atani: 

Verme, dünyalari alsan da, bu cennet Vatani. 


O Zaman vecd ile bin secde - varsa - tasim, 

Her cerihamdan, ilahi, bosanip kanli yasim, 

Fiskirir ruh-i mücerred gibi yerden na´sim: 

O Zaman yükselerek arsa deger belki basim. 


Dalgalari sen de safaklar gibi ey sanli hilal! 

Olsun artik dökülen kanlarimin hepsi helal! 

Ebediyyen sana yok, irkima yok izmihilal. 

Hakkidir hür yasamis bayragimin hürriyet: 

Hakkidir, Hakka tapan milletimin istiklal![/i] 


Es gibt rein garnichts, was der Republick gründer Atatürk von sich selber gebracht hat, auser den reinen Kufur (unglaube). Selbst die Hymne wurde von einen Muslim, welcher von ihm unterdrückt wurde entnommen und als Hymne festgelegt. 


War Atatürk regelrecht, gegen den Islam? 


Bevor wir die Aussagen Atatürks gegen den Islam offenkundig berichten, wollen wir noch betonen, dass die Quellen die wir vorlegen werden, von den Kemalisten selbst annerkannt werden. Sie zu finden ist ganz einfach, wenn man tüchtig sucht. 


1) Allah ließ seinen glohreichen Wort, welches das Koran ist durch den Engel Gabriel seinen Gesandten Muhammed s.a.s offenbaren. Jedoch sagt Atatürk, dass Allahs Wort, welches Der Koran ist, vom Himmel gefallen sei: 


Atatürk: ,,Es ist Weltbekannt, dass unser Hauptprogramm für die Staatsverwaltung gerade das Programm der Republickanischen Volkspartei ist. Die von ihm umfasste Prinzipien sind solche hauptlienien, die uns sowohl in der Verwaltung als auch in der Politik aufklärend beistehen werden. Jedoch ist es nun sehr erforderlich, diese Prinzipien mit den Dogmen (Glaubenssätzen) der Bücher niemals zu vergleichen, von denen geglaubt wird, sie seien vom Himmel herabgesandt worden." 


Quelle: M. Kemal, Reden und Erklärungen, Band I, Seite 389. 


2) Allah s.w.t sandte seine Religion zur Rechtleitung für die gesamte Menschheit. Atatürk jedoch meind, dass die Gewalt und Alles Negative, auf Allahs Religion beruht: 


Atatürk: ,,Die Gewalltherrschaft der Könige und Sultane beruht allein auf den Religionen." 


Quelle: Die Handgeschriebenen Werke Atatürks, Kentnisse über die Zivilisation, Seite 30. 


3) Allah s.w.t offenbarte seine Gesätze im Koran einen unkundigen des lesens und schreibens (Muhammed), aus dem Grund, damit niemand sagt, er habe es selber geschrieben bzw erfunden. Atatürk jedoch meint, dass die Gesetze im Koran von Muhammed s.a.s selbst verfasst wurden sind: 


Atatürk: ,,Der Koran und die Offenbarung: Das Buch, in welchem die von Muhammed selbst aufgestellten Grundsätze gesammelt wurden sind, wird als der Koran bezeichnet." 


Quelle: Das Geschichtsbuch, welches auf Anweisung von Atatürk in den Oberschulen unterrichtet wurde (1931), Band II. 


4) Der Islam öffnet den Mensch sein Herz und füllt ihn mit reiner Rechtleitung. Nichts Sinnloses noch Negatives kommt an ihm heran. Jedoch sagt Atatürk, dass der Islam eine Blindlings erfolgte Ergebung sei: 


Atatürk: ,,Im Grunde genommen hat das Volk überhaupt keine Meinung über seine Religion. Was das Volk als die Religion bezeichnet, ist nichts anderes als die sinnlose unterwerfung an die unbekannten Glaubenstheorien und die mit Geheimnissen vermischten Hoffnungen." 


Quelle: Die Handgeschriebenen Werke von Atatürk, Kenntnisse über die Zivilisation, Afet Inan. 


5) Allah hat seine Propheten aus Barmherzigkeit der Menschheit gesandt, damit diese nicht in der Unwissenheit im Leben wandeln. Sie dienen dazu, die Menschen eine Rechtschaffenheit und ein zivilsiertes Leben zu führen. Jedoch sagt Atatür, dass sie Unwissend waren und die Religion zur Machtausübung gründeten, indem sie behaupten sie seien von Gott gesandt: 


Atatürk: ,,Die Geschichte lehrt uns, dass alle Religionen unter den Völkern durch solche Männer gegründet wurden, die unter Missbrauch der Unwissenheit ihrer Völker unverschämt behaupten konnten, durch Gott gesandt wurden zu sein." 


Quelle: Die Handgeschriebenen Werke von Atatürk, Kenntnisse über die Zivilisation, Afet Inan. 


6) Allah s.w.t lehrt uns im Koran, dass Er der erschaffer von Mensch, Tier und alles Leben in der Erde ist. Ebenso ist Er der Erschaffer von Himmel und Erde, der erschaffer dieses Unviersums, Galaxien und alles was die Galaxien beinhalten. Atatürk hingegen sagt, dass die Natur für all diese erschaffung verantwortlich ist, und nicht Gott. 


Atatürk: ,,Die Natur hat die Menschen hevorgebracht und sogar sie anbeten lassen." 


Quelle: Meinungen von Atatürk, gesammelt durch Prof. Enver Ziya Karal. 


Atatürk: ,,Denn es ist bekannt, dass der Mensch ein geschöpf der Natur ist." 


Quelle: Prof. Afet Inan. Kenntnisse über die Zivilisation und die Handschrift des M.Kemal Atatürk. 


Atatürk: ,,Je mehr man begreift, dass die Natur alles und erhaben über alles ist, so begann der Mensch, der ein Kind der Natur ist, ebenfalls zu begreifen, wie erhaben und ehrenwert er doch ist." 


Quelle: Prof. Afet Inan. Kenntnisse über die Zivilisation und die Handschrift des M.Kemal Atatürk. 


7) Unser Prophet s.a.s liebte seine Gefährten und hat uns angeordent uns an seine Gefährten zu richten. Er sagte in einer Überlieferung:,,Meine Gefährten sind wie die Sterne (im Himmel)." 


Atatür sagt dazu: ,,Sie (die Gefährten des Propheten Muhammed s.a.s) waren verdummt." 


Atatürk: ,,Während der kurzen Zeitspanne, die vom Tod des Mohammeds bis zum Tod von Ebu Bekir verstrichen war, konnte keiner von ihnen seine Existenz durchblicken lassen; Sie waren völlig verdummt." 


Quelle: Prof. Afet Inan. Kenntnisse über die Zivilisation und die Handschrift des M.Kemal Atatürk. 


8) Allah s.w.t ordnet den Menschen an, an den Schicksal zu glauben, wie auch an die Göttliche fügung. 


Atatürk hingegen sagt: ,,Die Ausdrücke für die göttliche Fügung, die göttliche Vorherbestimmung, das Schicksal und den zufall sind arabischer Herkunft, und niemals betreffen sie die Türken." 


Quelle: Prof. Ilhan Arsel, vom theokratischen Verständnis zum Verständnis des Laizistischen Staates. 


9) Allah s.w.t sagt im glohreichen, verehrten und heiligen Koran:,,Bittet mich; Ich will eure Bitte erhören." Sure Ghafir (Der Vergebende - 40) Vers 60. 


Atatürk hingegen sagt: ,,Die Bittgebete bringen überhaupt nichts." 


Hierzu, legen wir die Aussage von Ali Kilic vor. Er berichtet uns folgendes: ,,Wir kamen ins Parlamet. Es kam auch ein gebetsrufer, welcher anschließend zum Gebet rufte. Als wir gerade durch die Tür des Parlamentes hereintraten, stellte sich ein Vorbeter, in mit Gold und Silbergestrickter Klediung Atatürk im Weg. Atatürk fragte ihn, was er wolle. Der Vorbeter hob seine Hände hoch und sagte: ´Ohne Bittgebet wird die Moschee nicht betretet´, worauf Atatürk wie folgt erwiderte: ´Dieses Land wurde durch das Schwert der Soldaten befreit und dieses Parlament durch ihre Verbundenheit gegründet, jedoch nicht durch deine Bittgebete! Geh mir aus den Weg!´. Er schupste den Vorbeter zur Seite mit seiner Hand und trat in das Parlament ein." 


Quelle: Kemal Ariburnu, Anekdoten über Atatürk und Erinnerungen. 


10) Der Islam soll die Menschen Rechtleiten. Doch Atatürk meint, dass die Religion der Araber, die Türken zur nichte gemacht haben soll. 


Atatürk: ,,Die Türken waren vor der Annahme der Religion der Araber ein großes Volk. Nach der Übernahme der arabischen Religion wurden die nationalen Bindungen des türkischen Volkes gelockert. Die nationalen Gefühle und die Begeisterung des Volkes begannen allmählich nachzulassen. Das war jedoch zu erwarten. Denn der Zweck der von Mohammed errichteter Religion lief auf eine Politik der arabischen Nation hinaus, die alle anderen Nationalbewusstsein übertroffen hatte." 


Quelle: Kenntnisse über Zivilisation und die Handgeschriebenen Werke von Atatürk, Prof. Dr. Afet Inan: Verlag der türkischen Anstalt für die Geschichte, Ankara 1969, Seite 364-365 




11) Allah s.w.t sagt im Koran, dass wir seine Worte mit einen Wundervollen Klang, mit einer schönen Stimme rezitieren sollen. 


Atatürk hingegen sagt: ,,Das türkische Volk verwandelte sich in solche Koranrezitatoren, die den Koran auswenig rezitieren können und deswegen Kindisch geworden sind, weil sie den Koran auswendig gelernt haben, ohne ein einziges Wort davon verstanden zu haben." 


Quelle: Kenntisse über Zivilisation und die Handgeschriebenen Werke von Atatürk, Prof.Dr, Afet Inan, Türkische Anstalt für Geschichte, Ankara. 1969, Seite 364-365. 


12) Allah s.w.t sandte uns den Propheten s.a.s damit er Seinen Wort verkündet und das sagt, was Allah ihm hat sagen lassen. 


Atatürk sagt:[i] ,,Nun ja, lieber Karabekir, ich werde den Koran ins Türkische übersätzen lassen, um das dumme Geschwätz des Arabersohnes (Hier ist von den Prophet Muhammed s.a.s die Rede) den Söhnen der Türken beizubringen und in dieser übersätzen Form werde ich sie lesen lassen, damit sie keine Dummheit begehen, sich etwa übertölpeln zu lassen." 

[/i] 

Quelle: Atatürk - Kazim Karabekir, Der Kampf der Generäle, Seite 159. 


13) Atatürk gibt zu, dass er ein Kafir ist. Denn er sagt: 


,,Ich gehöre zu keiner Religion und manchmal wünsche ich mir, dass alle Religionen in den Meeresboden befördert werden. Diejenigen, welche die Religionen als Mittel zur Aufrechterhaltung ihrer Regierung benötigen, sind schwache Regierende, die das Volk geradezu in die Falle geraten lassen." 


Quelle: Andrew Mango, Atatürk, Seite 447. 


Ließ Atatürk die Gelehrten hinrichten? 


Wie vorhin bereits erwähnt, hatte das Osmanischereich viele Feinde Extern wie auch Intern gehabt. Der Grund was dieses Reich für so eine lange Zeit erhaben gehalten hat, war nicht nur die Führung der Sultane und Oberhaupten. Vielmehr waren es die großen und rechtschaffenen Gelehrten. Sogut wie jeder Sultan, jeder Herrscher im Osmanischenreich, hatte einen Scháykh gehabt, einen Geistigen Gelehrten, der einen Hochrangigen Ansehen hatte. Die Feinde des Reiches, sahen nicht nur die Sultane als einen Hindernis. Ihre größte Sorge waren viel mehr die ganz großen Gelehrten, die in der damaligen Zeit sehr viel zu sagen hatten. D.h, mann müsse erst die Gelehrten ausdem Weg schaffen, und ganz am Schluss erst den Sultan. Solch eine ähnliche Ansicht vertrat auch Atatürk. Viele der Kemalisten vertreten die Meinung, dass Atatürk nur Unruhestifter hinrichten ließ. Dadrunter haben sie die Gelehrten hinzugefügt. Einen Gelehrten, macht es noch lange nicht zu einen Unruhestifter, der die Heiligen Wörter: ,,Láiláhe Illallah - Es gibt keinen Gott außer Allah." auspricht. Die Gelehrten die damals hingerichtet wurden, waren Gelehrten die sich für den Islam eingesetzt haben und Stopp zu dem Kufr (Unglaube) gesagt haben, welches Atatürk in einen Islamischenreich besudelte. Andere Kemalisten widerum sagen, dass Atatürk überhaupt keine Gelehrten hingerichtet hat. Nun damit wir wissen, welches dieser Behauptungen die Wahrheit entspricht, schauen wir doch mal zu den Historischen Beweise, welches wir in jeden Kemalisten Archiv finden können. 




Von Kazim Kerabekir hören wir folgendes: ,,Er schlug einen entsetzlichen Schritt zur Verwirklichung der Revolution vor. Solange wir diese islamischen Gelehrten nicht aus dem Weg räumen, werden wir nichts verwirklichen können. Wenn wir durch unser heutiges Macht diese Revolution nicht gleich verwirklichen können, dann könnten wir es niemals mehr Zustandebringen. Diese Revolutionsgesinnung, die ich erst von der gruppe Fethi Bey´s und danach von Mustafa Kemal Pascha gehört hatten, brachte Ismet Pascha auf einen Schlag zum Abschluss. Indem die dazwischen liegenden Zeitspannen von selbst verschwanden, erklangen die Programme dieser drei Persönlichkeiten, die ebenfals drei Punkte aufwiesen: 


1) Der Islam ist ein Hindernis für den Fortschritt. 

2) Das dumme Geschwätz des Wüstensohnes (Muhammed) ist den Türken beizubringen. 

3) Die islamischen Gelehrten sind alle abzuschaffen." 


Quelle: Kazim Karabekir, der Kampf der Generäle, Atatürk - Karabekir, zur Veröffentlichung verbreitet durch Ismet Bozdag, Emre - Veröffentlichungen, Dezember 1991, Seite 163. 


In Atatürks Händen, klebt das Blut vieler Muslimische Gelehrten, die sich seiner Tyrannei widersetzten. Obwohl M.Kemal und seine Helfershelfer sich für eine bestimmte Zeit als Muslime ausgegeben und dadurch die Muslime an der Nase herumgeführt hatten, gaben sie ab und zu ihre gottlosen Prinzipien preis. Diesbezüglich erklärte der General Cafer Tayyar folgendes: ,,Diese Männer hatten ihre Gewalt über die Politik und sind auf die unglückliche Idee verfallen, alles zu unternehmen, was ihnen gefiel. Sie wussten auch nicht genau, was sie gerade tun sollten. Einige von ihnen träumte davon, den Kommunismus einzuführen, wogegen ein paar andere ihre Religiösitäten aufrechtzuerhalten versuchten. Andere widerum träumten von etwas unbekanntem. Selbstverständlich marschierte diese starke Gruppe letzten Endes unter dem Banner der Laizismus zur Feindschaft der Religion und Diktatur." 


Quelle: Zeitschrift ,,Vorschlag". Seite 6. 


Das Leben von Mustafa Kemal Atatürk, ist voller Geheimnisse wie eine schwarze Magier-Kasten. Seine Geburt, Familienverhältnisse, Jugend, finanzielle Verfügbarkeiten, die Entwicklung seines Werdegangs, ist geradezu verhüllt, in die Dunkelheit der Nacht. Sein Stammbaum und sein Lebensstil, welche vom laizistischen, despotischen und kemalistischen System erdichtet wurde, überzeugen niemanden. Allen voran die laizistischen Kemalisten selbst (was eine bittere Wahrheit ist) die den ungeschliffenen Kemalisten, welche Mustafa Kemal (den Diktator und Marionette von den Engländern) blindlings anbeten, wie ein Dorn, der im Auge bleiben wird: 


,,Du wirst lieben, aber nicht einmal kennen, wen du liebst! 

Du wirst ihn loben, aber von ihm enttäuscht werden, wenn du mit eigenen Augen siehst, dass die falschen Geschichts-Kenntnisse, welche du bis jetzt erworben hattest, mit den neu anthüllten Wahrheiten in Kontrast geraten wirst, weswegen du dich im Zukunft so verhalten solltest, als ob nichts geschehen wäre." 


Die ungeschliffenen Kemalisten, die sich anmaßen, den Diktator Mustafa Kemal zu verehren (jedoch davor einer Gehirnwäsche unterzogen waren) werden sicherlich begreifen, dass sie eine Haltung vertreten, die gerade gegen die humanistischen Werte und gegen die Meinungsfreiheit ist. Der Kemalismus oder Laizismus, der seit dem Ende 1920 in Anatolien erzwungen wird, ist das Symbol einer Ausbeutung. Es ist selbstverständlich, dass die kemalistischen Banden, den Anteil unseres Volkes sackweise entnehmen ließen und dieses System und dessen Einrichtungen lieben. Nun ist es noch leichter zu begreifen, warum die laizistischen, demokratischen und ungeschliffenen Kemalisten, die gerade die Herrschaft über das Land (Türkei) in den Händen haben, den Diktator und Rädelführer der Kemalistenbande Mustafa Kemal (um der Aufrechterhaltung ihrer Posten zuliebe) solchermaßen lieben. 


War Mustafa Kemal ein Diktator? 




Brockhous, eine der größten und ernstzunehmenden Enzyklopädien in Deutschland, brachte die historische Wahrheit über den Diktator Mustafa Kemal noch einmal zum Ausdruck. Diese Enzyklopädie vermerkte den 12.03.1881 als die Geburt des Diktators Mustafa Kemal im gegensatz der verlogenen Geschichte der türkischen Republik. Sowieso war es damals zur Enthüllung gekommen, dass er über sein Geburtsdatum keine genauere Kenntnisse hatte und irgendein Datum aus den Ärmel schütteln musste, als man ihm nach seinem Gebrutsdatum gefragt hat. Ebenfalls reimt die Enzyklopädie Brockhous den Gebrutsdatum von Atatür nach ihrem belieben. So werden die Verwirrungen über das Leben des grausamen "Retters" kein Ende nehmen. In der Enzyklopädie Brockhous, welche die Eigenschaften von Mustafa Kemal (der gleichzeitig ein Freimaurer war), ein angeblicher Herrscher zu sein erklärt, werden auf den Diktator ziemlich viele Loblieder gesungen. Wenn wir in diesem Zusammenhang einige Auszüge daraus machen sollten, lesen wir folgendes über diesen dunklen Mann: 


,,Kemal Atatürk wurde am 12.03.1881 geboren. Er starb am 10.11.1938. Gleich nach dem Lausanner Abkommen schaffte Mustafa Kemal das Sultanat ab und am 29. Oktober. 1923 proklammierte er die Republik. Durch eine Regierung, welche über diktatorische Befugnisse verfügte, gründete er als Staatspräsident eine moderne Türkei, die dem Westen (Westeuropa) entsprechend war." 


Quelle: Enzylkopädie Brockhous, Seite 197. 


Die Enzyklopädie, welche die Tatsache, dass er mit Hilfe von diktatorischen Methoden die moderne Türkei gegründet hat, mit Lobgesängen übermittelt hatte, bestätigte dadurch noch einmal und deutlicher, dass unser Volk durch Gewalt und Terror zu den westlichen Lebensstandards erzwungen wurde und dass Mustafa kemal ein Diktator gewesen ist. Dass die Gesinnungsgenossen der westlichen Allianz, die über den Kemalismus und seinen Gründer sprachen, und ihn als einen ,,Diktator" bezeichnet haben, würde zum Unterstreichen jener Tatsache genügen, dass dieser Mann bezüglich seiner Grausamkeit und seines Verbrechens alle anderen in der Geschichte ziemlich weit übertroffen hat. 


Wurden einige Dokumente über Mustafa Kemal Geheim gehalten? Wenn ja, welche sind diese? 




Die Dokumente, die wir vorlegen werden, wurden durch die türkische Republik dem Volke unzugänglich. Wir werden nur drei Dokumente vorlegen und diese erläutern. Zwei von den drei Dokumente bestätigen dass der Vater von Mustafa Kemal überhaupt nicht Ali Riza Efendi ist, wie diese falsch Information bei vielen Türken bekannt ist. Lesen wir aber davor den Auszug von Dr. Riza Nur in Band 3 auf der Seite 561 bis 562: 


[i],,Nach Saloniki kommt Mustafa Kemal als Stiefsohn eines Zollbeamten namens Ali Riza Efendi in die Kriegsschule. Viele Gerüchte sind vorhanden, über den Vater von Mustafa Kemal. Manche sagen, er sei ein Serbe, die anderen sagen, er sei ein Bulgare. Die neu erschienene Enzyklopädie ´Larousse 20.Jahrhundert´ schreibt, er sei ein zum Islam bekehrter Bulgare (Pomake). Die älteren Leute in Thessalien dagegen erzählen, dass die Mutter von Mustafa Kemal in Saloniki im Freudenhaus (Kerhane-Puff) tätig gewesen sein soll. Eines Tages kam Abdos Aga, einer der angesehenen Raufbolde aus dem Bezirk Yenisehir-Tirnova, nach Saloniki und traf dieser Frau (die Mutter von Atatürk im Puff) und nahm sie mit (und schluf mit ihr). Dort kam Musfata Kemal zur Welt als ein unehelicher (Bastard) Sohn. Als Mustafa Kemal mit fünf Jahren nach Tirnova kam, um seinen Erbteil zu verlangen, soll er zurückgewiesen worden sein. Die Bgründung dafür war: dass sein Vater unbekannt sei. Mustafa wurde eingeschult und seine Mutter heiratete dann den Zollbeamten Ali Riza. Es ist sehr sonderbar, dass Mustafa Kemal von seiner Mutter gesprochen, aber über seinen Vater kein einziges Wort von sich gegeben hatte. Kurzbefasst, es gibt viele Gerüchte darüber. Welches könnte wohl richtig sein? Es gibt eine Regel: Wenn viele Gerüchte über etwas herumgesprochen wird, so ist es eine unbestimmte Sache. Genauso ist es, wenn wir in der Wissenschaft, in der Geschichte über ein bestimmtes Thema viele Theorien und Gerüchte aufgeworfen haben, so ist dieses Thema noch nicht aufgeklärt und bleibt ein Rätsel. Meinen Ermittlungen zufolge ist es sicher, dass er einen Zollbeamten namens Ali Riza als Stiefvater hatte. Musfata Kemal selbst hat nie über seinen Vater gesprochen und als er hörte, dass jemand über seinen Vater sprechen wollte, wurde er gleich zu seinem Feind. Darüber gibt es viele Vorfälle. Hedy, einer der französischen Minister, hielt in Paris zwei Konferenzen über die Türkei. Diese Konferenzen wurden in der Zeitschrift ´Conferencio´ veröffentlicht. Auch Hedy sagt dort, dass der Vater von Mustafa Kemal unbekannt sei."[/i] 


Quelle: Dr. Riza Nur, Mein Leben und Meine Erinnerungen, Band III, Seite 561-562. 


Es ist erstaunlich, dass in jede Quelle über Ali Riza berichtet wird, dass er der richtige Vater von Atatürk sei. Dies ist jedoch leicht zu widerlegen. Bezüglich Ali Riza Efendi gibt es Zahlreiche Beweise, dass er der Stiefvater von Mustafa Kemal war, aber aufgarkeinen Fall der Leibliche. Das Dokument nun, welches wir vorlegen werden, ist verfasst in ottomanischer (Osmanischer) Sprache und beinhaltet das Urteil eines Gerichts in Saloniki. Es ist ein wichtiges Dokument, welches die gerichtliche Entscheidung über die Erbschaftsklage von Zübeyde, der Mutter von Mustafa Kemal, in schwarz auf weiß bestätigt. 




Amtsgericht in Saloniki 

Nummer des Urteilausfertigung: 451 


,,Nach dem Tode von Andus behauptet Zübeyde in der durch sie selbst eröffneten Erbschaftsklage, die Ehefrau von Abdus gewesen zu sein. Wie auch behauptet sie, dass ihr Kind, der Sohn von Abdus sei. In der Gegenklageschrift gaben die Geschwister von Abdus an, dass Zübeyde in keiner Zeit mit Abdus verheiratet gewesen sein soll. Viemehr, hat er sie aus dem Frauenhaus (Kerhane-Puff) zur Geliebten mit sich nach Hause geschleppt. Sie habe damals den zweijährigen Mustafa auf ihrem Schoss getragen. Abdus sei ohne eigenes Kind verstorben. Ferner beantragte sie, dass die Angelegenheit durch Anfrage im Freudenhaus überprüft werden möge. Auf das Schreiben an das Freudenhaus traf beim Gericht die folgende Antwort ein: 


Zübeyde kam zu uns am 19. Juni 1297 (Nach der islamischen Zeitrechnung) ins Freudenhaus mit ihrem Sohn und verließ uns am 11. April 1298, nachdem sie sich mit einem Raufbold namens Abdus verständigt hatte. Bezugnehmend auf dieses Schreiben beschloss das Gericht, die Klage von Zübeyde abzuweisen." (22. Dezember 1298) 


Hier ist nach diesem wichtigen Dokument, welches wir vom ottomanischen Imperieum geerbt haben, noch ein anderes Dokument, welches jeden bestätigt, dass Mustafa Kemal ein wahrer Freimaurer ist: 




Kurt Baresch: Katholische Kirche und Freimaurerei 


Arec, Mendes 32 

Armand, Pierre 30 

Atatürk, Kemal 15 (eigentlich Mustafa Pascha) 

Auerbach, Berthold 17 

Mozart, Bischof in San Domingo 19 

Musfata Pascha (Atatürk, kemal) 15 

Muth. Piacidus 19 


(...) 


Was sagt ein Osmanischer Soldat in seinen Geheimen Briefe über Mustafa Kemal Atatürk? 




Nach all diesen Dokumenten stellen wir ihnen nun einige Abschnitte aus den geheimen Briefen eines ottomanischen (osmanischen) Soldaten vor: 


Dokument 1: 


,,Ich gehöre weder zur Herrscherfamilie noch zu deren Verwandten, weder war ich jemals im Dienste des Hofes noch wuchs ich in einen Dorf auf. Viel mehr, bin ich dagegen, das Kind einer armen Familie. Da ich nun mitten der Geschehnisse und von Anfang an dessen Zeuge und darüber bewusst bin, dass er einer Leidenschaft zuliebe dem Volke, seinem König und der ottomanischen Herscherfamilie, Bürgern und heldenhaften Soldaten dieses Landes schrankenlos Böses anzutun pflegt, und da ich im Angesicht dessen dies alles seelisch und moralisch nicht mehr ertragen kann, konnte ich mich davon nicht mehr abhalten können, diese Briefe zu schreiben. Koste es was es wolle, sogar mein Leben. Bis jetzt hatte ich alles verschwiegen, weil ich das Leben meines Sohnes und meiner Enkelkinder nicht in Gefahr bringen wollte." 


Dokument 2: 


,,Ich hatte mal nach dem Vater von Mustafa Kemal und seinem Privatleben gefragt. Da erzählte mir Cafer Tayyar Pascha über M.Kemal Pascha, er sei von jeher so, d.h. ein Trunkenbold und liederlich. Als ich fragte, wer sein Vater war, sagte er, man erzähle darüber viel verschiedenes und er konnte nicht etwas festes darüber sagen. Es war Seyfi Bey der den Artillerieleutnant Cemal aus Canakkale, der in Monastir den Semsi Pascha erschossen hatte, (nach diesem Vorfall) in seinem haus in Monastir versteckte. Als der Leibwächter, der treue Mann und Anhänger der Partei Einheit und Fortschritt vom großen Cemal Pascha in Istanbul in der Verkaufsfiliale als Leiter tätig war, hatte ich die Absicht, von ihm über M.Kemal Pascha manche Auskünfte zu holen. Daraufhin sagte er mir folgendes: 


´Er stammt aus einer solchen Familie, die aus einem serbischen Unteroffizier und einem Zigeunermädchen, oder Zigeunerfrau bestanden ist ab.´" 


Dokument 3: 


,,Damals leistete ich meinen Militärdienst in der ersten Armee, auf der Front von Canakkale. M.Kemal Pascha gab an, er habe (die Stadt) Bitlis und (die Stadt) Mus von den Feinden zurück verlangt. Aber die Tatsache ist jedoch, dass die Russen aufgrund des Ausbruchs der Bolschewismus die Fronten der zweiten und dritten Armee in großer Eile zurückzogen, wobei sie Bodentruppen zurückließen, die über unseren Boden Belagerungen durchführen konnten. Sie schossen auf die Russen, weil sie sich darüber ärgerten, dass die anderen sie dort hilflos verließen." 


(...) 


Dokument 14: 


,,Diese Banden, die den Staat im ersten Schritt gegründet und befreit hatten... Wenn die nicht gewesen wären, wäre auch keine Armee mehr geblieben. Dann hätten die Griechen noch eher die Gelegenheit gefunden, Ankara zu besetzen." 


Dokument 15: 


,,Am Anfang hätten die Tscherkessen M.Kemal Pascha liquidieren können. Jedoch verhielte er sich zu diplomatisch und spielte den Unschuldigen, um dabei viel Zeit zu gewinnen. Die verfluchten Engländer sind es gewesen, die uns diesen üblen Kerl aufgehalst haben. Bekir Sami, der Tscherkesse, in Bursa, Ali Güda in Eskisehir, Remzi, der Tscherkesse und Generakkommandant der Gendarmerie sowie der Oberst in Ankara, Ethem, der Tscherkesse und seine Brüder, Riza Bey aus Keskin, und Cobanogullari in Yozgat, und noch viele andere, hätten Mustafa Kemal bereits beseitigen können. Aber er hat die Kommandantur nie hergegeben, nachdem er sie einmal in die Hände bekommen hatte. Durch seine Freiwillige, bedrohte er diejenigen, die ihm zu widersetzen versuchten; er hat sie sogar vernichten lassen. In der gesamten ottomanischen Armee hat man bisher keinen Soldaten gesehen wie ihn, der so grausam und unersättlich wäre." 


Dokument 16: 


,,Den Königsohn hatte man nach Istanbul zurückkehren lassen, denn er hätte ja an die Spitze der Abgeordnetenversammlung in Ankara kommen können, um dort Säuberungen vorzunehmen und um Legitimität zu erlangen. Obwohl man ihm beteuert hat, er werde damals nicht gebraucht, bestand er trotzdem darauf, in der Armee wie ein einfacher Soldat zu dienen. Aber es war alles umsonst und er wurde auf die Anweisung von Mustafa Kemal zurückgeschickt, was die Absicht von M.Kemal klar und duetlich zum Vorschein brachte. Zusammengefasst können die Gemeinheiten von M.Kemal wie folgt aufgezählt werden: 


- Celaleddin Arif wurde von der Präsidentenschaft des Parlaments suspendiert. 


- Er hat an seiner Stelle die Leitung übernommen. 


- Die Generäle, die in Anatolien waren, wurden nach der Reihe unter irgendeinem Vorwand in einem Ort zu dem anderen, außerhalb des Landes deportiert. 


- Er ließ sich sowohl zum Obersbefehlshaber als auch zum Präsidenten des Parlaments wählen. 


- Das Amt des Oberbefehlshabers bekleidete er ununterbrochen bis zum Ende, obwohl das Amt alle drei Monate durch andere Kandidaten besetzt werden sollte. 


- Mustafa Kemal, der sich vor der Möglichkeit beängstigt fühlte, dass Kara Bekir sich durch sein Armeekorps aus dem Osten zur Hilfe eilen und einen großen Sieg gegen die Griechen hätte erringen können, indem er sie völlig aus dem Ägais zurück schlagen würde und er platzte vor Neid vor der Tatsache, dass Ali Ihsan Pascha sich unter der Neugestalltung und Reoganisation der ersten Armee in Afyon zum Angriff bereit erklärte, woraufhin M.Kemal ihn (Ali Ihsan Pascha) unter Vorwand einer militärischen Beratung zu sich kommen und dort Zwangsaufenthalt anordnen ließ. Anschließlich ließ er den General pensionieren und danach sich vor dem Kriegsgericht verantworten." 

Dokument 17: 


[i],,Als Leibgarde für Mustafa Kemal Pascha, der einst in der Landwirtschaftsschule in Ankara wohnte, bestand unter der Leitung eines Leutnans namens Ismail Hakki ein Infanteriezug. Innerhalb kurzer Zeitspanne wurde dieser Zug zu einem Regiment erhoben und dazu ein Gendarmeriebataillon zum Geleit genommen, an deren Spitze Salih Kilic, den Neffen von Kilic Ali Bey, einen jungen und hübschen Offizier nach seiner Beförderung zum Hauptmann gebracht worden war. Später verwandelte er die aus dem Schwarzen Meer eingetroffene Bande von Topal Osman in ein Regiment. Topal wurde zum Oberstleutnant befördert, um ihn in seinen Stab als Leibwächetr aufzunehmen. Ihre gehälter ließ er von der Personalstelle der Generalkommandatur der Gendarmerie beziehen und ihre Versorgung erfolgte durch Mittel, die er unter dem Namen - Ersatzmannschaft - zur Verfügung stellen ließ. Ferner ließ er ein Polizeikommando bilden, um es zu seiner Leibgarde hinzu zu fügen. Seine Helfershelfer sind Akif Kaptan, einer der Banditen wie er aus Thrazien, zu seiner Leibgarde gehören Hasan Riza, Cevad Abbas, Salih Bozol, Recep Zühtü, Osman Tufan aus Iskilip und der blonde hübsche Leutnant Muzaffer ist sein erster Adjutant. Der beste Mann unter ihnen war ein gefährlicher Mörder und Verbrecher Saban aus Ernek."[/i] 


Dokument 18: 


,,Cevdet Abbas, Kilic Ali, Recep Zühtü, Salih Bozok, Osman Tufan und viele noch andere waren seine freiwilligen Helfershelfer, die sich ihm auf Leben und Tod gewidmet hatten. Diejenigen, welche bei der Polizei in Ankara Dienst leisteten, und jene bei der Militärpolizei, genannt ´A.P´ versuchten, höhere Posten zu bekommen, als ob sie sich auf einen Wettkampf eingelassen hätten, und wobei sie sich nicht einmal scheuten, sogar und gegebenfalls über die Leichen zu gehen. Vor diesen Geheimpolizisten hatten fast alle Leute angst." 


Dokument 19: 


,,M.kemal Pascha hatte bemerkt, dass Cafer Tayyar immer noch an die Moral, an das Kalifat und Sultanat verbrunden war. Cafe Tayyar, der später den zunamen ´Ekilmez´ angenommen hatte, hat deswegen ein armseliges Leben führen müssen, welches meistens von Not und Elend begleitet war. Trotzdem hat er niemals nachgegeben." 


Dokument 20: 


,,Er (Mustafa Kemal) beauftragte Topal Osman, Ali Kürük zu töten, weil er sich über das Palament beschwert hatte. Seine Leiche wurde in einem Sack eingesteckt und in einer abgelegenen Höhle von Ankara gefunden. Diese Machenschaft wurde von Cankaya aus durch einen Schurken namens Kilic Ali fernmündlich geleitete." 


Dokument 21: 


,,Im Parlament haben manche Abgeordnete wie Selahaddin, Kücük Cemal Pascha aus Mersin und Karavasif und seine Freunde einen Gestz Entwurf vorgschlagen. Danach sollten diejenigen, welche sich im Lande noch nicht fünf Jahre aufgehalten und eine gewisse Summe von Steuern entrichtet haben, niemals als Abgeordnete zum Parlament aufgenommen wrden. Sie hatten dadurch auf M.Kemal erzielt." 


Dokument 22: 


,,M.Kemal bildete aus der Mitte seiner Gefährten, die er selbst zu einem Geleit gewählt hatte, einige Delegationen, bestehend aus drei bis fünf Mitgliedern, und erteilte ihnen unbeschränkte Befugnisse, um sie in alle Städte nach seinem Belieben zu schicken, wobei er ihnen jeweils eine Gendarmerieabteilung unterstellt hatte. Bei all diesen Sachen brauchte er niemals die Ansichten, Einwilligung und den Beschluss des Parlamentes einzuholen. Diese starken Delegationen waren erhaben über andere Verwaltungsgremien dieser Städte. Sie legten sich lähmend auf das Volk wie ein Alptraum, wohin sie gegangen waren. Sie hatten alle die Ermächtigung dazu, ohne jemanden zu fragen, in einer Nacht ein Dutzend von Menschen aufzuhängen. Sie haben es sogar in der Tat getan. Ihre Beschlüsse waren ohne Berufung und Revision sofort vollstreckbar. Auch einen Verwaltungspräsidenten einer Stadt konnten sie in Haft nehmen und verurteilen. Sie brauchten von niemanden Befehle zu erhalten." 


Dokument 23: 


,,Rafet Pascha ärgerte sich darüber, dass Ali Ihsan Pascha von der Front Afyon durch List entfernt und in Konya zum Aufenthalt erzwungen wurde. Ferner sah er das eigentliche Ziel dieser Entscheidung sofort ein und verzichtete auf die Annahme der Kommandatur für die Ertse Armee, welche ihm vorgschlagen worden war. Mit der Armee, die er zurückgelassen hatte, machte Nureddin Pascha weiter. Die Schlacht der Oberkommandantur ist der Erfolg von Ali Ihsan Pascha gewesen. Ali Ihsan Pascha hat in Afyon die Armee reorganisiert und auf den Angriff vorbereitet, aber er wurde durch M.Kemal um den klingenden Lohn seiner Anstrengungen gebracht." 


Was erzählen die Regimhistoriker über Atatürk? 




Das Haus, welches als das Haus angegeben wurde, wo angeblich Atatürk geboren worden sein soll, ist in der Tat nicht das wirkliche Haus von ihm. Dieses Haus ist gerade das Haus von Ragip Bey, der Stiefvater von Atatürk und der zweite Ehemann von Zübeyde. (Er war ebenfals der Onkel von Fikriye Hanim) 


Sicherlich hat Atatürk dort gewohnt, und zwar immer dann, als er von der Militäroberschule in Monastir beurlaubt dorthin kam, jedoch war er nicht dort geboren worden. Er wurde in Wirklichkeit in einem kleineren Haus geboren, welches sich damals hinter diesem Haus befand und vor etwa fünfzehn Jahren durch die Stadt von Saloniki abgerissen wurde. Aber wie es so gekommen ist, haben "unsere amtlich bestellten Staatshistoriker" dieses zweite Haus noch pompöser gefunden und als das tatsächliche Haus angegeben. 




Die griechische Zeitung "Hronos" schrieb in seiner Ausgabe vom 01.März.1996 wir folgt das, was wir Wort für Wort zu übertragen versuchen: 


,,Kaml Atatürk war ein uneheliches Kind (ein Bastard), dessen Vater nicht bekannt war. Es ist schleierhaft, dass das Haus in Saloniki ihm selbst gehören soll." 


Die griechische zeitung: ,,Der Vater des Diktators und Reformers der Türkei Kemal Atatürk ist nicht bekannt." 


Ebenfals Riza Nur, nächster und persönlicher Freund von M.Kemal sagte das gleiche. Riza war jener Mann, der mit Ismet Inönü 1932 im Namen der Türkei das Abkommen von Lausanne unterzeichnet hat. Nach seiner Bloßstellung dieser Tatsache wurde Riza Nur von M.Kemal ins Exil geschickt und Todesbefehl gegen ihn erlassen. Aber Riza Nur flüchtete nach Paris und brachte sich in Sicherheit, wo er seine Erinnerungen veröffentlichen konnte. Anschließend interessierte sich eine Zeitschrift in London und begann dieser Erinnerungen in Englisch zu veröffentlichen. Höchstwarscheinlich haben die türkischen Hurrapatriotisten die Zeitschrift dadurch bedroht, sie in die Luft zu jagen. Riza Nur schrieb in seinen Erinnerungen die Regiesterauszüge aus der Schule, wo er militärische Ausbildung bekam, in welche auch angegeben wurde, dass sein vater unbekannt war. Die Türken haben diese Auszüge aus dem Personenstandesregister weggeschaft, damit die Sache in Vergessenheit geraten sollte. Als Zübeyde, die Mutter angegeben haben, ihre erste Ehe geschlossen hatte, war Mustafa ein kleines Baby. Über seinen leiblichen Vater gibt es zwei Erklärungen: 


1) Abdus Aga, der Regierungspräsident von Yenisehir (Larissa), zu welchem die junge Zübeyde nähere Bezihungen pflegte. 


2) Ein Jüdischer Bekehrter aus Saloniki, über dessen Personalien keine genaueren Angaben vorliegen. (Ferner machte die Zeitung Hronos in seiner vorletzten Ausgabe über die jüdische Abstammung von M.Kemal nähere Angaben.) 


Riza Nur schreibt weiter: 


,,Als M.Kemal die Militärschule beendete, verliebte er sich in ein griechisches Mädchen in Monastier. Selbstverständlich war die Familie dieses Mädchens damit nicht einverstanden, dass ihre Tochter mit einem türkischen Soldaten in Beziehungen stand. Der Metropolit von Monastier mischte sich in die Sache ein und beschwerte sich beim Sultan, worauf M.Kemal auf Erlass in die Wüste von Libyen vertrieben wurde. Daher rührt die Wut von Kemal gegen die Griechen und Geistliche her." 


Im Zusammenhang mit den Verrücktheiten, die Kemal als ein Diktator der Türkei in den Jahren 1923 - 1938 ausgeführt hätte, empfehlen wir jeden ein Geschichtsbuch mit dem Titel ,,The Sultans", das 1973 in Newyork durch einen Journalisten namens Noel Barbier geschrieben wurde. Sie haben vielleicht keine Möglichkeit gefunden, die Erinnerung vom Riza Nur zu lesen, um zu erfahren, dass Kemal ein uneheliches Kind (ein Bastard) war. Denn dieses Werk wurde ja wie immer in der Türkei in die Liste der verbotenen Bücher aufgenommen. Was das Haus betrifft von dem behauptet wird, es sei das Haus von Kemal in Saloniki, hat Griechenland als ein Zeichen der guten Nachbarschaft mit dem wilden, ungehobelten und habgierigen Unwesen, welches sich die Türkei nennt, dort ein altes Haus zur verfügung gestellt, das als das Haus gelten sollte, damit den Angriffen seitens der Türkei einen Halt gebieten werden konnte. Dieses Geschenk wurde deswegen gemacht, weil die Nachbarn ihre angriffslustige unerstättliche Stimme nicht mehr hören wollten. 


(Die Plumpen in Athen glaubten, sie hätten das Ungeziefer von Asien stoppen können, welches Sheakspear in seinem Werk Othello als ,,Verfluchtes Volk" bezeichnete.) 


Natürlich gibt es keine handfesten Beweise darüber, dass dieses alte Haus wirklich Kemal gehört und zumindest irgendeine Beziehung zwischen den beiden besteht. 


War Mustafa Kemal Atatürk, ein unerlicher Jude? 




Am 18 Januar 1996 veröffentliuchte in Amerika eine jüdsiche Zeitung ,,Forward" ein persönliches Interview von M. Kemal. Wir übersätzen es auf´s Wort genau. 


Das Gespräch des Juden Mustafa Kemal vom 30. September 1911 im Hotel Kamenitz mit Itamar Ben Avi, dem Sohn des Juden Eliezer Ben Yehuda: ,,Mustafa Kemal: ´Ich stamm von der Familie Sabatay Sevi ab. (Familie der bekehrten Juden). Ich bewundere ihn. Es wäre doch besser, wenn alle Juden auf dieser Welt sich unter seinem Messianismus vereinigen würden.!´" 


Mustafa Kemal: ,,In Venedik habe ich zu Hause eine antike Thora. Mein Vater bestellte einen jüdischen Lehrer aus Karaim, damit er mir das Lesen der Torah beibringen sollte. An manche Verse, die ich damals auswendig lernen musste, kann ich mich heute noch erinnern." 


Er legte danach eine kurze Überlegungspause ein und dann fuhr er fort: [i],,Shema Yisrael, Anonl Eloheno Adonal Ehad."[/i] 


Übersätzt bedeutet dies: ,,Hör zu O Israel, Gott, dein Herr, ist der Einzige!" Dieses bittgebet ist das Bittgebet der Juden. Der ungläubige Jude Mustafa Kemal machte also seine Gebete insgeheim und auf jüdische Art und Weise. Er ist an seine Religion treu geblieben. Auf die Erinnerung des Juden Itamar Ben Avi: ,,Mein Herr! Das ist das wichtigste Gebet der Juden" antwortete er (der Jude Mustafa Kemal): ,,Ebenfalls ist es mein geheimes Gebet, mein Herr." 


Durch diese Erklärungen bestätigte er, jüdischer Abstammung und jüdischen Glaubens gewesen zu sein. Nun wollen wir jeden die schockierende Behauptungen eines jüdischen Schriftstellers vorstellen: 


,,War es der angetrunkene ottomanische Offizier, der an einem regnerischen Abend des Jahres 1911 in Jerusalem in einer Bar dem Journalisten Ben Avi Geheimnisse berichtete, etwar der Gründer der modernen Laizistischen Türkei Atatürk?" 


Nachrichtenzentrale/Timetürk: 


,,Vor einem Jahr, also am 24 Juli 2007 übertrug der Editor Hillel Halkin von ´The New Yok Sun´ interessante Behauptungen in seine Kolumne. Zwei Tage nach den Wahlen, an welchen die Partei für Gerechtigkeit und Fortschritt mit einem Ergebnis von 47% ihren Sieg errungen hatte, schrieb er einen Artikel, in dem er auf die neulich aufgetretenen Nachweise im Zusammenhang mit dem von ihm selbst verfassten Artikel hingewiesen hat. Nach seiner Behauptung, die er auf die Autobiographie eines Journalisten namens Ben Avi stützte, war Atatürk ein jüdischer Renegant (Bekehrter). In seinem unter der besorgnis, dass in der damaligen Türkei seine Behauptungen Proteste auslösen und das laizistische System gestürtzt werden könnte, veröffentlichten Schreiben teilte er ebenfalls die andere Nachweise, welche 2007 durch die E-mails eigetroffene Antworten beinhalten mit. Die Übersätzung dieses Artikels, den Timetürk entdeckte, stellen wir unseren Lesern zur Verfügung: 


Die Türkei von Atatürk wurde gestürzt: 


Als ich vor 12 oder 13 Jahren für die Newyorker Wochenzeitung ´Forward´ arbeitete, schrieb ich einen Artikel über den Gründer der modernen Laizistischen Türkei, Kemal Atatürk, und sickte ihn an die Zeitungsredaktion, wobei ich jedoch etwas besorgt war. Im Artikel hatte ich Nachweise über die Möglichkeit darüber aufgeführt, dass der Vater von Atatürk ein Jude, genauer ausgedrückt, ein bekehrter Jude sein könnte. Bei den Bekehrten hadelt es sich darum, dass der türkische Jude Sabatay Sevi, der im 17 Jahrhundert behauptete, der Messias gewesen zu sein, sich dann zum Islam belehrte und dass trotzdem viele andere weiterhin ihren Glauben an ihn fortgesetzt haben, um dadurch eine häretische jüdische Sekte zu bilden. Diese Sekte, deren Mitglieder Sevi nachahmten und ihre jüdische Lebensart beibehielten, um sie im geheimen zu leben und sich als Muslime ausgaben, konnte ihre marginale und im Schatten versteckte Existenz über das 20. Jahrhundert hinaus mit Erfolg tragen. 


In vielen Biographien werden im zusammenhang mit dem Vater von Atatürk 3 oder 4 verschieden Stammbäume aufgeführt. Obwohl so viele Leute eine jüdische Herkunft nicht aufgeführt haben, gibt es einem zu bedenken, dass seine Familienherkunft geheimgehalten wurde, da die bereits gemachten Angaben viele Unterschiede aufwiesen. Dieser Nachweis, auch wenn er auf die Nerven gehen mag, war sehr schockierend. Der Abschnitt der seit langem fast in Vergessenheit geratenen Autobiographie des jüdischen Journalisten Itamar Ben Avi, in welchem er über einen jungen Hauptmann berichtet, den er 1911 an einem regnerischen Abend des Spätwinters in Jerusalem in einer Bar kennengelernt hatte, war die stärkste Seite dieses Nachweises. Der Haputmann, der von zu vielem Branntwein lecht angetrunken war, berichtete ein Jude zu sein, indem er die Eröffnungsworte des Bittgebetes ,,Shema Yisrael - Hör zu o Israel", welches nur die Juden kennen, aber keinem einzigen der Muslime bekannt sein dürfte, im Hebräischen und auswendig rezitiert hatte. 10 Jahre danach, als Ben Avi eine Zeitung aufschlug, sah er, dass auf der Titelseite über einen Putsch in der Türkei berichtet wurde und dass der Führer im Bild derjenige junge Offizier war, den er in jener Nacht kennengelernt hatte. 


Damals gewann die islamische politische Opposition gegen den Laizismus nach Art von Atatürk deutlich an Stärke. Ich war neugierig darauf, was passieren würde, wenn eine jüdische Zeitung in Newyork verkünden würde, dass der Gründer der modernen Türkei ein Hlabjude gewesen sei? Proteste, die Zerstörungen der Statuen von Atatürk, das Wackeln des laizistischen Staates, den er dadurch zustandegebracht hätte, zogen vor meinen Augen vorbei. Meine Besrognisse hätte ich mit jedoch sparen können. Der Artikel wurde in Forward veröffentlicht. Nichts passierte und das Leben in der Türkei ging weiter. Wie ich weiß, hat kein einziger Türke gelesen, was ich geschreiben hatte. Erst später bekam ich bloß einen elektronischen Brief von einem Intellektuellen, der den Artikel gelesen hatte. Dieser Leser war gut ausgebildet, im Finanzsektor tätig, und ein treuer laizistischer Kemalist aus der Türkei und er schrieb mir, auf meinen Artikel in Forward zugestoßen zu haben und er habe sich dann entschlossen, in diesem Zusammenhang geschichtliche Forschungen zu machen. Er übermittelte mir ferner, dass Atatürk in Wirklichkeit im Spätwinter des Jahres 1911 von Ägypten nach Damaskus gegangen sei, um sich in Libyen mit den Italienern im Kampf befindlichen türkischen Streitkräften zusammenzutreffen, wobei er eine Route geschlagen haben dürfte, die über den Ort führen könnte, wo er Ben Avi kennenlernte, d.h also über Jerusalem, wo das Gespräch zwischen den beiden stattfand. Darüber hinaus teilte er noch mit, dass Atatürk 1911 in der tat ein Hauptmann gewesen sei und seine Alkoholsucht ebenfalls zutreffend sei, über welche Ben Avi nicht wissen konnte, als er seine Autobiographi verfasste. Der türkische Sender des elektronischen Briefes konnte unter zusammenlegung der teile noch zum folgenden Schluss gelangen: ´Saloniki, wo Atatürk geboren war und aufwuchs, war zu seiner Zeit eine große Judenstadt, deren Einwohner meistens aus Bekehrten bestanden. Die Schule, die Atatürk besuchte und die Semsi Efendi schule wurden durch Simon Zvi geleitet, einen Leiter der Bekehrengemeinschaft.´ 


E-Mail beedete er mit folgenden Worten: 


´Nun bin ich dessen im Bilde, ja wirklich weiß ich besser! Die Familie von Atatürk stammt tatsächlich aus jüdischer Herkunft.´ 


Ich selbst hatte sowieso keinen Zweifel daran. Keinen Zweifel daran, dass ich bezüglich der Anmaßung der möglichen Konsequenzen meiner Kolumne keine Schmerzen mehr haben werde, denn vorher hatte ich Angst dafür, dass die kemalistische Türkei seine laizistische Existenz eines Tages verlieren könnte. Meine Besorgnisse wurden jetzt schwächer. Bei den vor zwei Tagen stattgefundenen Wahlen in der Türkei kam die Partei für Gerechtigkeit und Fortschritt mit einem erdrückten Sieg über seinen Rivalen wieder an die Macht, und die laizistische Türkei, zumindest in der von Atatürk vorgesehenen Form, von der man behaupten könnte, sie sei nun mehr in der Geschichte zurückgeblieben , wurde unwiderkehrend zusammengestützt." 


Die jüdische Abstammung von Atatürk, die er versuchte, systematisch zu verheimlichen, über allem jedoch, seine harte Feindschaft gegen den Islam, eine Religion, mit welcher zu seiner Zeit fast jeder Türke geroßgezogen wurde, sein eiserner Wille in bezug auf die Reorganisation eines radikalen türkischen Nationalismus, wodurch die Muslime vertrieben werden mussten, erklären vieles über ihn. Das er im 1 Weltkrieg mit den christlichen Armeniern den Volkermord begehen ließ und im Jahre 1920 fast alle christlichen Griechen vertrieben hatte, und dass er danach die Namen und Identität eines Volkes auf eine niederträchtigste Art und Weiße wegzuwischen versuchte, dessen 99% nur Muslime bildeten. Wer wohl könnte es sein, der alles zu tun geplant hatte, als ein Mitglied einer religiösen Minderheit? Atatürk zeigte sich niemals so, als ob er sich seiner jüdischen identität schämte. Er verheimlichte sie, denn dies Bloßzugeben wäre ein politischer Selbstmord. Auch der türkische Staat hat diese tatsache verheimlicht. Ebenfalls wurde sein persönliches Tagebuch, in welchem seine Absichten und Ziele verzeichnet sind, niemals veröffentlicht und als ein Staatsgeheimnis aufbewahrt. Man braucht es nun nicht mehr zu verheimlichen. Auch wenn die islamische Konträrevolution sich noch nicht auf der Bühne gezeigt haben mag, errang nun ihr Ruf einen großen Sieg. 


Was ist mit der Hagia Sofia in Istanbul? 


Die Hagia Sofia ist die größte Moschee aus der Türkei, die vorerst eine Kirche gewesen ist. Als Fatih Sultan Mehmet, nach der eroberung Constantinopels diese Kirche in einer Moschee umwandelte, war das ein Schwerer Schlag für das Chritliche Welt. Man müsse sich mal vorstellen, dass eine Arme von Christen, die Kaaba in Mekka besitzen und dies in einer Kirche umwandeln (Gott bewahre, was Er Elhamdulillah auch tut). Mit diesem Schritt nach der Eroberung, ist Fatih Sultan Mehmet in die Geschichte eingegangen. Von seiner Zeit, bis zu die Zeit von Atatürk, war die Hagia Sogia ein Gebetshaus, worinne alle Muslime beten konnten. Nach der eroberung Atatürks, wurde aus Hagia Sofia nichts anderes mehr, als ein Museum. Kein gebetshaus mehr, sondern ein Schau-Haus. Dies geschah auf Grund dessen, weil Atatürk die Moschee schließen ließ, und eine Säule, einen Gesetz in der türkischen Republik festlegte, dass in dieser Moschee nicht mehr gebetet werden darf. Heute ist es nicht so streng wie es damals der Fall war. Mann kann in einer kleinen Stelle das Gebet verrichten, aber nicht in seinem Kernpunkt der Hagia Sofia. Nun was hindert die Türken daran die Hagia Sofia wider zu eröffnen, und sie als Moschee festzulegen? Diese Frage beantwortet uns der Emir ul Mu´minin Cemaleddin Hocaoglu (Kaplan), in einem Vortrag welche in Saray Radiyo veröffentlicht wurden ist und welches wir in dieser Aufnahme zeigen ab der 00:28 min bis 04:50 min. Es ist mit deutscher untertietel übersätzt: 




Wir zitieren die Übersätzung nocheinmal, damit jeder es im Vollen lesen kann: 


,,Ich sprach mal mit einen Guten Freund aus meiner Junged. Ich stellte ihn mal die Frage; ´Wieso wird die Hagia Sofia heute nicht mehr eröffnet und als Mosche festgelegt?´ Da Antwortete mir dieser Guter Freund: ´Bedenke doch mal, mein lieber Bruder (Burder in dem Religiösen Sinne), die Griechen verbieten den Türken die Hagia Sofia als Moschee aufzumachen. Und den Türken bleibt keine andere Wahl.´ Als ich den Guten Freund fragte warum, da antwortete er mir: ´Na wenn das die Türken machen sollten, dann würde Griechenland der Welt bekannt geben, was für eine Person ihr Revolutionär, Mustafa Kemal Atatürk wirklich gewesen ist.´ Das war auch eine Lehrreiche unterhaltung." 


Die beweise für diese Aussagen haben wir oben erwähnt. Es ist selbstverständlich, dass die Türken, auch wenn diese Beweise von der ganzen Welt ihnen vorgelegt werden sollten, sie diese niemals für alle Zeit akzeptieren würden. Sie würden sie stattessen leugnen und sie für Lüge erklären. Da erwähnen wir gerne einen Vers aus dem Glohreichen und heiligen Koran, worinne Allah s.w.t sagt, dass egal wie sehr man den Ungläubigen die Beweise vorlegt, sie werden es am Schluss immer und immer wider leugnen. Dieser erwähnter Vers ist an die Christen gerichtet. Doch sie kann man verallgemeinern an alle Ungläubigen, sprich: Den Juden, Buddisten, Hindus, wie auch solche Leute wie die Kemalisten! Wir haben alle Stichfeste und unwiderlegbare Beweise mit einer Authentische Quelle vorgelegt. Jeder der zweifel an diese Stellen hat, kann sie in jedes Archiv bezüglich dieses Themas finden. Wer eine effektivere Methode haben will, der kann auch gerne im Internet zu greifen. Sie sind überall vorhanden. Wer gründlich sucht, der findet auch. 


So entlarven wir die Kemalisten und all ihre Anhänger. So machen wir die Wahrheit deutlich. Möge Allah s.w.t den Tag zeigen lassen, inwelche das Laizistische und Kemalistische Regime gestürtzt wird, und wider die Scharia hergestellt wird. Möge Allah s.w.t solche Hochrangige Imame wie Cemaleddin Hoca (Kaplan) uns beschehren lassen, und die, welche von uns gegangen sind, mit das Paradies belohnen. Amin 




Yasin al Hanafi








Yarı Tanrılar & Sanal Peygamberler


Artık yazmak ve göstermek elzem oldu.


Türkiye'de gayrimilli bir "sanat lobisi" vardır. Kökü dışarıdadır. 

Türkiye kolu da güçlüdür. Bu lobi, zihinleri yönetmek ve yönlendirmek için vardır. Türkiye'de nasıl bir gençlik modeli oluşturmak istiyorlarsa, önce yeni bir genç çıkarıp ünlü yaparlar. 

Sonra ülkenin gençlerinin de onları idol edinip özenmesini sağlanır. 

Projelerini tam bilseniz hayret edersiniz.


Gaylığa özendirmek istiyorlarsa gay modelli bir genç çıkarırlar mesela. Kerimcan Durmaz gibi.

Pür dikkat!

ABD'de gençleri özendirmek için eşcinsel sanatçı ve şarkıcı projesi başlatıldı. 

Bir anda eşcinsel şarkıcılar piyasaya sürüldü.

Proje başlar başlamaz Türkiye ayağı da harekte geçip kadınımsı özellik gösteren Kerimcan Durmaz bir anda piyasaya sürülüp parlatıldı. 

Aynı zamana denk gelmesi tesadüf değil. 

Projeler ülkelerde eş zamanlı uygulanıyor.

Bir elbise modelini alıştırmak ve bir yaşantı tarzını yaymak istiyorlarsa ünlü yaptıkları gençlerle bunu yaparlar. 

Lobi her sene Türkiye'de en az 5 kişiyi tarzını belirleyip piyasaya sürer.


Hatta bazılarını Amerika'ya götürüp daha kullanışlı ve kaliteli hale getirirler. Aleyna Tilki gibi. Dikkat!

Geçtiğimiz sene Aleyna Tilki Amerika'ya götürülüp bu işlerle ilgilenen lobi tarafından daha etkili hale getirildi.

Aleyna Tilki Amerika'nın Kaliforniya ve Los Angeles eyaletine gitti.

Her ülkede gençlerin idol kabul edip özeneceği ünlüler çıkarıp büyüten lobi Los Angeles ve Kaliforniya'dadır. 

Bu iş için buralarda okullar kurmuşlardır.

Aleyna Tilki Los Angeles'taki okullardan birine kaydını yaptırmıştır.

Okulu Hollywood'un içinde.

Yeri gelince isim ve aracıları hattâ finansörleri tek tek yazacağız.

Türkiye'deki bazı ABD güdümlü medya "bu genç Türk kızı ile gurur duyulması" gerektiğini yazdı.

Aleyna Tilki Amerika'dan dönüşte "İki büyük proje yaptık" deyip uygulamaya geçireceklerini söylemişti.

Kız çocuklarımızın yaşantı olarak birer Aleyna Tilki olması isteniyor.

Aradaki kirli bağlar ve ilişkileri bilseniz şaşırırsınız.

Cilalayıp parlatmak için kanallara ve gazetelere paralar dağıtıldı.

İl il konser düzenleyip gösteri yapması için sanat lobisine bağlı programcılar harekete geçtiler...


Ünlüler ve şarkıcılar ile hayat ve düşünce tarzı belirlenen büyük bir düzeneğin içindeyiz. 

Zihinsel işgali iyi görün. Kuşatma büyük ve derin. 

Bizleri top, tüfek, füze ile işgal etmelerini beklemeyin. 

Bahsettiğim "gayri milli sanat lobisi" en büyük işgal aracı.


Biri eskidiğinde yerine yenisini süren dışarıdan güdümlü kirli bir sanat lobisi vardır bu ülkede. 

Gençlerin hayat ve düşünüş tarzını belirlemekle görevlidirler. 

Siz, bu kirli sanat lobisinin başını asla göremezsiniz. 

Sadece onların seçip piyasaya sürdüğü karakterleri görürsünüz...

Buz dağının görünen yüzüdür bunlar.

"Enes Batur" adlı karakter gençlerin idol ve sanal peygamber kabul etmeleri için proje kapsamında piyasaya sürülmüştür.

ABD odaklı lobiler youtube üzerinden gençlere yönelik ciddi projeler üretmekteler.

ABD'deki bazı üniversitelerde gençleri yönlendirecek sosyal medya fenomeni ve idolleri yetiştirilmektedir.


Bu lobi hükümetler, devletler üstü bir güçtür. 

Halkları esir edip pasifize etmek için vardır. 

Dünyada bağlı olduğu büyük sanat lobisinden her sene milyonlarca para alır... Yani fonlanırlar...


-- Mustafa Güldağı --

Bild könnte enthalten: 3 Personen, Personen, die lachen, Bart, Text und Nahaufnahme











Gerçek Tarih Belgelerle 1453

5 Std. · 

Araplar bizi arkadan vurdu dediler


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Mısır, Sudan, Musul, Kerkük, Batum ve Adalarla birlikte Şerefimizi de Lozan'da sattılar...


Değerlerimizi, yankilerin çizmeleri altında çiğnettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, katliamdan kaçıp bize sığınan Azeri Kardeşlerimizi Ruslara teslim edip Katlini seyrettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Kurtuluş savaşı kahramanları Kara Fatma , Nene Hatunlara, Sütçü İmamlara Başörtüsünü, Sakal-Sarık ve Cübbe'yi yasakladılar. Bu sebeple, Torunlarının Eğitim haklarını gasp ettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler,Azerbaycanlı kardeşlerimizi Ruslara teslim ettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Dersim'de Çoluk-Çocuk, Kadın-Erkek demeden on binlerce Kardeşimizi "Terörist" diyerek katlettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, hizmetleriyle vatanımızı kuşatan, Canı ve Taht'ı pahasına topraklarımızı koruyan Sultan II. Abdülhamid Han'ı Arkadan vurup ihânet ettiler; Tahttan indirdiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Fatih'in emaneti olan, İstanbul'un Fethi'nin sembolü olan Ayasofya Camii'ni kapattılar, Müze diye turistlere çiğnettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Sultan Vahidüddin'e iftira attılar; Hayatı pahasına yapmayacağı şeyleri ona isnad ettiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, kafamıza zorla Yahudi şapkası geçirdiler. Takmayanları astılar, Rize'yi bu yüzden savaş gemisiyle vurdular.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Kısa zamanda Cihan devleti olan, İlim ve Bilimde çığır açıp Dünya'ya öncü olan Osmanlı'ya "gerici" yaftası yapıştırdılar. Atalarını sattılar.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Müslümanların tek yumruk olmasını, Birlik olmasını sağlayan Hilafet'i kaldırarak Müslümanları başsız bıraktılar. Müslümanları parçalayarak, kan emici emperyalistlerin insafına bıraktılar.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, İsrail'i ülke olarak ilk tanıyanlardan oldular.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Kur'an ve hatta Elif-Ba cüzlerini yasakladılar... Hacca gitmeyi yasakladılar.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, CAMİ lerimizi kapattılar,sattılar,ahıra çevirdiler.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Ezanı Türkçeye çevirdiler


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, İSLAMA ve PEYGAMBER EFENDİMİZ SALLALLAHU ALEYHİ VESSELEM 'e hakaret ettiler


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, Tarih kitaplarını yalanlarla doldurarak Atalarımıza sövdüler ve sövdürdüler... Bizi şanlı tarihimizden kopardılar.


Araplar bizi arkadan vurdu dediler, bu Ülke'deki Müslümanı da, Alevi'yi de, Kürdü'de, Türk'ü de Çerkezi de ezdikçe ezdiler. Bu vatanı, Vatan için can vermiş insanlara dar ettiler.


Şerif Hüseyin'in ihanetini tüm araplara mâledip "Araplar bizi arkadan vurdu" diyerek, sadece bize değil, Tarih boyunca canı pahasına bize hep destek olan Araplara da ihanet ettiler.


Ve daha nicesi...

http://osmanlldevleti.blogspot.com Sitesinden Alıntı


Keine Fotobeschreibung verfügbar.







Gerçek Tarih Belgelerle 1453

16 Std. · 

#UYUMA M. Kemal Nutuk'ta şöyle diyor:


"Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu."


KAYNAK:

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 10. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1970, cild 1, sayfa 14.


Saltanatın Lağvı veya Padişahlığın Kaldırılması,Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922′de kabul ettiği “Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna dair” 308 numaralı kararname ile gerçekleşmiştir.


Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek “İstanbul’daki şekl-i hükümetin 16 Mart 1336 [1920]‘de tarihe intikal ettiğini” bildirmiştir. Aynı gün alınan bir başka Meclis kararıyla 1 ve 2 Kasım günleri milli bayram ilan edilmiştir.


Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım günü son toplantısını yapan Osmanlı hükümeti istifasını padişaha sunmuştur.


5 Kasım’da Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet Paşa (Bele) tüm bakanlık müsteşarlarını Divanyolu’ndaki Şark Mahfili’nde toplayarak her türlü faaliyete son vermelerini tebliğ etmiştir.


7 Kasım’da Babıali’deki başbakanlık dairesi resmen boşaltılmış ve Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin yayınına son verilmiştir.


M. Kemal Atatürk, mecliste yaptığı bir konuşmayı NUTUK’a şöyle kaydetmiş:


Osmanlı, Saltanat Hâkimiyet Ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez.Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretleve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyur.


Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir.


“Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir.”


KAYNAK:

Yıl; 1922 M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild II, sayfa 690-691


Nutuk’ta Mustfa kemal Diyor ki; Müslümanlığı bir yana bırakıp evrensel bir dünya dini kuralım(yahudi mason merkezli yeni dünya düzeni istiyor) diyor.

Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiy…e kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.

Atatürk [Nutuk:Syf:350] AYRICA BAKINIZ :Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı : Resmi Site: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Nutuk&IcerikNo=334

(13. Paragraf)

(…..)

1-) Bir Müslüman, “Müslmanlıktan vazgeçip, yerine başka din ister mi?

2-) Neden Yahudilik yok?

3-) “Birleşik Dünya Devleti” masonların amacı “New World Order EVRENSEL BİR DÜNYA DİNİ (YAHUDİ MASON MERKEZLİ YENİ DÜNYA DÜZENİ ..)

Nutuk,134. Sayfa 13. Paragraf atatrkün MASONİK illuminatinin ”tek din” ve ”tek devlet” ideolojisini benimsedğnin ispatıdır.

MUSTAFA KEMAL DİYORKİ; BEN YAHUDİYİM “SABETAY SEVİ’nin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler onun mesihliği altında birleşse..” (Kaynak: Uluğ İğdemir: Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt, sahife 23, TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI , 1980

MUSTAFA KEMAL NEDEN DİNİ KULLANDI; (İSLAM SÖYLEMLERİ KULLANDI)

Yahudilerin büyük din âlimlerinden Maimonides (1135-1204) yüreğinde Yahudilik inancını ve kimliğini taşımak şartıyla Musevîlerin (YAHUDİLERİN) Hıristiyan ülkelerinde Hıristiyan, Müslüman ülkelerinde Müslüman gibi görünmelerine fetva vermiştir.Haham Moses Maimonides (musa ibn meymun 1135-1204)

M. Kemal Yahudilerin en yoğun yaşadığı Selanik’te yetişmiştir.(Soner Yalçın, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı)

Öyle yoğun ki, Balkanlarin Kudüs’ü ismiyle meşhurdur. Dolayısıyla M. Kemal de bundan payına düşeni almiş, yahudilerin ve dönmelerin idare anlayışını Türkiye Cumhuriyetine egemen kılmıştir.

2 dönem bakanlık yapmış, koyu bir Türkçü olan Dr. Rıza Nur‘a göre yani SELANİK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ İlam karar numarası: Adet/451 verilerine göre M.kemal Sırptır.

(Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım.)

M.kemal’in Uşağı olan Cemal Granda‘nın ‘sansürlenmemiş’ anılarına bakacak olursak M.kemal Yahudidir.

(Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın Hatıraları)

Yahudilerin büyük din âlimlerinden Maimonides (1135-1204) yüreğinde Yahudilik inancını ve kimliğini taşımak şartıyla Musevîlerin (YAHUDİLERİN) Hıristiyan ülkelerinde Hıristiyan, Müslüman ülkelerinde Müslüman gibi görünmelerine fetva vermiştir.Haham Moses Maimonides (musa ibn meymun 1135-1204)

Atatürk’ün İslam Dinini reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır. Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler (1931 tarih kitabı ve chp manifestosu isimli videosu) adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini apaçık beyan ediyor.(CAN DÜNDAR MİLLİYET)

KANAL D : Atatürkü Korumak Adına (yahudi mason merkezli) kitapları sansürlenmiş ..(CAN DÜNDAR)

Atatürk Dini Kullandı; Atatürk, Şeyhülislam’ın (diyanet işleri başkanı) kendisini Dinsizlikle suçlamasının ardından TBMM’nin açılışını öne çekmiş; kurban kestirerek ve Kur’an okutarak açtırmasıyla da bu suçlamayı bastırmaya çalışmıştı..Kaynak; Can Dündar / Mustafa adlı belgeselden..

M.KEMAL şartlar olgunlaşmadan, iktidarın bütün güçlerini eline geçirmeden Türkiye gibi Müslüman bir ülkede, kalkıp da dinin aleyhinde (inkar) konuşamazdı-konuşmadı. Konuşursa kendi bindiği dalı kesmiş olurdu. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadelenin hiçbir devresinde Sultan Vahdettin’in ve Halifenin aleyhinde de tek cümle söylemedi. millet yaşayışımızda ve anlayışımızda İslâmiyeti yavaş yavaş silebilmek veya onu hafife almak için önce amentüden (dinden) işe başladılar.

Türk yazar,gazeteci,avukat; Yavuz Bülent Bâkiler (türkiye gazetesi)

yavuzbulent.bakiler@tg.com.tr 16 Şubat 2013 Cumartesi

Güya aydın geçinen, (çağdaş yobaz yada kültürlü mağanda) fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.

KAYNAK:

Necip Fazıl Kısakürek, Büyük (orta) Doğu Dergisi, 22 Aralık 1950, Sayı: 40, sayfa 3.

Keine Fotobeschreibung verfügbar.

Bild könnte enthalten: Text

Bild könnte enthalten: Text









Aziz Nesin’in hatıratında Atatürk’ün Yahudi olduğu yazıyor


Aziz Nesin’in babasına göre M. Kemal Yahudi dönmesiydi. Bu bilgi Aziz Nesin’in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” isimli hatıratının 131 ve 257’nci sayfalarında geçiyor.


131’inci sayfada Aziz Nesin şöyle diyor:


“Evlerimizde M. Kemal’in aleyhinde konuşuluyordu: M. Kemal’in aslı, asıl soyu yahudiydi. Yahudi dönmesiydi. Bir gözü de kördü, resimlerine baksanıza gözünün birinin cam olduğu belli işte… M. Kemal Müslümanlığı ortadan kaldıracaktı.”[1]


131’inci sayfa…

***

257’inci sayfada ise şunları yazıyor:


“Artık fes giyilmeyecek, şapka giyilecek. Fes giymek yasak.! diye bir sözler duymaktayız. Babam kızıyor, küplere biniyor. M. Kemal’in ne ‘Kör’lüğü kalıyor ne ‘dönme’liği… Babam ‘M. Kemal!’ adını ağzına almıyor, ondan söz ederken ‘Kör’ diyor yalnız…”[2]


257’inci sayfa…


***

Aslında bu beni fazla alakadar etmiyor ama enteresan bir bilgi olduğunu düşündüğüm için paylaştım. Bu bilgi (doğru kabul edilmediği takdirde bile), o devirde halkın M. Kemal hakkında ne düşündüğüne ve ona hangi gözle baktığına dair bize bir fikir vermektedir. Bir Müslüman, M. Kemal’e niçin “yahudi dönmesi” der?

.

KAYNAK:


[1] Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (Otobiyografi), Düşün Yayınevi, Istanbul 1966, sayfa 131.


[2] Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (Otobiyografi), Düşün Yayınevi, Istanbul 1966, sayfa 257.


Keine Fotobeschreibung verfügbar.

Keine Fotobeschreibung verfügbar.








Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Gestern um 12:37 · 

Bilderberg toplantısına bakın hangi isimler katılıyor❗


Dünyayı karıştıran en etkili siyonist kuruluşlarından biri olan Bilderberg'in 67. Toplantısı İsviçre'nin Montrö kentinde başladı. Büyük gizlilik içerisinde düzenlenen esrarengiz toplantıya Türkiye’den katılan isimler ise hayli dikkat çekici...


Fikir babaları ve en büyük destekçileri ünlü Yahudi Rockefeller ve Rotschild aileleri olan ve 1954 yılında üst düzey bir Mason olan Joseph Retinger tarafından kurulan siyonist kulüp Bilderberg’in 67.toplantısı İsviçre'nin Montrö kentinde başladı.


ABD’nin Irak’ı işgali konusunda büyük çaba sarfeden kulübün elinde katledilen milyonlarca müslümanın kanı bulunuyor. Öte yandan toplantılarının düzenlenme şekli, esrarengiz gizliliği ve alınan geniş güvenlik önlemleri nedeniyle hakkında komplo teorisyenleri tarafından “Uluslararası gizli kararlar burada alınıyor” şeklinde yorumlar yapılan Bilderberg toplantılarının bu seneki ayağına Türkiye’den çağrılan isimler dikkat çekiyor.


Yeni bir oyun mu tezgahlanıyor?

Olağanüstü gizlilik içerisinde düzenlenen Bilderberg toplantılarına iki yıldır Türkiye'den çok sayıda muhalif isim davet edilirken hükümet kanadından ise hiç kimsenin davet edilmemesi akıllara "Küresel güçler yeni bir oyun peşinde mi?" sorusunu getirdi.


"Dünyayı yönlendiren politikalara karar verilen gizli karar mercii" olarak gösterilen bu seneki toplantıya Türkiye'den şu isimler katılıyor;


- Ömer Koç (Koç Holding)


- Metin Sitti (Koç Üniversitesi)


- Evren Balta (Özyeğin Üniversitesi)


- A.Ünal Çeviköz (CHP Milletvekili)


- Selva Demiralp (Koç Üniversitesi)


- Gördüğünüz üzere

Koç grubu tam kadro orda.......

“Bu yıl. İhale. Koç grubuna kalmış”


Kapalı kapılar ardında ne görüşecekler?

3 gün sürmesi planlanan toplantıda yapay zekâ, .....

sosyal medyanın silâh olarak kullanılması, 

Çin ve Rusya konularının görüşüleceği belirtilirken 

kapalı kapılar ardında ise gizli gündem maddelerinin görüşüleceği ileri sürülüyor.


Toplantının 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin hemen öncesinde düzenlenmesi ise "Türkiye’de yeni bir kaos planının hazırlığı yapılıyor" yorumlarını beraberinde getirdi.


Bild könnte enthalten: Text













Michael Thumann - Das Pfarrisäertum greift um sich, rette sich wer kann!


Wenn jemand in der deutschen Journalie besonders gut darin ist, sich als Pfarrisäer zum besten zu geben, dann Michael Thumann.


Auch er motzt gerade über den türkischen Alleingang, sich mit russischen S-400 einzudecken, weil man damit der USA sowie NATO vor den Kopf stoße.


Zunächst einmal sollte Thumann doch in sich gehen, bevor er so einen Rotz von sich gibt und dann Fragen, wo in Gottes Namen im nordatlantischen Vertragswerk vermerkt wird, keine russischen Waffen zu kaufen. Und, was zum Teufel hat denn die NATO geritten, als man der Türkei die Türe vor der Nase zugeschlagen hat, als es Patriots angefragt hat?


Überhaupt, was soll denn an dem Gummiadler F-35 derzeit noch modern sein? Die holt doch der irre Ivan sowie die Volksbefreiungsarmee nach eigenen Angaben inzwischen auch schon mit einer Fliegenklatsche runter. Vor allem, wenn denn die F-35 so modern ist, weshalb deckt sich die marode Bundeswehr nicht mit diesen "hochmodernen" Kampfjets ein, entschied sich jüngst gar dagegen?


Es ist doch kein Geheimnis, dass der türkische Präsident seit geraumer Zeit in den Augen der Europäer als "Diktator" eher in Kreisen wie Putin verkehren sollte und seine "panislamischen" Gelüste dort auslebt, statt in der EU. Wobei ich mich Frage, warum dann der Londoner OB gegen Trump ächst und einen "faschistischen Diktator" nennt, während "Diktator" Macron seine Gelbwesten seit Monaten - unkommentiert von Europa - vermöbeln lässt.


Ja, "Erdogan" bzw. korrekt gesagt die Türkei, will die "Dinger" und bekommt sie für weniger als die USA für veraltete "Patriots" verlangt. In der freien Marktwirtschaft gewinnt der, der den Kunden mit der Ware, Preis und Leistung, vor allem Service und Kundenfreundlichkeit überzeugen kann. Offenbar hielt die Türkei vom Service wie von der Kundenfreundlichkeit der USA wenig bis gar nichts. Und, wenn man schon ein Vertrag abgezeichnet hat, ist das nach deutscher Lesart ein bindendes Geschäft, von der man nicht mehr zurücktritt, wenn es keinen konkreten Grund gibt, die dagegen spricht.


Die Russen könnten mit dem S-400 System die F-35 ausspionieren, das NATO-Netzwerk infiltrieren... so ein vorgeschobener Grund zeigt nur, dass die F-35 doch nicht so hochmodern ist wie man es uns vorgaukelt. Und, anscheinend ist man nicht einmal in der Lage, die NATO vor russischen Spionagesystemen zu schützen - das ist so peinlich, schon aus diesem Grund wäre die Türkei gut beraten, sich mit Systemen einzudecken, die eben nicht mit einem Tastatur-Klick heruntergefahren werden können.


Ja, die Türkei wird voraussichtlich mit den US-NATO-Sanktionen noch lange beschäftigt werden - hatten wir ja nach 1974 (Zypern) auch schon durchlebt oder haben sie Thumann es schon vergessen? Von daher ist das türkische Volk so einiges gewohnt, wenn es um die USA-NATO-Partnerschaft geht. Kein Wunder, dass die stoische Verlogenheit der europäischen Journalie in der Türkei nicht gänzlich verfängt, ja sogar eine überlegene Mehrheit sich dagegen ausspricht.


Der Einbruch der milliardenschweren Aufträge in Zusammenhang mit dem Bau der F-35 würde die türkische Rüstungsindustrie treffen, ja. Aber mal ehrlich, wieviel Milliarden will man noch in einen Kampfjet stecken, der nicht ansatzweise kampfbereit ist, als vorgegaukelt wird? Zwar werden die zusammengehefteten F-35 ausgeliefert, aber unter Anführungszeichen, denn die Jets werden beim Kunden peu à peu von Kinderkrankheiten befreit, wobei laut Analysen der US-Amerikaner dahingehend kein wirklicher Fortschritt zu erkennen ist. Im Grunde steht die F-35 mehr im Hangar als sie fliegt und treibt damit die Ingenieure in den Wahnsinn.


Wenn also die Türkei sich mit S-400 eindeckt und gezwungen wird, sich dann auch noch um Ersatz für vorenthaltene F-35 zu kümmern, ja dann ist es in der Tat so, dass der russische Suchoi-Kampfjet in den Fokus rückt. Aber jammert dann doch nicht herum, die Türkei wäre künftig nicht mehr fähig, mit der NATO zusammenzuarbeiten, weil die Waffen nicht kompatibel wären oder weil man in diese Richtung schielt.


Es klappt doch bereits jetzt nicht - die Zusammenarbeit. Nach dem syrischen Bürgerkrieg forderte die Türkei lange Zeit Unterstützung in Form von Stationierung von Patriots in der Grenzregion. Der Bitte wurde zwar entsprochen, aber genauso schnell, wie man sich dafür entschieden hatte, zog man die Batterien auch wieder ab. Auch sonst klappt da in der NATO nicht viel, wenn es um Syrien geht. Forderte die Türkei einst lange Zeit eine Flugverbotszone in Nordsyrien, um die Binnenflüchtlinge in Sicherheit zu wiegen, so wiegelte die NATO mit wagen Formulierungen beständig ab. Nun, nach dem in Nordsyrien mehr oder weniger ein terroristischer Satelittenstaat errichtet wurde, geht es der NATO nicht schnell genug, um jetzt eine Flugverbotszone einzurichten und diese Brut zu schützen. Ja sagt mal, habt ihr sonst keinen Partner, den ihr gängeln und vor den Kopf stoßen könnt?


Apropos Gängeln: wer gängelt seit Jahrzehnten die türkischen Zyprioten? Wer ist nicht in der Lage, eine hastig in die EU aufgenommene Probleminsel zu befrieden bzw. die griechisch-zypriotische Inselbevölkerung zum Einlenken zu bewegen? Schon die Aufnahme einer halben Insel war laut EU-Charta nicht möglich, aber vieles wird vergemöglicht, wenn man es nur will, oder besser gesagt, wenn es in den Kram passt. Jetzt will man offenbar die türkisch-zypriotischen Inselbewohner vom Reichtum der unterseeischen Vorkommen ausschließen? Ja habt ihr Paschas sonst noch Wünsche?


Ihr Europäer kriecht doch nicht für 'n Appel und 'n Ei in den Allerwertesten der griechischen Zyprioten, wenn es da nichts zu holen gebe. Deshalb trommelt die EU auch alle Anrainerstaaten zusammen, um eine Allianz gegen die Türkei und türkische Zyprioten zu schmieden. Schöne "Partnerschaft" ist das, dass euch so vorschwebt. Nee Thumann, lass es stecken. Die Türkei kommt auch mit sich alleine und wirklichen "Partnern" so klar, muss sich deshalb nichts vorwerfen lassen. Sie wird dabei ihre eigenen Interessen wahren und dabei keinen Schritt vor diesem Tollhaus zurückweichen, die ihre ureigenen Instinkte des kolonialen Gebaren bis heute nicht ablegen können.


Über diese Website

ZEIT.DE

Türkei: Erdoğans gefährliche Raketenobsession

Die Türkei will russische S-400-Abwehrraketen stationieren, die USA drohen mit Sanktionen, die Nato leidet. Doch hinauswerfen kann das Bündnis die Türkei nicht.








9 Std. · 

So menschenverachtend ist unser Land geworden! Diese Gesetzgeber werden wohl nur dafür bezahlt um die Bevölkerung zu schikanieren, demütigen und auszubeuten.

Lieber wegschmeißen als sie den Hilfsbedürftigen zu geben.


+++ Deutschland bleibt weiter UN-Human +++


Lebensmittel: „Containern“ bleibt illegal


Das Mitnehmen weggeworfener Lebensmittel aus Abfallbehältern, das sogenannte Containern, bleibt eine Straftat.


Einen Antrag des Hamburger Justizsenators Steffen zur Legalisierung lehnten die anderen Landesjustizminister bei ihrem Treffen in Lübeck mehrheitlich ab, wie Steffen mitteilte. Stattdessen hätten sie einen Alternativbeschluss gegen Lebensmittelverschwendung gefasst. Details dazu nannte er nicht.


Steffen zeigte für die Entscheidung seiner Kollegen kein Verständnis. Es verstehe kein Mensch, warum die Entnahme von Müll bestraft werden müsse, sagte der Grünen-Politiker. In Deutschland würden jedes Jahr Millionen Tonnen Lebensmittel weggeworfen. Dass Menschen auch noch strafrechtlich verfolgt würden, die beim Containern gegen diese Verschwendung aktiv würden, halte er für falsch.


„Unwürdige und unhygienische Situationen“

Laut Steffen scheiterte sein Vorstoß am Widerstand der unionsgeführten Ministerien. „Wie beim Klimaschutz merkt man auch hier, wie weit sich CDU und CSU von der Bevölkerung entfernt haben und die Realität verweigern“, kritisierte er.


CDU-Minister begründeten den Widerstand damit, dass Menschen gar nicht erst in solche unwürdigen und unhygienischen Situationen gelangen sollten. Da gehe es um Haftungsfragen, falls jemand verdorbene Lebensmittel aus Containern esse und krank werde. Sie verweisen zudem auf geltende Rechtsprinzipien wie Eigentum oder Schutz des Hausfriedens. Im Zentrum müsse, hieß es in einem Beschluss, die Bekämpfung der Lebensmittelverschwendung stehen. Lebensmittelketten sollten den Tafeln beispielsweise leichter und ohne Nachteile spenden dürfen.


https://www.deutschlandfunk.de/lebensmittel-containern-blei…











Informiert euch mal was für Namen manche KASERNEN haben.... dann würdet ihr euch nicht mehr wundern 

....nur erschreckend

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Text und Nahaufnahme

Emel Erdem ist mit Emel Erdem unterwegs.

6. Juni um 05:37

Der #Unteroffizier #PatrickJ. soll unehrenhaft entlassen werden.


Er soll Dutzende Kameraden wegen angeblich #rechtsextrem|en oder #NS-verherrlichenden Sprüchen angezeigt haben.


Soll hier ein unbequemer Whistleblower beseitigt werden?


Der Korpsgeist des #Whistleblower|s


<<An diesem Montagnachmittag wird in der obersten Etage des #Verteidigungsministerium|s ein ungewöhnlicher Besucher erwartet. Es ist ein junger Unteroffizier. Einer, der sehr genau hingehört hat, wenn seine Kameraden angeblich rechtsextreme oder NS-verherrlichende Sprüche machten in den vergangenen Jahren. Dutzende Kameraden hat er schon angezeigt. So viele vertrauliche Tipps auf rechte Umtriebe hat er abgegeben - und penibel dokumentiert - wie noch kein Bundeswehrsoldat je zuvor.


Der Soldat heißt Patrick J., er ist 31 Jahre alt, und eingeladen hat ihn Staatssekretär Gerd Hoofe, ein langjähriger Begleiter der Ministerin Ursula von der Leyen (#CDU). Aber es könnte ein frostiger Termin werden. Denn die #Bundeswehr ist gerade dabei, diesen Unteroffizier hinauszuwerfen. Eine unehrenhafte Entlassung ist beschlossen. Am 15. Juni soll bereits sein letzter Tag sein, so berichtet der Spiegel. Die Vorgesetzten von Patrick J. meinen demnach, es fehle ihm an der "charakterlichen Eignung". Zum einen wegen einer Geldstrafe von 1500Euro, die er kürzlich wegen "Missbrauchs der Befehlsbefugnis" bekommen hat; was noch nicht rechtskräftig ist. Vor allem aber wegen seiner vielen, angeblich häufig falschen #Neonazi-Verdächtigungen.


Auf der Spur von Reichsbürger-Kontakten und Neonazi-Tattoos


Soll hier ein unbequemer Whistleblower entsorgt werden? Der Fall wirft für manche die Frage auf, wie ernst es der Bundeswehr ist mit der Überwindung jenes "falsch verstandenen Korpsgeistes", den die #Verteidigungsministerin im Sommer 2017 kritisiert hatte. Deshalb hat sich ihr Staatssekretär eingeschaltet. Als er von dem beabsichtigten Rauswurf hörte, hat er Patrick J. zum Gespräch gebeten, er hat sich die Akten kommen lassen und will sich nun selbst ein Bild machen.


Andererseits warnen Soldatenvertreter schon länger vor einem Klima der Gesinnungsschnüffelei in der Truppe. Das war ihre Sorge, als #UrsulavonderLeyen im Sommer 2017 begann, die Kasernen nach Nazi-#Devotionalien durchsuchen zu lassen, und der Bundeswehr ein "Haltungsproblem", eine Nähe zu rechtem Gedankengut, vorwarf. Patrick J. nun, der auf eigene Faust Dossiers über die echte oder vermeintliche Gesinnung von Kameraden anlegte: Ist er einer jener Geister, die sie rief?


Seine Geschichte beginnt im Jahr 2016. Nach einem Jurastudium kehrte Patrick J. damals zurück zur Bundeswehr. Für einen Feldwebellehrgang kam er ins schwäbische Pfullendorf. Dort, hinter den Mauern der Staufer-Kaserne, soll es Scheinerschießungen gegeben haben, "wie mir zugetragen wurde", so erzählt er. Daraufhin habe er zu sich selbst gesagt: "Wenn es stimmt, dann ist die Person nicht mehr tragbar. Wenn es nicht stimmt, ist es eine Verleumdung. Die muss aufgeklärt werden." Die Staatsanwaltschaft sah damals zwar keine Belege für Scheinerschießungen. Patrick J. habe sich des Falles dann aber selbst angenommen, sagt er.


Hinweise auf mehr als hundert Personen


Er hat im Netz über einzelne Kameraden recherchiert, wie ein Privatermittler. Dann hat er daraus eine Art Masterarbeit erstellt, mit einem politischen Theorieteil vorneweg - und vielen Beispielen dahinter. Darin beschreibt er, wie ein Stabsunteroffizier, der auf Facebook im Pullover einer rechten Szenemarke posierte, mit Rechtsextremisten vernetzt sei. Bei Facebook sei er befreundet mit Leuten, die das KZ Auschwitz mit Legosteinen nachbauten. Bei einem weiteren Kameraden, einem Oberstabsgefreiten, fand Patrick J. Facebook-Kontakte zu sogenannten Reichsbürgern. Zu Leuten also, die die Gültigkeit der Bundesrepublik anzweifeln. Dieser Oberstabsgefreite kommentierte am 26. August 2016 in dem sozialen Netzwerk: "Wir sind eh alle Staatenlos ... Auf uns kann jederzeit geschossen werden .... Das einzigste was wir sind, sind dumme Arbeiter die einer großen GmbH angehören."


Patrick J. analysierte auch die Tattoos einzelner Kameraden, stets in seiner eigenen, eigenwilligen Ermittlersprache: "Auf Grund der vorliegenden Fakten ist davon auszugehen, dass die gegenständliche Tätowierung somit bereits zum Zeitpunkt der Musterungsuntersuchung, welche einer Einstellung in die deutschen Streitkräfte zwingend vorgelagert ist, vorgelegen hatte." Insgesamt kommt Patrick J.s "Berichtsentwurf zum Phänomenbereich Rechtsextremismus in der Bundeswehr" am Ende auf 147 Seiten, 285Fußnoten, zahlreiche farbige Screenshots, ein Literatur- sowie ein Personenregister.


Unbeliebt bei den Kameraden


Bei den Kameraden hat ihn das nicht beliebt gemacht. Einer der Angezeigten drehte den Spieß um. Er zeigte Patrick J. an. Der Vorwurf: Patrick J. habe ihn einmal ohne dienstlichen Grund strammstehen lassen - ein "Missbrauch der Befehlsbefugnis", was Patrick J. allerdings bestreitet. Trotzdem bekam er eine Geldstrafe.

Die Vorgesetzten von Patrick J. reagierten offenbar abweisend auf dessen Vorwürfe. Lediglich der Geheimdienst der Bundeswehr, der Militärische Abschirmdienst (MAD), zeigte sich offen und nahm die Stoffsammlung von Patrick J. dankend an. Einiges davon sei wertlos, befanden die Geheimdienstler, vieles längst bekannt oder juristisch haltlos. Mit manchem Hinweis aber - das bestätigte der Dienst der Süddeutschen Zeitung - habe Patrick J. dazu beigetragen, dass man mutmaßlichen Rechtsextremisten in Uniform neu auf die Spur gekommen sei. Patrick J. habe Hinweise auf mehr als hundert Personen gegeben, in neun Fällen seien tatsächlich Ermittlungen aufgenommen worden.


Wenn nun das Personalamt der Bundeswehr dem Unteroffizier Patrick J. schreibt, einige seiner Vorwürfe hätten sich "als übertrieben und haltlos erwiesen", dann sagt er dazu: Es sei im Zweifel besser, zu viel zu melden. Die richtige Bewertung der Hinweise überlasse er dann den Fachleuten beim MAD. Es werde ja niemand öffentlich an den Pranger gestellt. Es gehe nicht um "Meinungsdiktatur oder ein Politkommissariat", sondern lediglich um "rote Linien" der freiheitlich-demokratischen Grundordnung. Der "Kameradschaftsgedanke" sei ihm natürlich bewusst.


Am Montag geht nun für Patrick J. ein Wunsch in Erfüllung, auf den Termin beim Verteidigungsstaatssekretär freut er sich. Schon zweimal habe er bei der "Hausleitung" des Ministeriums um ein persönliches Gespräch über rechtsextremistische Umtriebe in seinem Umfeld gebeten, sagt er, 2017 und 2018. Jetzt endlich ist er erhört worden. "Es macht keinen Sinn, das Thema mit einem Kompaniechef zu erörtern", meint Patrick J., "der hat gar nicht die Durchgreifmöglichkeiten." Das müsse von ganz oben kommen.>>


https://www.sueddeutsche.de/…/bundeswehr-rechtsextremismus-…









Keine Fotobeschreibung verfügbar.

Özden Ipek ist mit Mehmet Adigüzel unterwegs.

25. Mai 2018

Die türkische Opposition demontiert sich seit Wochen selbst.


Das ist gut denn es wäre eine Katastrophe, wenn diese Nichtskönner und Abwracker in einem Monat an die Macht kämen. 

Die wollen die Türkei (bewusst oder unbewusst) wieder in das verwandeln, was wir 70 Jahre waren: Eine bankrotte Bananen-Kolonie des Westens.


Muharrem Ince sagt ernsthaft, er wolle das Projekt der eigenen nationalen Automarke stoppen. Kanal Istanbul und der neue weltgrösste Flughafen sollen auch beendet werden, ebenso viele andere wichtige strategische Projekte.


Das sind genau die "Nützlichen Idioten", von denen Lenin so schwärmte. 

Bitte nicht falsch verstehen: Ince, Aksener und Co. haben nichts gegen Autos, Flugzeuge, usw....


Sie haben nur etwas dagegen, wenn diese in der Türkei produziert werden!

Stattdessen soll die Türkei am liebsten wieder ein Landwirtschaftsland sein, wo 1.000.000 türkische Bauern ein Jahr lang schuften müssen, um einen amerikanischen Panzer zu kaufen. So funktionieren halt Kolonien.


Die Türkei soll Nichts oder wertlosen Tand herstellen, sich abrackern, technologisch Steinzeit sein und den wahren Herren dieser Erde dienen. Das ist des Pudels Kern, was diese Leute wollen.

.







Der Wahlkampf um Istanbul sollte länger dauern.


Denn je länger es dauert, desto mehr fällt die Maske bei Herr Imamoglu. 

Der Mann unterdrückt nur mühsam seine wahre Gesinnung und Charakter, das wird mit jedem Tag klarer.


-Das Fake-Video von ihm übers Essen (Ich will kein Steak, ich bin einer von euch...) differiert leicht mit dem Umstand, dass er mit einem Privatflugzeug umherreist und aggressiv auf VIP Behandlung am Flughafen besteht.


-Flugzeug übrigens gesponsert von der Koc-Gruppe (Kostenpunkt 400.000,-TL) , den Anführern aller staatsfeindlichen Aktivitäten der vergangenen Jahrzehnte. Warum sollten diese Freimaurer Herrn Imamoglu sponsern? Aus Nächstenliebe?


-Die VIP-Behandlung steht ihm nicht zu. Dass er aggro darauf besteht, dann mit seiner Gruppe den VIP-Bereich stürmt und dann noch den lokalen Governeur als Hund beschimpft... lässt tief, sehr tief in seinen Charakter blicken.


Und was man sieht, gefällt nicht.

-------------


Bana özel antrikot olmaz, ben de herkes gibi patlıcan musakka yiyeceğim diyen adam, havaalanında herkes gibi sıraya girip normal yollardan uçağa bineceğine, ille de VIP'ten geçeceğim, VIP de vip diyor, normal vatandaşlar gibi X-ray'den geçmem, üstümü aratmam diyor.. o zaman, ben de herkes gibi patlıcan yiyeceğim söylemi sırıtıyor haliyle..


Bu nedir arkadaş ya. Mecbur musun VIP salonuna geçmeye? X-ray cihazından geçmem ne demektir? Vip salonuna geçme kuralları var, x-ray'den geçmeme kuralları var. İyice havaya girdi. Bu vali it ne demektir? Polislerle arbede çıkarmak, polislere Tayyib'in uşakları demek ne oluyor? Nereye gitti sinirleri alınmış, hiçbir şeye kızmayan sempatik adam?

Ne demişti bu İBB’nin aşçısına?

-Yemekte ne var ?

+Musakka efendim ama sizin için antrikot yaptık.!

- Olur mu öyle şey benim özelliğim ney bende musakka yiyeceğim.!

Aynı dümenci sahtekar Ordu havalimanında ne yaptı ?

İsmi listede olmayan 14 kişiyle Ordu havalimanına VİP’den girmek istedi.!

Kendisine müdahale edilince Ordu valisine “it, dedi...

nerede senin musakka anlayışın ?

hani özelliğin yoktu senin ?

ayrıca herhangi bir vasfın dahi yok.! Leşsin!

Selahattin Demirtaş’ın çizgisini beğenip TC Valisine it diyenden âlâ it mi olur ?











Her kim Tâ­ğût'a karşı cihad etmeden ve onunla ...

Olumsuz eleştirilere kesinlikle aldırmayın

Bazı kardeşlerimizin sayfamızdan paylaştığı konuların altı...

Mehr anzeigen

CommunityAlle ansehen

Icon of invite friends to like the page

Lade deine Freunde ein, diese Seite mit „Gefällt mir“ zu markieren

Highlights info row image

7.138 Personen gefällt das

Highlights info row image

9.973 Personen haben das abonniert

Icon denoting friends who like the page

Oğuz Ismail und 9 weiteren Freunden gefällt das


InfoAlle ansehen

Highlights info row image

Medien

Highlights info row image

Änderungen vorschlagen

Seitentransparenz

Mehr anzeigen

Facebook liefert Informationen, mit denen du die Intention von Seiten besser verstehst. Hier erfährst du mehr zu den Personen, die die Seiten verwalten und Beiträge darin posten.

Seite erstellt – 30. Dezember 2018

Deine Seiten (nur für dich sichtbar)


Friendship 99


Davud Erdal


Ali Riza Beyoglu

Alle ansehen

Ähnliche Seiten


Gefällt mir

Muhyiddin İbni Arabi

Efe Bilal Adali gefällt das

Gesellschafts- und Kulturseite


Gefällt mir

YAVUZ Sultan Selim HAN

Müzeyyen Kardelen gefällt das

Person des öffentlichen Lebens


Gefällt mir

İstihbarat Vatan

Özgür Uslu gefällt das

Blogger/in

Seiten, die dieser Seite gefallen


Gefällt mir

Gerçek TARİH 1453

Deutsch · Türkçe · English (US) · Español · Português (Brasil)

Informationen zu Daten für Seiten-Insights

Datenschutz · Impressum/AGB/NetzDG · Werbung · Datenschutzinfo · Cookies · 

Mehr

Facebook © 2019


Gerçek Tarih Belgelerle 1453

5. Juni um 18:13 · 

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indiren Ittihat Terakki ve Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa


Mahmud Şevket Paşa


Ittihatçı Mahmud Şevket Paşa Alliance Israelite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) okulunda öğrenim gördü.[1]


“Eşitlik, ilericilik ve kardeşlik” gibi yaldızlı sloganların arkasına sığınarak ve Avrupa’daki siyonistlerin ajanı gibi çalışarak Osmanlı’nın içten yıkılışını kolaylaştıran ve Israil’in kuruluşuna zemin hazırlayan Jöntürk’lerin, Ittihat ve Terakki’cilerin elebaşlarının hemen hemen tamamı Yahudi asıllıdır. Bunların büyük kısmı, Yahudi cemaatine bağlı, Ibranice eğitim veren bu “Alliance Israelite Universelle” okullarında ders almışlardır.


“Alliance Israelite Universelle” okullarının hangi maksat ve programlarla çalıştığını ise Rıfat N. Bali’nin yayına hazırladığı Esther Benbassa ve Aron Rodrigue adlı Yahudi tarihçilerin yazdığı “Türkiye ve Balkan Yahudileri Tarihi”[2] kitabında detaylarıyla açıklanmaktadır. Bu iki Yahudi tarihcinin itiraflarından da anlaşıldığı gibi, ülkemizde Islam’ı dışlayarak veya sadece aksesuar gibi kullanan “Türk Milliyetçiliği” kılıflı ırkçılık ve din düşmanlığı da, yine aynı Yahudi Alliance okullarının saçtığı kirli ve tehlikeli bir akımdır.


Selanik’ten, 31 Mart isyanını bastırmak bahanesiyle Istanbul’a gelen ve Sultan II. Abdülhamid Han’ı (rahmetullahi aleyh) tahttan indiren “Hareket Ordusu”nda 700 Selanikli Yahudi’nin oluşturduğu “Gönüllü Musevi Taburu” bulunmaktaydı. “Hareket Ordusu”nun başına Hüseyin Hüsnü Paşa geçti. Kurmay başkanı Yüzbaşı “M. Kemal’di” (Atatürk). Hareket Ordusu, Ayastefanos’a (Yeşilköy) geldiğinde birliğin komutasını 3. Ordu Komutanı Müşir Mahmud Şevket Paşa ve kurmay başkanlığını Berlin’den gelen Binbaşı Enver aldı.[3]


abdülhamiti tahtan indirenler hareket ordusu atatürk kemal selanik hareket ordusu abdülhamid masonlar


M. Kemal, Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı tahttan indiren mason güdümlü Hareket Ordusu erkanıyla birlikte


***


abdülhamiti tahtan indirenler hareket ordusu atatürk kemal selanik hareket ordusu abdülhamid masonlar musevi taburu


M. Kemal, Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı tahttan indiren mason güdümlü Hareket Ordusu’yla Istanbul’a gelirken


***


Bu mason/yahudi güdümlü hareket hakkında Atatürkçü Soner Yalçın şu bilgiyi veriyor:


“Isyan bastırıldıktan sonra Mahmud Şevket Paşa ile Harbiye Nazırı Salih Paşa, ‘Hahambaşı Haim Nahum’u ziyaret etti. Her iki paşa da, **Selanik Yahudilerinin verdiği destek** için teşekkür etti. Diğer cemaatleri de ziyaret eden Hareket Ordusu kurmay kadrosu, ayrıca Istanbul halkına bir bildiri yayınladı: vatanın ve milletin bölünmezliği ve Meşrutiyet her daim korunup kollanacaktır!.. (Ara not [Soner Yalçın’ın notu] : bu bildirinin benzeri 1960, 1971 ve 1980 [darbeleri] yıllarında da görülecektir. Tek değişen ‘Meşrutiyet’ yerine ‘Cumhuriyettir’ !..)”[4]


Ek Bilgi: “Haim Nahum” M. Kemal Atatürk’ün Lozan’a yolladığı Türk Heyeti’nde yer almıştır! Türk Heyeti’nde bir Hahambaşı! Ayrıca Haim Nahum, Kadir Mısıroğlu’nun bildirdiğine göre Vehbi Koç’un babasıdır.


Kadir Mısıroğlu’nun bu gerçeği açıkladığı videoyu izlemek için tıklayın:


https://www.facebook.com/photo.php?v=538739169542111&set=vb.131976427012616&type=3&video_source=pages_video_set


**********


KAYNAKLAR:


[1] Soner Yalçın, Efendi 2 – Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 1. Baskı, Istanbul 2006, sayfa 114.


[2] Esther Benbassa ve Aron Rodrigue, Yayına Hazırlayan: Rıfat N. Bali, İletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2001.


[3] Soner Yalçın, Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, Istanbul 2004, sayfa 134, 135.


[4] Soner Yalçın, Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, Istanbul 2004, sayfa 135.


Tavsiye edilen konu:


https://belgelerlegercektarih.com/…/mason-ustadi-itiraf-et…/







Bugün KOÇ'un uçağına binen yarın KOÇ'un kucağına oturur.

Yada oturmuştur!


KOÇ Rockefeller'in ülkemizdeki montajcısıdır!

David Rockefeller: Dünyayı perde ardından yöneten İlluminati'nin iki nolu baronudur.

Serveti forbes'in her yıl yayınladığı dünyanın en zengin 100 kişisinin toplamından çok daha fazladır.

Ve bunlar diğer baron Rothschild ile bu listede adları geçmez çünkü ''klansman dışı''dırlar!


Bu DEVASA ötesi servete 19 yüz yılda tefecilikle, silah ticaretiyle, petrol ticareti ile sahip olmuşlardır.

ABD ve AB başta olmak üzere bir çok gelişmiş ülkeyi ''bunların seçtirdiği'' isimler yönetmektedir.

-Dünya'da ''ortak olmadıkları'' MERKEZ BANKASI yoktur!


Şimdiki hedef ise;

-Ellerinden uçup giden Türkiye idaresini geri almaktır.

Projeleri ise; Beylikdüzü Belediye başkanlığı döneminde ''makarias heykeli'' dikmese kimsenin adını sanını dahi öğrenemeyeceği Ekrem İmamoğlu'dur.


Yani soy adını değiştirmeden önceki Ekrem Müdafa..

Yani kazandı sanarak Yunan medyasına sevinç çığlıkları attıran Ekrem İMAMİDİS!...


Yani Fetö'cülerin, Kandil'deki terör baronlarının kazanması için yırtındıkları ''maşa'' !


Sen eyy sevgili ''vatansever'' kardeşim,

Bunca acı realiteler gün gibi ortadayken;

-Bu maşa'nın halk için hizmet edeceğini mi sanıyorsun?









Yunan’ı denize dökmek hikaye


30 Ağustos’u da geride bıraktık.


Artık 30 Ağustos’lar, Yunan’ı denize döktüğümüz gün olarak hatırlanmıyor..Askerlerin görev değişikliği günü olarak hatırlanıyor..


Zaten “Yunan’ı denize dökmek” hikaye.


O bir “Müthiş Türkler efsanesi”.


Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Geldikleri gibi gittiler..”


İlk kurşun da “Müthiş Türk efsanesi” idi. Zaten atılan kurşun ilk kurşun olmadığı gibi, Osman Nevres (Hasan Tahsin) de Türk değildi.. İlk kurşun o tarihte, İzmir’de Yunan’a karşı değil, daha önce Hatay-Dörtyol’da Fransızlara karşı sıkıldı.. İlk kurşun anıtı İzmir’e CHP’lilerin bir armağanı..


Ne Kurtuluş Savaşı İzmir’de Yunan işgalinin başlaması ile başladı, ne de son kurşun Yunanlılar giderken sıkıldı..


Yunanlılar 18 Mayıs 1919’da çıktı. 9 Eylül 1922 de gitti. 2 yıl gibi bir zaman kaldılar Anadolu’da.. İngilizlerin Anadoluyu terk etmeleri için daha yaklaşık 1 yıl gerek. İşgal devam etti. 2 Ekim 1923’de ayrıldı İngilizler İstanbul’dan hem de tek kurşun bile sıkılmadan..


30 Ağustos’ta aslında Anadolu’nun kurtuluşunu değil, Yunan’a karşı kazanılan zaferi kutluyoruz.. Asıl kutlamanın 2 Ekim’de yapılması gerek aslında ama, kimse o tarihi hatırlamıyor bile..


2 Ekim’i de kutlamayız, çünkü 2 Ekim’de (kimine göre 4 Ekim, ya da 2 Ekim’de çekilmeye başlamışlar, 4 Ekim’de çekilme sona ermiş.)


Tek kurşun bile sıkılmamış..


İngilizler “Biz gidiyoruz”, demiş ve gitmişler.


İstanbul’a girip yönetimi devralacak kimse yok ortalıkta; ancak 2 gün sonra 6 Ekim’de Selahattin Adil’in çevreden topladığı, asker elbisesi giydirilmiş vatandaşlar, vilayete gelip göndere bayrak çekmiş. Daha sonra da Anadolu’dan gelen birlikler İstanbul’a girmiş..


Resmi tarih kitaplarında yazmaz bunlar..


Neyini kutlayacaksınızbunun. Ama yine de 6 Ekim İstanbul’un kurtuluşu diye kutlanır.


Mustafa Kemal yok ki orada o zaman.


İtilaf Devletleri donanmaları 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul’a girdiler. Fiilen gerçekleşmiş olan işgal, 16 Mart 1920 günü resmi işgale dönüştü.


İmzalanan Lozan Antlaşması gereğince de düşman askerleri altı hafta sonra İstanbul’dan ayrılacaklardı.4 Ekim 1923 günü şehirden ayrıldılar.


Şimdi 88 yıl sonra İzmir’in kurtuluşunu kutluyoruz..


Dikkat: Son düşmanın ülkeyi terketmesini ya da en büyük ilimiz olan İstanbul’un kurtuluşunu değil.


Zaten Kurtuluş Savaşı dediğin ne ki! Çete savaşlarını saymazsanız, hükümet kuvvetlerinin yönettiği 1.-2. İnönü (1. İnönü Savaşı tartışmalarıdır), Eskişehir-Afyonbölgesinde mevzi çatışmalar, Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi..


Ankara için “İrtica ile mücadele istila ile mücadeleden daha zor ve elzem bir hadise” idi.


Bursa kalesinde o günlerde dikilen bir taş sutun hâlâ tarihe tanıklık edercesine orada durmaktadır..


Sonuçta Mustafa Kemal’in dediği gibi, İstanbul’dan “Geldikleri gibi gittiler”. Hem de tek kurşun sıkmadan.. Yunan’ı denize dökme konusu da artık pek konuşulmuyor. Getirenler, getirdikleri gibi götürdüler Yunan askerlerini sonuçta..


26 Ağustos 1922’de Afyonkarahisar-Kocatepe’debaşlayan Büyük Taarruz , 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasıylasonuçlanır.


Başkomutan Meydan Muharebesi, “Kütahya Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922’de Türk ve Yunan orduları çıkan çatışmayla başlar.. Burada ilginç olan 26 Ağustos ile 9 Eylül arasında 14 gün var.


Kütahya’dan İzmir’e 450 km.’lik bir mesafe var, düz gidilirse. Yol yok. Motorize değiller. Askerler süvari ya da yaya.. Bir günde en çok teçhizatlı bir birliğin o günkü şartlarda hiç dinlenmeden yol alması halinde en fazla günde 30 km. yol katetmesi mümkün..


Ortada mucizevi bir durum olduğu hemen görülüyor.. Ya da Afyon-Kütahya bölgesindeki çatışmaların dışında zaman kaybına sebeb olan bir savaş olmadı. Yunan tabana kuvvet kaçtı, bizimkiler kovaladı.. Yoksa Sakarya’daki bir çatışma tek başına, bir boğazda 22 gün ve 22 gece sürdü.


Mesela 26 Ağustos gecesi başlayan çatışma, 5. Süvari Kolordusu Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başlamıştır. İntikalin bütün gece sabaha kadar sürmesi sonucu, bu cephede ileri harekâtın bir gün sonra başladığını gösteriyor.


27 Ağustos sabaha karşı Tınaztepe, Erkmentepe ve Kurtkaya tepesinin düşürülmesi neticesinde 4. Piyade Tümeni’nin dağılması, 1. Piyade Tümeni’nin ağır kayıplarla geri çekilmesi Yunan cephesinin 27 Ağustos öğle saatlerinde tamamen çökmesine yol açmıştır. Bu çatışmaların 28 Ağustos’a kadar sürdüğünü gösteriyor.


Hatta 28 Ağustos-30 Ağustos sabahı arasında Türk birlikleri ile çekilen Yunan birlikleri arasında yer yer şiddetli çatışmalar çıkmış, Yunan birliklerinin Türk kuvvetlerinin takibinden kurtulamaması, mevzi almalarına engel olmuştur.


30 Ağustos günü akşam saat 19.30’a kadar süren bugün Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak bilinen büyük çarpışmalarda Yunan birlikleri imha edilip dağıtılmıştır.


Bu muharebede Yunan 4. ve 12. Tümenleri tamamen, 5. ve 9. Tümenleri kısmen imha olmuştur. 9 Eylül’e 10 gün kaldı..


Peki bu savaşta kaç şehid verdik? Kaç yaralımız var? Mesela Sakarya’daki durum meydanda. 100 km.’lik bir alanda meydana gelen savaşta bizim tarafın şehid sayısı 5.700, yaralı 17.700, tutsak 415 idi.


9 Alay komutanı öldü. Yaralılar, Yunan ordusunun kaybı subay ve er olarak 15.000 ölü verdiler. Yaralı sayısı 25.000 kadardı. Burada Yunan ordusunun askerinin üçte birini kaybettiği hesaplanıyor.


Bizim toplam muharip mevcudumuz 88.000 piyade, 12.000 süvari ve 137 top idi.


Bu savaş 9 Eylül’de İzmir, 17 Eylül’de Bandırma’dan kalan Yunan birliklerinin tahliyesi ile son bulmuştur. Aynı gün 9 Eylül 1922 sabahı Ahmet Zeki (Soydemir) komutasındaki 2. Süvari Fırkası, ardından Mürsel (Bakü) komutasındaki 1. Süvari Fırkası birlikleri İzmir şehrine girmiştir.


Albay Reşat (Çiğiltepe) hikayeleri üzerine tarih bina ediyoruz bu arada.. Mustafa Kemal, Albay Reşat’a tepenin alınmasını emreder. Albay, “Yarım saate kadar alırız” der.


Ama yarım saat dolduğunda henüz tepe alınmamıştır fakat çatışma devam etmektedir. Albay verdiği sözde duramadığı için savaş sırasında intihar eder. Ama komutanı intihar etmiş askerler savaşmayı sürdürür ve 45 dakika sonra tepe alınır.


Adam çatışma devam ederken, verdiği sözde duramadığı için askerlerini kendi haline bırakıp intihar eder ve kahraman olur. Komutanlarını kaybeden askerler ise zafer kazanır.


Keşke tarihi, övgü ya da sövgü kitabı olmaktan çıkartıp, kahramanlar üretme aracı yapmadan, efradına cami, ağyarına mani bir anlayışla olduğu gibi anlatsak. Yunan hükümetinin kendi çocuklarına anlattığı tarih böyle değil..


Yunanların İzmir’de denize dökülmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki Türk Süvari birliği hızla Çanakkale’ye doğru ilerlemeye başladı ama, bu taarruz durduruldu..


Bundan sonraki gelişmeleri biliyorsunuz.. Anadolu’nun işgalinin sonuna gelinmedi ama, biz 30 Ağustos’u kutlamaya devam ediyoruz..


Mustafa Kemal İzmir’e geldikten sonra, meraklıları ilk birkaç gününü izlese iyi ederler.. Ben olaya sadece, bir de farklı açıdan bakmak istedim..


Selam ve dua ile…


Abdurrahman Dilipak, (31 Ağustos 2010)








AFD, Alice Weidel, Alternative für Deutschland, Burka, Demokratie, Deutschland, Donald Trump, Erdogan, Fasten, Fastenzeit, Flüchtlinge, Gebet, Hadsch, Halal, Haram, Hijab, Hijabi, Imam, IS, Islam, Islamisierung, Israel, Kopftuch, Koran, Marokko, Mekka, Moschee, muslim, Muslima, Muslime, Nazis, Niqab, Ramadan, Rassismus, Saudi Arabien, Schweinefleisch, Sunnah, Syrien, Terror, Terrorismus, Trump, Türkei, Türken, USA, Weihnachten,








Arapça Kuran ve Ezan'ın yasaklanması – 1 (10 Bölüm)

(Başlıkta kemalistlerin ilmi seviyesini dikkate alarak "Arapca" Kur'an tabirini kullandık.)

Kurtuluş Savaşı sonrası, 3 Mart 1922 de, Büyük Millet Mecılsi'nin üçüncü toplanma yılını açış konuşmasında,

Mustafa Kemal, sözü camilere getirdi. Burda Türkçe Ezan ve Kaemat gerçekleştireceği işaretini verdi.[1]

1924 Yılında Cumhuriyetin en büyük laik aşaması yapıldı: Halifelik kaldırıldı. Dolayısıyla Şeriye ve Evkaf

Vekaletleri de (Osmanlı'da kanunların şeriata uygunluğunu denetleyen bakanlık/Şeyhül İslamlık) kalkıyordu.

3 Mart 1924 tarihli kanunun birinci maddesi, Türkiye Cumhuriyetinde halkla ilgili bütün işlemlerin

yürütülmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümete bırakıyordu. Ancak dinsel sorunları halledebilmek

için Başbakanlığa "bağlı" Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Camiler, medreseler, tekke ve zaviyelerin idaresi[2],

imam, hatip vaiz, şeyh, müezzin ve kayyumların atanmaları, il ve ilçelerdeki müftülük örgütleri de bu kuruluşa

bağlandı. Diyanet İşleri Reisliğinin bir de Danışma Kurulu vardı.

Amacı "Cumhuriyet ve laikliğe hizmetti". Bu kurul, ezan ve salatın Türkçeleştirilmesi, hutbelerin Türkçe

okunmasını ele aldı. Ayrıca, hutbelerin konularının siyasi, sosyal, askeri, mali içtimai ve iktisadi sorunları

kapsamalarının da üzerinde duruldu.[3]

(Yani Diyanet dini, laikliğe uydurmak ile görevli kılındı.)

1928'de Latin harflerinin alınması sırasında izinsiz olarak okul ya da kurs açılarak Arapça öğretilmesi

yasaklandı. Bu yaklaşım, aynı yıl devletin bir dini olduğu maddesinin Anayasa'dan çıkarılmasıyla devam etti.

Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi zamanında alınan bir kararla Kur'an-ı Kerim'in Türkçe'ye çevrilmesini

takiben namazların Türkçe olarak eda edilmesi uygulamasının başlatılacağı ve diğer Kur'an-ı Kerim'lerin

satışlarının men edileceği açıklanmıştı. Diyanet İşleri'nin yetki alanındaki bu değişiklikleri hazırlama görevi

İlâhiyat Fakültesi'ne verilmişti.[4]

**********

Devam edecek inşaallah...

**********

KAYNAKLAR:

[1] Vatan gazetesi, 13 Haziran 1922.

[2] Tekke ve Zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarihli kararnamelerle kapatıldı (T.C. Tarihi, 4. Cild, sayfa 238.)

[3] Osman Ergin, Maarif Tarihi, 1. Cild, sayfa 243.

[4] Cihan Aktaş, [1991] 2005, Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar, İstanbul, Kapı Yayınları, sayfa

228, 229.









English: Overcome Depression, Italiano: Superare la Depressione, Português: Vencer a Depressão, Español: superar la depresión, Français: vaincre la dépression, 中文: 从抑郁中走出来, Русский: преодолеть депрессию, Bahasa Indonesia: Menanggulangi Depresi, Nederlands: Een depressie overwinnen, Čeština: Jak překonat depresi, العربية: التغلب على الاكتئاب, हिन्दी: डिप्रेशन से बाहर निकलें (Depression Management Tips), ไทย: เอาชนะภาวะซึมเศร้า, Tiếng Việt: Vượt qua Chứng trầm cảm, 한국어: 우울증을 극복하는 방법, 日本語: うつを克服する










Tarihte Kürt devleti diye bir devlet olmamıştır. Bu Kürtler içerisinde bir noksanlık mıdır Allah aşkına? İttihadı İslam namına Müslüman devlet içerisinde yaşamışlardır. Hatta meziyettir bu. İlla benim kavmi devletim olmasına gerek yok düşüncesiyle ittihadı İslam namına Müslüman bir devlete tabi olmaları bir meziyettir.Selahattin Eyyubi'nin Devleti'ni Kürt devleti sayarlar düzeltmekten usandığım yanlışlardan biri de budur. Selahattin Eyyubi'nin kürtlük ile hiçbir alakası yoktur ve hatta Selahattin Eyyubi'nin büyük bir şahsiyet olmadığı da muhakkaktır, ahlaksızın tekidir Kürt olsa ne olacak. Timur Türk ben de Türk'üm ve Timur melundur. Kimseyi kavmindendir diye değerli tutamazsın sen müslümansan senin ölçün Allah nizamıdır. AYET: (inne ekramekum indellahi etkakum) Allah katında makbulunuz takvada üstün olanınızdır. Her millette düzgün adam da çıkar bozuk adam da çıkar. Kavimden, kabileden, kandan, ırktan bir meziyet doğmaz. Belki tarihi tecrübelerden örften coğrafi hususiyetlerinden vesaire den doğabilir ama her kavimde meziyet sayılacak işler de olur kusur sayılacak işler de olur. Karadenizlisin diye bir karadenizli sevebilirsin ama bu sevgiyi ileri götüremezsin.

Türk olduğum halde diyorum Şeyh Sait Cumhuriyet tarihinin en saygı duyduğum adamıdır. Çünkü Allah nizam-ı namına küfre karşı yiğitçe direnmiştir. Ben kürt değilim diye kıskanacak mıyım onu. O zaman peygamber de Türk değil. Bu mantık Müslüman mantığı değildir.Selahattin Eyyubi Yemenli araptır. Hazreti Ömer zamanında Futuhata karışarak Musul'a yerleşmiş bir ailedendir. Selahattin Eyyubi için size sadece bir tek vaka söyleyeyim. İtalyanlar'ın en büyük şairi Dantedir. Dante'nin dünyada en maruf eseri divine comedy dır. Bu eser cennet cehennem ve Araf tasvirleri ile doludur. Güya Dante hayalen ahirete gitmiş cenneti müşahede etmiş cehennemi müşahade etmiş ve oralarda kimleri görmüşse bunu anlatır eserinde. Bu Dante gavuru Peygamberi cehennemde gösterir Selahattin Eyyubiyi cennette gösterir. Soruyorum bu Selahattin Eyyubi yi meth edenlere dünyanın en büyük şairi geçinen bu Dante aptal mı? Peygamberi cehennemde gösteren bu melun Selahattin'in ne meziyetini gördü de cennette gösteriyor Allah aşkına bunu araştırmak gerekmez mi? Selahattin Eyyübi Selçuklu aleyhine haçlılarla ittifak yaptı. Derler ki Kudüs'ü kurtardı. Mustafa Kemal da yunanı yendi o zaman hilafeti yıkmasını hoşgör, hocaları asmasını hoşgör görde gör. Yunanı yendi ya ne yaparsa yapsın gavur olamaz. İşte bu buna benzer. Bir insanın hatası da bir yere konur sevabı da bir yere konur. Ben Kudüs'ü fethetmedi demedim ben asker değilim ama askeri bir mantıkla Kudüs'ü fethetmesi de çok mühim bir iş değildir. Oradaki hristiyan kumandanın ahmaklığı sayesinde Selahattin muzaffer olmuştur. Aynı Selahattin Akka de mağlup olup canını zor kurtararak kaçmıştır. Bunu söylemez mi bir tarih. Selahattin şaribül Leyli ven nehar dır. İbni kesire bakın bunları koyacağım yeni baskısına çünkü Mehmet Akif ile Selahattin hakkındaki düşüncelerimden dolayı vaki tecavüzlerden bizar oldum. Kaynaklar diyor ki Selahattin şaribül Leyli ven nehar dır kaynak diyor ki hristiyanla ittifak etti kaynak diyor ki kumandanı olduğu devleti yıktı kendi adına devlet kurdu kaynak diyor ki kendini yetiştiren analığı vaziyetinde ki kadını aldı tarih diyor ki memur olduğu Devleti Müslüman kanı dökerek kendine rağmetti ben böyle bir adamı beğenmem varsın Mehmet Akif beğensin. (şarkın en sevgili sultanı selahaddini Kılıçarslan gibi İclaline ettin hayran) Bunu benden duyun Mehmet Akif'te Çanakkale'yi görmemiştir. Bu şiiri Necid de yazmıştır. Mehmet Akif necid de ne arıyordu. İttihatçıların Teşkilatı mahsusasının memuru olarak gitmişti. Benden duyun bunu hakikat herkesin hatırından üstündür. Mehmet Akif Cemaleddin Afganiyi de meth etmiş abduhu da meth etmiş al başına taç et. Abdulhamide de en çirkin bir şekilde sövmüş onları da kabul etmelisin o zaman. Mehmet Akif'in doğrusu da var yanlışı da var. Velhasıl kürtlerin iki meziyeti vardır. Birisi ittihadı İslam namına Osmanlı'ya harpsiz darpsız teslim olmasıdır ikincisi de Kemalin zulmüne Allah Nizamı Adına tek kıyam eden kürtler olmuştur Kürtlerin başka Şeref aramalarına gerek yok.


YOUTUBE.COM

(K432) Kürdistan Devleti Var mıydı? - Selahaddin Eyyubi & Dante, M. Akif Ersoy & İttihat ve Terakki

(K432) Kürdistan Diye Bir Devlet Var mıydı? &…









Kadir mısıroglu sohbet sözleri

11. Mai 2016 · 

kemalist tahribatın 3 ana istikameti vardır birincisi dini tahrib dir tahrif demiyorum dikkat edin tahrif şimdi yapılıyor tahribe muktedir olamayınca tahrife yeltendiler tahrib kabil degildir zaten allah koruyor bu dini bunlar kuranı sunneti degiştiremediklerine gore muslumanların anlaşını degiştirmeye çalışıyorlar bu tahrib safhasında din aleyhine konuşanlar kamilen din sınıfı dışında adamlardı din sınıfından hain bulamadılar abdullah cevdet bir doktordu mesala ziya gokalp sosyolok huseyin cahit bir gazeteci bunların çogu din tahsili gormemiş bunlarla din tahrib edilemedi başarısız oldular bugun artık din dışı adamlarla dinin yok edilemiyecegini anladılar dedilerki din sınıfından adamlar ortaya cıkaralım cunku halk bunların sozune itibar ediyor bunlar kuranı opsunler ama muhtevayı insanlara yalnış anlatsınlar bu tehlike mustafa kemalin zamanındaki tehlikeden daha beterdir

ikinci davaları ise tarihin tahrifidir bunca yıllık super güç olan muslumanlıgı yok sayarak islam dan önceki turkluge donmusler mogollar turk yapılmış dunya guluyor bize mogollar turklugu gidin soleyin kabul etmezler mogollar sarı ırkdan dırlar islam aleminde tarihte mustafa kemalden sonra da olsa ikinci derecede zalim cengizdir adam oldurmekte cengiz daha yuksektedir ama insanın imanıyla mucadele etmemiştir tahakkum (zorbalık,hukmetme)etmek uzere gelmiş camilere atla girmiş insanları kırbaçlamış camide paralarınızı nereye koydunuz cıkarın beni ugrastırmayın diye 

üçüncü tahrib te dildedir dilde islami düşünce şansımızı elimizden almak için menşe i kuran ve kurana dayanan ilmi faaliyetlerin mahsulu olan kelimeleri milli hafızadan silmek,bizim en garip davamız budur güneş dil teorisi diye bir safsata ortaya attılar mustafa kemal yaptıgı hatadan sonra hatasını kabullenemedigi için bunu cıkarttı ve dediki butun diller turkceden cıkmıstır yanına aldıgı birkaç kişi ilede bunu resmileştirmek istedi makaleler yazıldı ama bu iddia kitaplasmadı bunla alakalı bir medrese kaçkını olan naim hazım ulku onat dalkavugu ise arapça turkceden cıkmıstır demiş bakın ilim baska seydir iman baska seydir seytandan alimi yoktur seytan meleklere hocalık yapıyordu o ilim onun allaha itaatini saglayamadı şeytan cin soyundandır cinlerde insanlar gibi allaha itaat etmede mesuldurlar (vema halektulcinne velinse illa liyabudun)ben cinleri ve insaları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım diyor cinler insanlardan kalabalık oldugu içinde kuranın icazının icabı cinlerle insanların oldugu ayetlerde hep cinler evvel zikredilir cinler kalabalıktır üçbin yıl yaşarlar şu sizin yaşadıgınız dunyada sahabe cinliler vardır buhari şerifi yazan imam buhari hz. kitabını cinlilerede kontrol ettirmiştir cogu hadisleri cinli alimlerede tasdik ettirmiştir 

Bakarkör olma insansan kainata fotograf makinası gibide bakma röntgen gibi bak kainat kudreti ilahiyenin meşheridir(Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.) akıllı adam bu meşheri ibretle ve hayretle seyrederek tahkiki imana ulasır allah niye meşhudatımız(Tanık olunan konular, şahadet.) içinde degildir bunun iki sebebi vardır birisi zuhurunun şiddetinden gaib tir misal=)şu elektirik 20000 volta yukselse sen ona bakamazsın baksan gözlerin bozulur kaynak yapanlar bakın gozluk takıyorlar takmasalar kör olurlar butun mahlukata verilmiş kaabiliyetler hudutludur yoktan bir tek hucre yapamazsın var olan birşeyide asla yok edemezsin misal=)insanlık tarih boyunca sinekten mutazarrırdır (Zarar görmüş,) veya yılanı hiçkimse sevmez hatta herkes gordugu yerde oldururde bunların hangisini beşeriyyet yok edebildi butun beşeri takatlar birleşse sivrisinegi yok edemezler işte butun bunları insanın gorup aczini itiraf edip başını secdeye goturmesi lazımdır 

sen zaten her rekat namazda ben ademim diyorsun aadem kelimesi ile adem kelimesi arasında (arapca olarak) bir med farkı vardır bu kelimeyi ayn la yaz yokluk olur elifle yaz aadem olur ayakta duruyorsun elifsin rukua gidiyorsun dal sın secdeye gidiyorsun mim sin her rekatta aadem yazıyorsun ademiyyetini itiraf ediyorsun 

ihtiras sevaba donuk oldugu zaman haddi olmaz siz sevaba haris olmaya bakın dunyaya paraya makama degil bunlara haris olmak çocugun cocukluk yasında bir oyuncagına haris olması gibidir bir muddet sonra oyuncak o çocugun gozunden düşer beş yasındaki oynadıgı oyuncagı onbeş yaşında versen guler onla oynamaz işte dunya nimetlerinin hepsi boyledir siz sevaba haris olun 

genç istikbal demektir herkes beka şansı arar insanlarda en köklu duygu baki olma arzusudur bunun en tatmin oldugu yer cinsi munasebettir inzalin lezzeti benden bir insan meydana gelecek faniligi aşıyorum idrakidir muhiddin arabi bunu bole izah eder işte 

her fiili hareket psikolojik bir zeminde vaki olur bunun manası ruhun bedene hakimiyyetidir misal=) elimi kaldırışım da ofke ile kaldırışım farklıdır huzurlu bir şekilde kaldırısım farklıdır ikiside el kaldırmak ama birisi ofkeyi ifade eder birisi huzuru ifade eder veya göz bakarken turlu bakışları vardır kini ifade eder muhabbeti ifade eder yalvarmayı ifade eder karsıdaki sezer bunu 

kafirde de hadi sıfatından nasip vardır mumindede mudil sıfatından nasip vardır kafirin hadi sıfatı ilahiyyesi tahteşşuurda mahpus oldugu için kafirin butun hareketlerinde huzursuzluk vardır bu huzursuzluk mimarlarında belli mesala kakdus dikenini andırır kilise mimarisine baktıgınızda muslumanın camisine bakın kaplumbaga sırtı gibidir huzurlu bir adam kagıda bir çizgi çizse yuvarlak çizer asabi adam zikzaklı çizer cunku ruh bedene hakimdir gavurun yazısına bakın kırık çizgiler hakimdir el yazısı ile (şiir) yazın bir çocuga gosterin (şur) okur aynen asabi adamın çizdigi gibi veya musikisine bakın kopek hırıltısını andırır muslumanın musikisi bole degildir bir saba makamında tekbiri dusunun ne guzel huzur vericidir işte bunlar huzursuzlugun tezahurleridir işte kafirde mudil sıfatı galip oldugu için heryerde ruhen huzursuzdur zannetmeyinki zenginler huzurlular 

televizyonda bir dogru konusana mukabil on tane sakat konusan var kimse düşman edinmek istemiyor kelime i tevhidde (la) yokmuş gibi illallah ile başlıyorlar halbuki ben kelime-i tevhide başladım (la) da takıldım çunku şunu fark ettim def-i mefasid celbi menafiden evladır(bozgunculugu def etmek menfaat celbinden onceliklidir) bu islam hukuku kaidesidir yani bir yerde menfaat temin etmek var bir yerde de mazarratı def etmek var evvala mazarratı def etmek lazımdır 

peygamberler sadece mekanda degil zamanda da ileri geri giderler ilmi ilahide hersey olmus bitmiştir bizim bu dunya hayattımız çevrilmiş bir flmin televizyonda seyrinden farksızdır bu kadar nimetin sukur babında odenecek ilk borcu cihattır kula ilk vazife onu(allahı) tanımaktır bundan evvel bir kula baska bir vacip yoktur bu imandır imana ulastıgında da bunun ilk tezahuru merhamettir bir insanda imanın saglam olmasının delili ondaki merhamet duygularının tuyan etmesiyle bellir olur merhamet sende yoksa yeni dikilen fidan gibisin meyva vermezsin olgunlasman tamamlanırsa merhamet duyarsın işte bu merhamete en layık olan çolak olan degil kör olan degil topal olan degil imandan mahrum olandır cunku o mahrumiyetlerin hepsi gelip geçer imansızlıgın mahrumiyyetinden daha buyuk bir mahrumiyyet düşünülemez netice olarak en buyuk nimet iman ve onun dogurdugu ilk borçta merhamettir (cihat)merhamete en layık insanda imandan mahrum olandır ameli bozuk olan musluman degil bununda sevabı var tabi eger amelen hatayı duzeltirsen onun işledigi o amelin sevabının aynısını sende alırsın ama daha muhim olan imandan mahrum olan ı imanla şerflendirmendir imanla amel kıyas edilemez cunku amel cennette veya cehennemde derecelenmeyi gosterir amelle yetinilebilinseydi makbul amel sahibi kafirde cennete girerdi iman nimeti ahiret içindir dunya için degil dunya için imanın tezahuru olan ameldeki düzgunluktur 

sizin buyuk vazifeniz cihat tır bunun içinde en onemli silahınız ilimdir cumhuriyyet ölçusu ile degil imparatorluk ölçusu ile ilim ogrenin en azından. benim çocuklugumda köylunun kullandıgı bir kelimeyi şimdi ilahiyatçılar bilemiyor bugun imam azam hazretleri gelse boş oturur onun ancak cevap verecegi bir suali zihninde tecessum (canlandıracak)ettirecek bir adam yok ona ancak giderler köy hocasına soracak birşeyi sorarlar birde şunu söliyim illaki ebu sud efendi gibi alleme olun demiyorum sadece ilim ogrenmeye hayatını harcarsan hiç bir işe yaramazsın zeytin çekirdegi kadar faydası olmayan bir insanın çınar agacından farkı olmaz nafile ibadetleri yapmak bırakın cihattan mahrum insanlar bol bol yapsın senin gucun varsa cihad meydanında yuru evvela. eger turkiyeye kaçan suriyeliler memleketlerinde kalıp mucadele etselerdi esad şimdi gitmişti hak namına olen adama acımam gıbta ederim hatta. çunku o peygamberlikten sonra en yuce makama ermiştir bunlar(suriyeliler) turkiyede durmak yasak olmadıgını bildikleri halde musluman memleketi bırakıp avrupaya giderken bogulma tehlikesini bile goze alıyorlar e oyle bir milletede allah esad gibilerini musallat eder halk hak etmemişse allah musallat etmezdi unutmayın zalim cinayet işler kader adalet işler 

sen musluman memlekette kazandıgın para az diye gavur memlekete cok para kazanmak için gidersen kazandıgın para haramdır niyyetini degiştirirsen yani mesala ben musluman memleket bile olsa muslumanlıgımı tam manası ile yaşıyamıyorum gavur memleketinde daha rahat yaşarım niyyetinde olursan bu niyyetle gidersen gavur memleketine bu sefer kazandıgın para cokta olsa haram olmaz cunku gitme niyyetin farklı olmus olur hicret mucadele şansı olmayan yerde dinini daha iyi yaşamak için caizdir burdanda dinimi daha iyi yaşıyacam diye sudi arabistana gidenleride kınıyorum evvela cihad lazımdır orya gidip te surekli ibadet etmegi bırakında cihada gucu yetemeyen muslumanlar yapsın sen daha onemlisi olan cihadından uzak durma unutmayın farzda eksiklik varken vacibe sunnete nafileye itibar eden egoist(bencil) tir sudi arabistana bazı hicret edenleri kınıyorum dedim neden cunku yigit dustugu yerden kalkar islam bayragı burda sukut etti burda yeniden itilaya(yücelme) kavuşacak siz cihadı bırakmayın acıyın her daim bu millete merhametli olun etrafınıza hep

hadis=) muminnin iyimserligi imanındandır. iyimsersen yarıya kadar dolu bardagı gordugunde guzel bardak yarıya kadar doluymus dersin kotumsersen bu bardak niye yarıya kadar boş dersin siz hep iyimserli olun hayatta allah yar ve yardımcınız olsun...


Über diese Website

YOUTUBE.COM

(C163) Cumartesi Sohbetleri - Güneş Dil Teorisi, Üstad Kadir Mısıroğlu, 26.03.2016

Sualler & İçerik: • 00:00:47 Her zaman ki gibi gene biraz türkçe yapalım. Sıkmadımsa sizi. • 00:20:38 Güneş Dil Teorisi • 00:44:13 Bu Güneş Dil Teorisine sar...















Gerçek Tarih Belgelerle 1453 hat eine Erinnerung geteilt.

2 Std. · 

TÜRKİYE'DE

SABATAİST YAPILANMA ÇÖZÜLMEDEN 

GERÇEK TARİHTE ÇÖZÜLEMEYECEKTİR..


"DÜŞMANINI TANI YENİLMEZ OL"


ASLINDA YAHUDİ,ATEİST-MASON

FAKAT TÜRK -MÜSLÜMAN GİBİ GÖRÜNENLER (SABETAYCILAR)

Sabetaylar siyaset,müzik,moda,sinema,ordu vs.her türlü faaliyetteler Türkiye ye yön verenler listesi: " Türkiye'nin en kıymetli arazilerini,köşebaşlarını işgal etmiş aynı zamanda kaymağını yiyenler"

Tanıyalım⬇


İŞADAMLARI: 

A. Kozanoğlu, 

Ali Balkaner, 

Alp Yalman, 

Armatör Sadıkoğlu Ailesi, 

Ateş Ünal Erzin, 

Boronkay, 

Bezmen’ler, 

Cem Boyner, 

Ç 

Çiftçiler Holding, 

Çapa Ailesi (Çapamarka) 

Dinçkök, 

Demirağ Ailesi (Mehmet Nuri ve kardeşi Abdurrahman Naci) 

Dilberler Mağazaları, 

Eczacıbaşı, 

Erdoğan Demirören, 

Erol Aksoy, 

Esenpen (Esen Özgener), 

Erkut Yücaoğlu, 

Feyyaz Berker (Tekfen), 

Feyzi Akkaya (STFA), 

Gorbon, 

İ 

İbrahim Ethem Ulagay İlaç, 

İpar Ailesi, 

Kazım Taşkent (Yapı Kredi), 

Koç Holding, 

Kutman Ailesi (Doluca Şarapları) 

Mehmet Üstünkaya, 

Manisalı Elginkan Ailesi (ECA), 

Mustafa Taviloğlu, 

Ö 

Ömür Yoğurtları, 

Öngüt’ler, 

Öner Akgerman (Çimentaş), 

Özgörkey Ailesi (İzmir Pepsi) 

Refik Baydur, 

Rumeli Holding (Uzanlar) , 

Raşit Özsaruhan (*****ş, Betontaş) 

Selim Edes, 

Sohtorik, 

Ş 

Şarık Tara- Şadi Gülçelik (ENKA), 

Uğur Mengenecioğlu (UM Denizcilik), 

Ulusoy Ailesi (Ulusoy Taşımacılık), 

Yaşar Holding, 

Zorlu Ailesi,


Not :facebook sosyal ağ uzun karaktere yer vermediğinden isimlere yorumlarda devam edilmiştir.


Vor 2 Jahren

Deine Erinnerungen anzeigenchevron-right


Emrullah Soydan

11. Juni 2017 · 

ASLINDA YAHUDİ,ATEİST-MASON

FAKAT TÜRK -MÜSLÜMAN GİBİ GÖRÜNENLER (SABETAYCILAR)

Sabetaylar siyaset,müzik,moda,sinema,ordu vs.her türlü faaliyetteler Türkiye ye...

Mehr anzeigen

Bild könnte enthalten: 1 Person, Text

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen und Text

Bild könnte enthalten: 2 Personen, Text

Bild könnte enthalten: 1 Person, Meme und Text










Osmanlı Ordusu'nun İngilizci kanadı toplanıyor. Ali Fuat ve Refet paşalar Amasya’ya geldi… Filistin’de İngilizlerden kaçarken askerlerini de Anadolu’ya getiren Mustafa Kemal, şimdi bu askerlerin / 7’nci Ordu’nun sadakatini test edecek… Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak Osmanlı’yı İngiltere’ye teslim eden Rauf da (Orbay) Amasya'da…

12 HAZİRAN 1919 / İSTİHBARAT SUBAYI BENNETT’E

“ANADOLU’DA İNGİLİZ SUBAYLARIN DENETİMİNDE BİR TÜRK

ORDUSU KURABİLİRİM” DİYEN MUSTAFA KEMAL AMASYA’DA

12 Haziran 1919. 100 yıl önce bugün. 4 komutan Amasya’da. Bunlar: 9’uncu Ordu Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal, 20’nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Bey (Cebesoy) 3’üncü Kolordu Komutanı Refet Bey (Bele) ve savaş gemisi Hamidiye’nin kaptanı Rauf (Orbay) Saraydüzü Kışlası’nda toplandılar. Refet Bey aslında 7’nci Ordu’dan değil. Filistin’de 7’nci Ordu’nun komşusu durumundaki 8’inci Ordu’dan. Megiddo Savaşı’nda bu orduya bağlı 22’nci Kolordu’ya komuta ediyordu. Mustafa Kemal ona güveniyor. Yoksa 7’nci Ordu’nun Sivas’taki yarısını 3’üncü Kolordu’yu Refet Bey'e teslim etmezdi. Bu 4 komutanın önündeki problem şu: İngiliz’e kurşun atmayacak ve sadece Yunan’la savaşacak bir ordu toplayacaklar. Bu ordu, 150-200 bin askerden oluşacak. Padişah’ın denetimi dışında olacak. Sadece Mustafa Kemal’den emir alacak. Nasıl silahlandıracak, nasıl besleyecek, nasıl yönetecekler? Bunu netleştirmeleri lazım…


Kaynaklar:

MUSTAFA KEMAL: “İNGİLİZLERİN KONTROLÜ ALTINDA BİR TÜRK ORDUSU KURABİLİRİM…” 

Stanford Shaw’un Türk Tarih Kurumu tarafından İngilizce basılan 6 ciltlik eserinin birinci cildinde, M. Kemal’in, Osmanlı Savaş Bakanlığı’nda İngiliz Kontrol Subayı olarak görev yapan ve aynı zamanda İngiliz İstihbaratının MI6'nın İstanbul’daki başı olan J. G. Bennett’e, -sıkı durun- şu çarpıcı planı önerdiği yazmaktadır: İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak...

Evet, yanlış okumadınız… M. Kemal (Atatürk), “İngiliz subaylarının kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak” istiyor.

İngilizcesi aynen şöyle:

“…to whom he suggested the idea to organize a Turkish army under British officers…”


. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359.

. J.G. Bennett, Mustafa Kemal, Contemporary Review no 122 (November 1922), sayfa 590 – 594. –

. J.G. Bennett, Witness: The Story of a Search, Hodder, London 1962, sayfa 22 – 112.

. Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Yayına Hazırlayan: Semih Nafiz Tansu, Ararat Yayınevi, İstanbul 1969, sayfa 259 – 425. (Hüsamettin Ertürk, Milli Mücadele yıllarında İstanbul’da Anadolu hareketini (örneğin Anadolu’ya silah kaçırmak suretiyle) destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıydı.)

. Robert F. Zeidner, The Tricolor over the Taurus: The French in Cilicia and Vicinity, 1918-1922, sayfa 321.

. Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Yeniden Düzenlenmiş, Genişletilmiş, Yeni Baskı, Savaş Yayınları, Ankara 1990, sayfa 138.

. Ayrıca bakınız; Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, İleri Yayıncılık, Istanbul 2006, sayfa 230.)










Beyler ! bu hiristiyanlar her Heykeli bir Hançer olarak Müslüman Vatanımıza Saplıyorlar, kendi güçlerini gösteriyorlar ve Kamalın Putları var oldukça Türkiye Yahudinin,hristiyanın,alevinin elinde demektir. bizim kandırılmış Millet bu Zorbacıları destekliyor, 5816 Kanunu kalkıp gerçekler hürce anlatılmalı, yoksa Chp daha 100 sene başımıza bela kalır. Akp neye yarar ? bu kanunu kaldırmazsa başka seçenekler aramamız gerek olacak 17 sene akp ama bu ülkede tek chp nin dediği geçiyor AKP Aklını başına al YETER ARTIK SABRIMIZ TÜKENİYOR !!







UNBAENDİGES VERLANGEN nach FREİHEIT oben die Sonne das Türkisblaue Himmel und die Endlosen weiten Sibiriens(Türkistan),das Ziel ist das Horizont ! Niemanden Untertan sein, Allah ist die einzige MACHT die akzeptiere  sonst fürchte ich Niemand, und Respektiere keine Autorität das sind Gefühle die mich als Türken ausmachen. Islam sagt außer Allah sollst du niemanden Unterwürfig sein, sei frei und kämpfe für dein Recht   Islam und Türk sind eine untrennbare Einheit !









#AnneFrankZentrum


Direktor: „Reden von #importierterAntisemitismus befremdlich“


<<Der Direktor des Anne Frank Zentrums warnt davor von einem importierten Antisemitismus auszugehen. Insbesondere die Rhetorik der #AfD diene lediglich dazu, gegen #Muslime zu hetzen anstatt sich für die Rechte von #Juden einzusetzen.


Der Direktor des #AnneFrank Zentrums, #PatrickSiegele, plädiert angesichts von steigendem #Antisemitismus in Deutschland für mehr Geschichtsunterricht. „Die Schüler wissen weniger über den #Holocaust, weil das Unterrichtsfach Geschichte in vielen Bundesländern zugunsten der mathematisch-naturwissenschaftlichen Fächer zurückgefahren wurde“, kritisierte er am Dienstag in Berlin im Interview der Katholischen Nachrichten-Agentur (KNA) anlässlich des 90. Geburtstages von Anne Frank (1929-1945) am 12. Juni. Das jüdische Mädchen starb mit 15 Jahren im #KZ #BergenBelsen.


Neben der Erhöhung der Unterrichtsstunden im Fach Geschichte sei auch die Qualität entscheidend: „Es darf nicht nur bei Zahlen und Fakten bleiben, sondern das Ganze muss ein Gesicht bekommen. Kinder und Jugendliche müssen Anknüpfungspunkte zum eigenen Leben haben“, so Siegele. Er forderte Rahmenbedingungen, die jedem deutschen Schüler im Laufe seiner Schullaufbahn den Besuch einer Gedenkstätte ermöglichen. „Das scheitert oft an den Kosten. Jeder sollte aber einen Anspruch darauf haben.“


Einen weiteren Grund für steigenden Antisemitismus sieht er in einer zunehmend verrohenden Gesellschaft. „Viele Dinge sind mittlerweile leichter sagbar, es gibt weniger Hemmungen, sich #antisemitisch zu äußern“, kritisierte er. Im Berliner Ausstellungszentrum gebe es „laufend solche Vorfälle. Vieles ist #israelbezogenerAntisemitismus, etwa: ‚Was die Juden in Israel mit den Arabern machen, ist auch nichts anderes als Holocaust‘. Aber auch die klassischen Stereotype hören wir wie etwa: ‚Alle Juden sind reich und einflussreich'“.


Siegele warnte „vor Pauschalurteilen, mit denen man sich dieses Problems entledigen will, anstatt bei sich selbst anzufangen. Das Reden vom importierten Antisemitismus finde ich im deutschen Kontext sehr befremdlich. Vor allem bei der AfD steckt eine andere Agenda dahinter, wenn sie vom #muslimischerAntisemitismus spricht. Das wird benutzt, um Minderheiten gegeneinander auszuspielen. Für den einen wird sich nur eingesetzt, um den anderen zu diskreditieren.“>> Islamiq

islamiq.de

Direktor: „Reden von importiertem Antisemitismus befremdlich“ - IslamiQ





USA= Wall Street-Pentagon Regime















M. Kemal'in Sakarya Meydan Muharebesi'nden kaçmak istemesi


Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, M. Kemal'in Sakarya Meydan Muharebesi'nden kaçmak istediğini söylüyor...


Fotoğraf'a bakınız, Dr. Rıza Nur'un hatıratından söz konusu hadiseyi anlattığı sayfanın resmi...


Dr. Rıza Nur: "Bu Çal Dağı'nın düşmesi bütün ümitlerimizi bitirdi. Yeniden Türk Milleti'nin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor.


Bunun üzerine Mustafa Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. Mustafa Kemal'in özel hizmetlerinde kullandığı Arnavut yaveri Salih de cepheden geldi. Mustafa Kemal'in eşyalarını topladı.


Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış.


Meğerse Yunanlar sol cephemizi 10 gündür söktüremedikleri için ümitsizliğe düşüp geri çekilmeye karar vermişler. Ağırlıklarını Sakarya'nın batı cephesine alıyorlarmış. Fevzi Çakmak bunu sezmiş ve Mustafa Kemal'e `Aman geri çekilme! Düşman da geri çekiliyor. Emri geri al.´ demiş. Ne ise Mustafa Kemal geri çekilmeyi durdurdu. İşte Fevzi Çakmak bu vaziyeti kurtardı."


**********


KAYNAK: Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, 3. cild, sayfa 863, 864.


Bild könnte enthalten: Text








Diese gottlose Marionette der Mörder und Unmenschen 

sollte seine Blindheit dem wahrheit gegenüber gefälligst mal selbst durch die Prüfung ziehen

Tatsachen ist

-Das in Israel sich Leute auf ein Hügel treffen Mann frau Kinder Familien und über jede Bombe das auf Paletinänsischem Gebiet fällt euphorisch jubelt lacht und in freudentänze taumelt

-Häuser der Palästinenser um sie rauszuekeln mit Gülle besprüht

-Kinder auf schulwegen oder nachhauseweg von bis an die Zähnen bewaffneten Israelischen Soldaten Polizisten abgefangen und ins Gefängnis eingefercht werden

-Willkürlich Mann frau oder Kinder mit tötlicher Absicht zur Zielscheibe werden 

-Häuser der Palästinenser aus dem nichts plötzlich besetzt werden die Eigentümer rausgejagt und verprügelt werden

-Egentum beschlagnahmt hab und gut zerstört dach überm Kopf weggebommt werden

-Es gibt unzählige dokumentierte Fälle von 

Absichtliche ermordungen 

aus dem nichts werden Menschen zur Zielscheibe 

Stichwort : TÖTEN MACHT SPAß 

Dutzende führende Politiker und Persönlichkeiten der israelischen machen kein hel daraus das Palästinenser minderwertig sind und deren Tötung eine gute Tat sei

Usw usw usw 

Die Liste ist unendlich lang 

Wer sehen kann und will kann das unmöglich leugnen 

Doch der gekaufte Hund will wieder besseren wissen die Tatsachen leugnen und denen die diese Gräueltaten offenlegen und zur recht aufs Schärfste kritisieren 

Als Wichtigtuer abzutun ist gelinde gesagt so grotesk wie etwas nur sein kann

Der sollte seine Vergangenheit mal unter die Lupe nehmen 

Vieleicht feld ihm dabei auf das diese geschundenen Geister die sie einst malträtiert haben nun das sind was sie heute sind 

Nämlich 

GEISTESKRANKE TRAUMATISIERTE VÖLLIG ENTHEMTE IRRE SIND














Gerçek Tarih Belgelerle 1453

Gestern um 12:10 · 

NUTUK OKUYUN ARKADAŞLAR GERÇEĞİ ÖĞRENİN (SANSÜRSÜZ OLSUN)


Kemal Atatürk Nutuk’ta ne demek istedi?

M. Kemal Atatürk şöyle diyor:


“Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”[1]


Nutuk’ta M. Kemal’in “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözü ve H.G. Wells’in tarih kitabına yaptığı gönderme…


***

Müslümanlığı bir yana bırakmak Kur’an’a ve Sünnet’e uygun mu? Var mı böyle bir Ayet veya bir Hadis-i Şerif? Ben bilmiyorum…


Fakat tam tersini ifade eden bir Ayet’in olduğunu biliyoruz… Buraya alıyorum:


Maide Suresi

49 – “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.”


***


Cenab-ı Hakk, “bir kısmından” bile sapılmaması gerektiğini beyan ediyor.


M. Kemal bir de “kaba istekler” ve “çirkefliklerden” ve “zekaları zehirleyen zararlı tohumlardan” bahsediyor… Sanki Islam, çirkeflik ve kaba istekleri mübah görüyor? Sanki Islam, (haşa) zekaları zehirleyen zararlı tohumlar ekiyor.


Yani kısaca, bütün bu olumsuzlukları Islam’a ve diğer batıl dinlere bağlıyor. Başka bir açıklaması var mı?


Ayrıca, “saf ve lekesiz bir dünya dini oluşturalım” diyor. Islam, saf ve lekesiz değil mi? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) haşa başaramamış da, M. Kemal ve zihniyeti mi başaracak?


Bir de dikkat ettiyseniz, hristiyanlığın, müslümanlığın ve budizmin bir yana bırakılmasından bahsediliyor, ancak “yahudiliğin” bir yana bırakılması hakkında bir bilgi “nedense” yok. Bu size bir ipucu veriyor mu?


Yine mi Yahudilere, masonlara ve siyonistlere hizmet edecek bir proje?


***

Inan(a)mayanlar için orijinal Osmanlıca Nutuk’un sayfasını da ekliyoruz:


*

ScreenHunter_63 Mar. 11 19.27


1927 tarihli Osmanlıca Nutuk…


***

atatürk müslümanligi bir yana birakalim, atatürk müslümanliktan vazgecelim, m. kemal müslümanligi bir yana birakalim, m. kemal müslümanliktan vazgecelim, atatürk islam, nutuk


Yukarıda bahsi geçen sözlerin yer aldığı 1927 tarihli Osmanlıca Nutuk’un 509’uncu sayfası…


**********

KAYNAK:


[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 713.


Bölüm 14: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler, Hilafet Meselesi


Konu 24: Hilafet Konusunda Halkın Şüphe ve Endişesini Gidermek İçin Yaptığım Açıklamalar.

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen und Text
















Bidayetinden beri gerek bu ülkede güç olmak, muktedir olmak isteyen dâhili güçler gerekse bu ülkeye hâkim olmak, kendilerine bağlı ve bağımlı olmasını isteyen harici güçler, TSK içerisinde örgütlenmiştir. Zamanlama olarak TSK içerisinde oluşan ilk örgütlenme KETÖ’dür (Kemalist Terör Örgütü) İkincisi; hemen, hemen aynı zamanlarda TSK içerisinde oluşan Kısaca MTTÖ (Milliyetçi-Turancı Terör Örgütü) diyebileceğimiz örgüttür. Bunlar pek etkin olmasalar da her dönem TSK içerisinde var olmuşlardır.


KETÖ’cüler hakkında epey bilginiz vardır. Ama ben yine bazı hatırlatmalarda bulunmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.


I. KETÖ’cüler; Atatürk ilke ve inkılâplarına son derece bağlı olduklarını iddia ederler. Onlar inkılâp yerine devrim kavramını kullanmayı çok severler. Çam devirdiklerinde de devrim(!) yapmış olurlar. Ultra laikçidirler. Faşist tek parti cumhuriyeti onlara göre en ideal sistemidir.


II. KETÖ’cüler, kendilerini Mustafa Kemal’in en meşru varisleri sayarlar. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sahipleri olarak kendilerini görürler. 

III. Ziyadesiyle çağdaştırlar, ilericidirler. Ağzı çorba, üstü tezek kokan yurdum insanı Heso’yu, Memo ile araları hiç iyi değildir. Onlara göre Heso, Memo evrimini henüz tamamlayamamış, göbeğini kaşıyan insanımsı varlıklardır.


IV. Bu KETÖ militanları; Heso, Memo ile kendi oylarını eşit sayan Demokratik sisteme de son derece kıldırlar. ‘Yeter söz milletindir. Karar milletindir.’ türü ifadelerden de son derece rahatsız olurlar. Her ne kadar, Meclisin duvarında ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.’ yazısı ve bunun altında da Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası varsa da, yurdum insanı çok iyi biliyor ki; ne ebedî şef, ne de millî şef bu ifadenin gereğini hiçbir zaman yapmamışlardır. Bu yazdıklarımın en somut kanıtı, TSK içerisindeki KETÖ militanlarının görev devir teslim törenlerinde ki; ‘Kendi asli misyonlarının Laik Atatürk Cumhuriyetini koruyup kollamaktır.’ şeklinde ki beyanlarıdır. KETÖ militanlarının zihniyet olarak Baas rejimlerinde ki Cumhuriyet Muhafızlarından farkları yoktur. Hiçbir zaman, milleti; gerici Heso, Memo’yu korumayı kendi vazifeleri olarak görmemişlerdir. 


V. KETÖ militanları antiemperyalist olduklarını iddia ederler. Fakat ilginçtir, emperyalist deyince kast ettikleri sadece ABD’dir. Mesela sömürgeciliğin, emperyalizmin kitabını yazmış olan İngiltere’den pek söz etmezler. Söz konusu durum ile ilgili hüsnü zannım şudur; Fransız ve İngiliz donanmaları 13 Kasım 1918 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nın önünde demirler. Ve Osmanlı başkenti İstanbul işgal edilir. Çok ileri görüşlü olan Mustafa Kemal Atatürk; işgalci Fransız ve İngiliz askeriyesinin elit kesiminin rağbet edeceğinden emin olduğu o günkü İstanbul’un en lüks otellerinden olan Beyoğlu’nda ki Pera Palasta işgalden bir gün sonra kendisine bir oda ayırır. 16 Mayıs 1919 Samsun yolculuğunun başladığı tarihe kadar, yani altı ay bu oteli kendisine mesken tutar.  Bu süreç içerisinde otelin müdavimi olan İngiliz işgal kuvvetleri komutanları, siyasileri ve yabancı medya mensupları ile iyi ilişkiler geliştirir. Günahı vebali ravilerin boynuna, İngilizlerin Mustafa Kemal’i kendi geleneksel beş çaylarına sık sık davet ettikleri, onun da Müslüman bir milletin evladı olarak, davete icabet farzdır, deyu İngilizleri kırmadığı söylenir. Kanaatimce KETÖ’cüler işte bu beş çaylarının hatırına, yüzü suyu hürmetine ve dahi bundan kaynaklanan vefa duygusuyla İngilizlerle işbirlikçilik yapacak kadar hafiften bir muhabbet beslerler.


TSK içerisinde örgütlenen KETÖ’nün ilk büyük terör eylemi 27 Mayıs 1960 darbesidir. Bu terör eylemi ile halkın iktidar yaptığı DP alaşağı edildi ve Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu adaletsizlikte ve zulümde istiklal mahkemelerini aratmayan, Yassıada Mahkemelerinin kararı ile idam edildi. 


Menderes ve arkadaşlarının suçu; KETÖ’cüleri ziyadesiyle rahatsız eden “Yeter söz milletindir” cümlesini, partilerine slogan yapmış olmalarıydı. Şu tesadüfe bakın ki; 27 Mayıs 1960 darbesinin arakasından İngilizler çıktı. KETÖ bu 27 Mayıs terör eyleminde yalnız değildi ve Turancı gurup da onların suç ortağıydı. Bu gurubun lideri Alparslan Türkeş’ti -namı diğer Başbuğ-. 27 Mayıs gecesi darbe bildirisini davudî sesiyle radyolardan Türkeş okumuştu. KETÖ’cüler, Turancıları hiç sevmezlerdi. Nitekim Mustafa Kemal’de, Turancı fikriyatın pirlerinden sayılan Enver Paşa’ya fena gıcıktı. Darbeden sonra KETÖ’cülerin yaptığı ilk işlerden biri de başta Türkeş olmak üzere on dört kişilik Turancı ekibi saf dışı etmek oldu.


Alparslan Türkeş Hindistan’a, Yeni Delhi elçiliğine müşavir olarak şutlandı. Türkeş ve arkadaşlarına bu operasyonu yapanların başını çeken kişi, o tarihte Korgeneral olan Cemal Madanoğlu’ydu. 


27 Mayıs terör eyleminin, 15 Temmuz terör eylemine benzer tarafları vardı. Her iki terör eylemi de emir komuta zinciri içinde yapılmadı. 27 Mayıs terör eylemini daha ziyade genç subaylar yapmıştı. Darbeyi yapan genç subaylar, Genel Kurmay Başkan Rüştü Erdelhun Paşa’yı tutuklayıp yargılamışlardı. İdama mahkûm edilen Erdelhun Paşa, 1964 tarihinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in affıyla kurtuldu.


KETÖ’cülerin bu millete tattırdığı en büyük acı nedir bilir misiniz gardaşlar? Yaşı genç olanlar bilmezler. 1982 yılına kadar yaklaşık yirmi yıl bu millet, 27 Mayıs darbesini, yani Menderes’in, Polatkan’ın ve Zorlu’nun idam edildiği, o terör eyleminin yıl dönümlerini resmî bayram olarak kutlamak zorunda kaldı. Bayramın adı da 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa bayramıydı. 


1952 tarihinde Türkiye NATO’ya üye oldu. O tarihten sonra TSK içerisinde yeni bir terör örgütü oluşmaya başladı. 1970’li yıllara gelince TSK içerisinde en güçlü örgüt haline geldi. Çünkü arkasında ABD vardı. Kısaca AÇTÖ (Amerikan Çocuklarının Terör Örgütü) şeklinde isimlendirebileceğimiz bu terör örgütünün militanlarının çoğu NATO çerçevesinde ABD’de eğitim gören subaylardan oluşuyordu.


KETÖ 27 Mayıs darbesinin, onların deyimiyle devriminin lezzetini alınca, tekrar bir darbe hazırlığına başladılar. Öyle ya devrimde süreklilik esastı. Bu darbe girişiminin asker ayağında, 1960 darbesinde önemli bir rol oynayan emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ve o dönem görevde olan Tümgeneral Celil Gürkan vardı. Sivil kanadında, Devrim Dergisi’nin etrafında toplanan Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve daha sonra DSP ve CHP’de siyaset yapacak olan birçok tanıdık sima bulunuyordu.


Bu gurubun içine sızmış olan MİT elemanları Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür durumu Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a bildirdiler. Darbe girişiminden haberdar olan Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün işi sıkı tutular. Önce Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’i ve daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’u yanlarına çekmeyi başardılar. Muhsin Batur bir militan gibi kod isim kullanıyordu. Kod ismi de Yavuz Bey’di. 9 Mart 1971’de darbe girişiminde bulunan KETÖ başarısız oldu. 12 Mart’ta AÇTÖ, Süleyman Demirel hükümetini muhtırayla devirdi. CHP’de milletvekili olan Nihat Erim’in Başbakanlığında bir teknokratlar hükümeti kuruldu. KETÖ’nün 27 Mayıs darbesinde idam ettiği Menderes, Polatkan ve Zorlu’ya karşılık; 12 Mart muhtırasını veren AÇTÖ de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı -idamlık bir suçları olmamasına rağmen- darağacına gönderdiler. Dikkatinizi çekerim gardaşlar; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını asan hükümetin Başbakanı Nihat Erim, CHP Milletvekiliydi.


AÇTÖ orgeneral seviyesindekileri hariç tutarak KETÖ üyesi olan subayların -başta Celil Gürkan olmak üzere- TSK ille ilişkilerini kestiler. Yani dostlar TSK ilk defa 15 Temmuzdan sonra tırpan yemedi. Daha önce de böyle badireler atlattı.  

KETÖ başarısız 9 Mart 1971 darbe girişiminden sonrada gücünü bir oranda kaybetmişse de; varlığını ve devrim(!) yapma özlemini hep sürdürdü. Bunu arkasındaki amil, Kemalizm ideolojisine sahip olmasıydı. Diyeceksiniz ki gardaş böyle bir ideoloji gerçekten var mı? Hayır yok. Mustafa Kemal ile hiç alakası olamayan bu ideoloji aslında Hitler Nasyonalizmi ile Mussolini Faşizminin harmanlanmasından oluşturuldu. Daha sonra Kemalizm ambalajıyla paketlediler. Bu paketi; ‘Yerli malı, yurdun malı herkes bunu kullanmalı’ diyerek, halka cebren ve hile ile yedirmeye çalıştılar. Basiretli yurdum insanı bunun yerli malı olmadığını, gâvur malı olduğunu anladı ve çoğunluk bunu yemedi. Ama 12-18 yaşlarındaki askeri liselerde okuyan çocuklardan yiyen epey kişi oldu. İşte bu sayede KETÖ genç subaylar arasında her dem militan bulabildi. 


TSK içerisindeki AÇTÖ’nün en büyük sorunu KETÖ militanları gibi kendilerini mobilize ve motive edecek bir ideolojiye sahip olmamalarıydı. İşte Gülen Hareketi burada devreye girdi. TSK içerisindeki AÇTÖ (Amerikan Çocuklarının terör örgütü) FETÖ’ye dönüştürüldü. Yani FETÖ, TSK’ya sızmakta zorluk çekmedi. Çünkü önceden Amerikan çocukları TSK içerisinde zaten vardı. Amerikalı bazı yetkililerin, FETÖ militanları kodese tıkılınca; TSK içerisindeki muhataplarımız içeri alınıyor diyerek rahatsızlıklarını itiraf etmeleri bundandır. Bu dönüşüm TSK içerisindeki Amerikan çocuklarına yüzde doksanı Müslüman olan bu toplumda; sosyal bir zemin, motive edecek bir mefkûre, TSK içerisindeki diğer terör örgütlerine KETÖ ve MTTÖ’ye üstün gelebilecekleri bir moral değeri kazandırdı. 12 Eylül 1980 darbesini AÇTÖ yaptı. Türkiye’deki bir ABD yetkilisi ülkesine;  ‘Darbeyi bizim çocuklar yaptı.’ şeklinde bildirmişti. Gülen’in de 12 Eylül darbesini yapanlarla arasının gayet iyi olması ve bu dönemde Gülen Hareketinin güçlenmesi, AÇTÖ ile FETÖ’nün nesep ortaklığının kanıtıdır.


TSK; İngiliz ve Amerikan çocuklarının, KETÖ VE FETÖ’nün kıskacından ancak ve ancak bu ülkenin çocukları oldukları, asli görevlerinin de bu ülkeyi ve milleti korumak olduğu şuuru verildiğinde kurtarılabilir.


Diğer MakalelerYorum YazYorumlar

Çözülmek Ya Da Çözülmek..

Konu Anlatımlı Test Sorusu

Kemalizm'in Baloları

Türk ve Kürt Irkçılarının Ortak Rüyası

Kürt Kavmiyetçilerinin Propaganda Dili ve Sonuçları

Sadettin Köpek'ten Günümüz Köpeklerine

İslam Coğrafyasında Olup Bitenlerin Özeti

KETÖ ve FETÖ Kıskacındaki TSK

Her Gün Aşûra... Her Yer Kerbelâ!..

Bilmek İçin Bilmek Lazım Gelir Bilmez İsek Başımıza Neler Gelir?

Avrupa Maceramız











Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: KemalizmEkim 2016A+A-15 Temmuz’un ardından, FETÖ üzerine yapılan tahlillerin siyasi ve teolojik yönlerinin iç içe geçişi, tarikatlar, cemaatler, laiklik, Kemalizm tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Tabii bu harlanmanın yönü Kemalizm ve Kemalist kesimler lehine, tarikat-cemaatler aleyhine 1920-30’lu yılların perspektiflerini ve politik meşruiyetlerini(!) canlandırır tarzda yapılınca, yavuz hırsız ev sahibini yeniden bastırma ameliyesine büyük bir iştiyakla ve çok izlenen programlar aracılığıyla yeniden girişti.

Madalyonun bir tarafı böyle, peki ya diğer tarafı?! Meseleye İslami literatürle yaklaştığımızda, aslında FETÖ’ye ilişkin yaptığımız/yapacağımız tüm tahlillerin Kemalist kesimler için de ziyadesiyle geçerli olduğu anlaşılır. Hatta gerek teolojik gerekse siyasi yönleriyle fersah fersah aşabilir de. Nasıl mı? Bir bakalım…

Mesiyanik Anlayış Ya da Mehdicilik 

Sözü hiç uzatmadan öncelikle “din” ve “dindar”; hatta “mezhep” ve “tarikat” kelimelerinden başlayalım: Kemalizm de bir yaşam biçimi yani dindir. Dolayısıyla her Kemalist birer “dindar”dır. Eğer meseleyi aydınlanma felsefesine kadar götürecek olursak ve mesela rasyonalizmi bir itikad biçimi ve din olarak kabul edersek, o halde Kemalizm’e de pekâlâ bu dinin bir kolu/mezhebi/tarikatı muamelesi yapmak mümkündür. Tıpkı hurafe/ler kelimesine Kemalizm’in dağarcığının hiç de yabancı olmaması gibi.

“Hurafe” kelimesini genellikle geleneksel-yozlaşmış ve saptırılmış akidevi teorik ve pratik umdeler adına kullanırız ve bu kullanımı zihinsel olarak da sınırlarız. Oysa bu tutum eksiklik içermektedir. Mesela Kemalizm’in kök kaynaklarını oluşturan Alman Vülger materyalizmi, Fransız Pozitivizmi ve Sosyal Darwinizm birer hurafeler bütünüdür. Batı’da bile yüzyılın ortalarından itibaren bunlara karşı “Akıl Tutulması” başlıklı felsefi kitaplar yayınlanmıştır. Hatta Alman Vülger materyalizmine ilişkin kitapların yüzyılın başında Tıbbiye’de -hem de Almancasından- okunduğunu gören Alman yazar, bu teveccühe olan şaşkınlığını gizleyememiş, Almanya’da taraftarı olabildiğince azalmış bir düşüncenin bu derece sahiplenilmiş olmasını aklı almamıştır!

Tabii Kemalizm’in bu hurafeler zinciri sadece seküler yanlarıyla değil, ilahi referanslı dinlerin yardımına başvurularak mistifike edilmesiyle de ele alınmalıdır. Ancak konuyu çok dağıtmadan “Tek Adamcılılık/Kurtarıcılık/Mesiyaniklik” meselesine yönelik birkaç kelam edelim ve bakalım Mesihçi anlayış, sadece muharref geleneğe ait bir itikad/düşünüş biçimi miymiş?

İki gelişme bize Seküler Mesiyanizmin temellerinin nasıl ve niçin atıldığını göstermektedir.

1) Heykellerin dikilmesi

2) Atatürk merkezli tarih yazımına başlanılması.

Heykellerin dikilmesi süreci 1925 yılında başlamıştır: Sarayburnu (1926), Ankara-Ulus (1927), Taksim (1928) gibi önemli noktalara heykeller dikilmeye başlanmıştır.

Tarih yazımında da Nutuk merkezî bir yer işgal etmekle birlikte, mesela önceleri “Mebuslar Cumhuriyeti ilan etti” gibi cümleler “M. Kemal Cumhuriyeti ilan etti” şekline dönüştürülmüştür. 1928’de “Türk’ün Altın Kitabı”nda yüceltici biyografiler ele alınmış; “Türk’ün Yeni Amentüsü”nde Türklük bir iman konusu olarak işlenirken, “Gazi Allah’ın en sevgili kulu” olarak nitelenmiş ve ince ince sözünü ettiğimiz mistifikasyon süreci, ilahi ve nebevi sıfatların istismarıyla imar edilmeye başlanmıştır.

1908 neslinde var olan İslami kültürel potansiyel ulusalcılığa akıtılmış ve 1930’larda Kemalizm sözcüğünün tam karşılığı iman ve bağlılık konusunda “din” olarak belirlenmiştir. Böylelikle dönemin ruhbanları olan ulusçular önce “toplum/ulus eşittir tanrı”yı, eşgüdümlü olarak da “şef eşittir ulus” yani “şef eşittir tanrı”yı üretmişlerdir.

Bu meyanda Ziya Gökalp’in Durkheim’den mülhem ifade ettiği “Fertler yok cemiyet var. La ilahe illallah!” tespitini hatırlamakta fayda var. Ruşeni Barkın 1926’da “Din Yok Milliyet Var: Benim Dinim Benim Türklüğümdür” kitabını yazarak ulusçuluğu İslam’a alternatif olarak önermiştir. Afet İnan, M. Kemal’in Ruşeni Barkın’ın kitabını çok beğendiğini ve zaman zaman kitaba notlar düştüğünü belirttikten sonra, onlardan birini şu şekilde aktarır:

“Bizim kutsal kitabımız bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılıktır.”

Tanrı = Türk Ulusu = M.Kemal

Bu sürecin ardından “ulus” ile “lider”in özdeşleştirilmesi ve onun da kutsanması vakti gelip çatmıştır. Artık “ulusun kutsallığı”ndan “şefin kutsallığı”na geçilecektir. Böylelikle “Tanrı = Türk Ulusu = M. Kemal” özdeşliğine varılacaktır.

Yakup Kadri, “Ankara”sında Atatürk’ün “Türk milletinin maneviyatından risalet aldığı” yani “ulus tanrısından vahiy/ilham aldığı”nı yazacaktır. Ruşen Eşref onu resulün “emin” sıfatıyla tanımlayacak; yine Yakup Kadri “Atatürk’ün Sofrası”nı İsa’nın havarileriyle yediği yemeğe benzetecektir.

Şiirlerde; “Ölüleri dirilten İsa; kavmini kurtaran Musa; insanlığın ikinci atası Nuh; imdada yetişen Hızır; dünyayı düzeltecek Mehdi” olarak nitelenecek; Reşat Nuri Güntekin 1918-1922 arasında Tanrı olarak doğduğunu yazacak; Nurullah Ataç ise “Tanrıtürk”ü üretecektir. “Allahu Ekber”e karşıtlık olarak “Atatürk Ekber”, Kâbe’ye nazire olarak da Çankaya figürü yerleştirilecektir.

“Atası etrafında toplanan millet” vurgusuyla “soyut ulus tanrı” ve Atatürk zaman zaman yer değiştirecektir: “Milli Mücadele onun mucizesidir.” “O’nun ‘nafiz nazarı’ (delip geçen bakışları) vardır.”“O, hayat ve şeniyeti (gerçekliği) tam idrak etmiştir.”“Türk ulusunun şahsında tecessüm etmiştir (cisimleşmiştir).” “Bugünkü ve yarınki Türk nesillerinin iman ve mefkûre babasıdır.”

Dolayısıyla Hasan Ali Yücel gibilerin o öldükten sonra, 1943’te onu “tanrı” olarak görmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Zaten yaşarken o konuma gereğince oturtulmuştur. Bu, Şevket Süreyya Aydemir’in 1975’te “Mecburduk inkılâbımızı oturtmaya ve Atatürk’ü putlaştırmaya.” sözlerinde olduğu gibi o yıllarda kalmış bir politik/dinî tutum olsa idi bir derece. Ancak öyle olmadı ve aksine tabulaştırma, kutsama, putlaştırma ve tarihle, ulusla özdeşleştirme resmi ideolojinin tahkim edilmesinin gereklilikleri mucibince ihtiyaca göre çeşitlendirilerek bugüne dek taşındı.

İnkılâplar tıpkı o gün olduğu gibi bugün de liderin iradesiyle özdeşleştirilerek kutsandığı için şahsına, inkılâplara ya da tarihe muhalefet de devlete, millete, vatana ihanet ölçütü olarak rahatlıkla dile getirilebiliyor.

Onun hakkında o dönemden günümüze halen kullanılan sıfatları şu şekilde özetlemek mümkündür:

Kurtaran (Halaskâr), Koruyan (Hami), Kuran (Bâni), Yetiştiren (Mürebbi), Yol Gösteren (Mürşit), Denetleyen (Vâsi), Layık Olan (Liyakatli), Şaşmaz Olan (Layetezelzel), Önder (Pişüva), Havarileri olan ama “Tek Olan” (Ben), daha doğrusu “O”.

Fethullahçılar Büyülenmiş de Kemalistler “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür” mü?!

Tekin Alp 1935’te yazdığı “Kemalizm” kitabının bir bölümünün başlığını “Kahrolsun Şeriat Hükümeti” koyacak ve “Mademki Kemalist öğreti böyle istiyor, sırası gelince, dinsel toplulukların da er geç geçmişten kalıt kalan öteki pek çok şeylere katılmak üzere tarihe fırlatılıp atılacağına kuşku yoktur.” diyecek, böylelikle “Kamalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı (abidi)”ni tanımlayacaktır. Bu vurguyu da 1936’da yayınlanan “Kamâlizm (CHP Programının İzahı)” kitabında Şeref Aykut yapacaktır. Ona göre gençliğin ihtiyacı bu dinin tapkanı olmaktır:

“Gençliği…Kamalizm Dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kutsal, ulusal, kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… Ta ki Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti, bunu amaçlamış, hazırlamıştır.”

Devamında şöyle diyor:

“Kamalizm bir dindir ki onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır… Kamalizm Dininin devletçiliği… Kamalizm, ulusu amacına yönelten bir din… Biz, Kamalizm’in inanlı tapkanları (tapıcıları/inananları) şunu çok iyi anlamak kadar inanmak gerekliğini gönlümüzde taşımalıyız ki Türk tarihini Atatürk’e gelinceye kadar kimse içinden eleyerek onun büyük ulusa yüksek bir terbiye kaynağı olduğunu anlayamamıştır…”

Bu dinin bir kitabı da olacaktır elbette.

“İşte bu tarihtir ki bugün kutsal bir kitap gibi önümüze açılarak, yüce partimizin korucusu Atatürk’ün parti prensiplerini kavrayan şimdi çözelemeğe çalıştığım Mushaf’ını yapıyor.”

1934’e gelindiğinde, M. Kemal’in bir yurt gezisi esnasında gazeteler köylülere şöyle seslenecektir:

“19 Mayıs’ta Samsun’da doğan güneşin (…) Büyük Gazi’nin önünde eğilelim.”

10. Yıl ve 15. Yıl ders kitaplarında “CHP ilkeleri Büyük Şef’in ruhundan doğdu.” ibareleri yer alır. Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde Faşizm’i Kemalizm’in kopyası olarak anlatır. 1938 yılı ders kitabında (Sadak) “Milli irade siyasi kahramanlarda tecelli eder. Totaliter rejimler demokratiktir.” ibareleri yer alır. Zaten Şef ulusu temsil ettiği ve birbirlerinde fena buldukları için, şeflik sistemi doğal olarak demokratik ilan edilir.

Mahmut Esat Bozkurt, inkılâp tarihi derslerinde “İhtilallerin… Şeflerin kafalarının dışa yansıması” olduğundan bahseder.

Böylelikle yeni nesillerin zihninde Cumhuriyet = Ulus = Rejim = Atatürk özdeşliği imgesi yaratılmak istenir ve bunda da önemli ölçüde başarılı olunur.

Osman Nuri Çerman’ın deyişiyle Nutuk da “bir ilham-ı ilahi” olarak görüldüğü için ve sırf Atatürk yaptığı için Batılılaşmacı devrimler de rahatlıkla millileşir, kutsallaşır. Bu öyle bir manevi dönemdir ki 1908 nesli aydınlarının daha önce rüya gibi gelen düşüncelerinin de gerçekleştiği bir zaman dilimidir. Böylelikle Şinasi’nin Mustafa Reşit Paşa’ya atfettiği “medeniyetin resulü” tabirinden çok daha iştiyaklileri Atatürk’ün kişiliği, geçmişi, geleceği, yazdıkları, yaptıkları için üretilir. Öyle ya, Kamalizm bir din ise eğer, bu dinin bütün tamamlayıcı unsurları ya Atatürk’te toplanmış ya da onun icraatlarında somutlaşıp kutsallık zırhına bürünmüştür.

Bugün bu ulusalcı sınıfın kendilerini halen elitist seçkinler olarak görmelerinin arka planında bu derin ve üretilmiş tarihî algı yatmaktadır. Bu toplumsal şuuraltı, pozitivist bilimciliğin devamlılığı ve üretilmiş maneviyat umdeleri sayesinde devlet eliyle ve inkılâp tarihi popülarizasyonu ile beslenmektedir. Böylelikle başta Atatürk imgesi olmak üzere genç kuşakların zihninde yeniden ve yeniden üretilebilmektedir. Bu dinin ve tapkanlarının niteliklerini özetlersek: Kutsama; elitizm/ruhbanlık/skolastisizm; halka rağmen soyut ulusçuluk (Ancak seçkinler ulusta fena bulur!); İslam reforme edilmeli retoriği altında İslam düşmanlığı başı çekmektedir.

“Takiyye” mi Demiştiniz?

Türkiye tarihinde “irtica” kelimesinden daha ala takiyyecilik var mı diye sormak gerek. İslam düşmanlığını örttüğünü sanmanın bir mottosu olan “irtica” kelimesinin her kullanıldığı cümlenin ardından “Bizim gerçek dindarlarla işimiz yok!” gibi garabet bir açıklamanın, yalanın gelmesi ne türden bir takiyye ile karşı karşıya olduğumuzu yıllardır yeterince ispat etmedi mi?

“Din avamın ilmi, bilim havassın dini” ya da “Din terakkiye manidir” gibi hurafeler de yıllarca bu tarikat mensuplarınca tekrarlanagelmedi mi? Her zulüm, her tedip, tenkil ve taktil harekâtı “o zaman öyle gerekiyordu” mottosuyla meşrulaştırılmadı mı? M.Kemal’in Milli Mücadele esnasında yapageldiği takiyyeci hilafet ve saltanat konuşmaları, tarihî bir dehanın ürünü olarak sunulmadı mı?

Üstelik İttihat Terakki ile başlayan darbeci geleneğin bugünkü uzantılarına baktığımızda da FETÖ’cülerin şizofrenikliğine sebebiyet veren ve 25-30 yıl içine büründükleri ikincil kimlikleri “Kemalistlik” değil mi?

Laikliği “Liyakat Ölçüsü” Olarak Dayatmak Ya da 

Sadece FETÖ’cüler mi Birbirlerinden Yıllarca Emir Aldılar? 

90 yıldır birbirlerinden emir alan tarikatçıların başında asker-sivil Kemalist bürokrasi mensupları gelmekte değil mi? Ya laiklik üzerinden kimlik ayrımlaştırması yapılması ve bizatihi laik olmanın liyakat ölçüsüymüşçesine sunulmasına ne demeli? Liyakat meselesi kimliklerden ayrı savunulması gereken bir meziyet iken; bizatihi Kemalist-laik olmayı bir liyakat ölçüsü gibi yutturmaya çalışmanın anlamı nedir? Hatırlayalım bakalım…28 Şubat’ta dindar-muhafazakâr kesimleri kamusal alandan kazırken akla gelmeyen bu liyakat meselesi, ne zamandan beridir Kemalistlerin adalet/kıst ölçütü haline geldi?

İşin gerçeği bugünlerde yapılan tüm yazı-çizi ve konuşmalarda bile açıkça takiyyenin, yalanın, samimiyetsizliğin, riyakârlığın binbir türüyle karşı karşıya kalınmakta ama “ilericilik, çağdaşlık, tarikatlar, cemaatler” nakaratları gırla gitmekte.

Türkiye’nin en büyük tarikatı meşrebine uygun söylemlerini yeniden diriltme peşinde. Kutsallık onlarda, dogmatiklik onlarda, ruhbanlık, mezhepçilik, seküler ulusçu tarih yazımı ve dayatması üzerinden İsrailiyat ve Mesihiyat onlarda; kiliseleri merkezde, “bilim/ilim” anlayışı tekellerinde; rasyonalizmin çarpıtılmış hali olan “akılcılık” uhdelerinde, diledikleri gibi aforoz ediyorlar, diledikleri mistifikasyonlara başvuruyorlar ve meşruiyetleri de kendilerinden menkul.

Türbeciliğe karşı olduklarını ellerini çırparak ilan ediyorlar ama onyıllardır en büyük türbecilik (Anıtkabir) onlarda; “akıl”, “sorgulama”, “eleştirel zihin” baş tacı ama ta ki kendi dinleri sorgulanana kadar! Nutuk ya da inkılap tarihi sorgulanamaz çünkü layusel! Bu ameliyeye girişmek hainlik, münafıklık, küfür, hatta had cezası gerektirmekte! “Dikkat edin bugünlerde Atatürk’e sövecek olanlar ekranlara çıkartılacak; bilin ki onlar FETÖ’cüdür!” diye avazı çıktığı kadar bağıranlar da sadece bunların ekmeğine yağ sürenler. Tarihsel eleştiri yapmanın küfür sayıldığı, 5816’nın bile az görüldüğü bir dindar kişilik portresinden bahsediyoruz. İsa’nın kendilerine hakaret ettiği Ferisiler’den farkları olduğunu ispat edecek olanlar az beri gelsin!

Nutuk’a Kutsal Kitap Muamelesi Yapanlara “Ruhban” Demeyin, Alınırlar!

Nutuk, taraflı (bazı hususların gizlendiği, bazılarının öne çıkarıldığı ve merkeze tek bir kişinin konulduğu) bir siyasi hatırat olduğu halde, zamanla bir anı/hatırat kitabı olmaktan çıkmış; kurtuluş formülümüzün biricik el kitabı, kurtarıcının kutsal tarih metni olarak anılagelmiş ve zamanla bizzat tarihçilerce o konuma oturtulmuştur. Mesela Ordinaryüs Prof.Enver Ziya Karal ya da Hikmet Bayur gibi tarihçilerce adeta “Nutuk’ta yazıyorsa doğrudur!” algısı benimsenmiş, oluşturulan tarih kurumlarının tarih çalışmaları ve okul kitapları yoluyla bu mantık yaygınlaştırılmış ve “Tek Adam Tarihçiliği”nin altı çeşitli argümanlarla doldurulmuş ve mutlaklaştırılmıştır.

Artık karşımızda “Şef’in kutsal metni” vardır. O bunu “Türk milletinin maneviyatından aldığı risaletle” yazmış-yapmıştır. Yazıp-yapılanlar sorgulanamayacağına göre, “hainlik, gericilik, çağdışılık” şeklindeki eleştirilerin dışında, daha mütevazı görülebilecek “ama…”lı cümlelerle sebebi hikmetlerinin açıklanması olacaktır. Burada da tarihçilere (ideolog/ruhban sınıfı) büyük görev düşmektedir. “O ne yapmışsa doğru yapmış”; “Hangi kararı almışsa doğru almış”; “Yanlış gibi görünenlerin olsa olsa hikmeti kavranamamıştır”. Çünkü artık olup bitmiştir. Tarih yapılmış; kurtarılan kurtarılmış, kurulan kurulmuştur. Bunlara dokunmak mevzubahis olamayacağına göre, onun eserlerine dair yapılacak itiraz ya da eleştiriler de şiddetle, cezayla, sorgulanması güçleştirilen çağdaş normların (dogmaların) gücüyle püskürtülmelidir.

Bir tarih tartışması, tarihçinin zihninde ve dilinde böylesi bir yankılama yapıyorsa, bunun üzerine çok ciddi bir şekilde düşünmek gerek. Bu bir tarih tartışması olduğu halde bir rejimin yıkılması, kurumların kaybedilmesi, değerlerin yitimi olarak görülüyor. Peki, bu layusellik nereden geliyor? İşte Kemalist tarihçilerin neden “ruhbanlar”a dönüştükleri de burada gizli. “Söyledikleriniz bilimsel değil, ispatı yok!” kabilinden iddialar ortaya koyan bir Kemalist tarihçi, herhalde karşı taraftan bir cevap bekler. Delilleriyle konunun ispatını talep eder. Karşı tarafı direkt olarak “cumhuriyet düşmanı”, “hain”, “kâfir” ya da “münafık” ilan etmez. Çünkü bu bir tarih tartışması olarak algılanmalıdır. Ancak bahsettiğimiz güruh olanı bir tarih tartışması olarak görmüyor. Ortaçağ’da kilise ruhbanlarının dogmalarını sorgulatmak istememelerine benzer bir şekilde, “Bizim elimizdeki veriler gerçeğin ta kendisi, siz ise yakılması gereken büyücülersiniz!” mantığı devreye giriyor: “Çünkü tarihi en iyi onu yazanlar bilir. Bunların başında da onu yapan Atatürk gelmektedir. Bizler de tarihi yapana sadık tarih yazarlarıyız.”

Kemalizm Tarikatı da “Taklidî İman” İster

İnkılâp tarihçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu layuselliğin baş sebebi, Atatürk’ün layusel bir tarih anlatısının içerisinde -daha yaşarken- kutsal şef ilan edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Böylelikle bugünkü normlarla uyuşmayan taraflar gördüklerinde bile “o zaman öyle gerekiyordu” diyerek uyuşmazlıkların üzerini örtmeleri yeterli oluyor. Bunu İslami literatürle ifade etmeye çalışırsak “taklidî iman”a benzetebiliriz. Evet, bu bir iman konusu. Atatürk, Atatürk’ün yaptıkları, Atatürk’ün yazdıkları ve söyledikleri bir kutsallık zırhına büründürülünce, tarihçinin (ideolog/ruhban) tarihçiye karşı devrimci bir savaşçı gözüyle bakması da doğallaşıyor. İşte üretileni din, inkılâp tarihini akide olarak görmemiz de buradan kaynaklanıyor. Bugüne dek tarihçiliği kale bekçiliği yapmak olarak algılayanlar açısından alternatif söylemlerin lanetlenmesi kaçınılmaz. “Hiç mi sahip olunan bilgiler üzerinde insanın şüphesi olmaz? Ve koskoca bir tarihi ‘Tek Adam’ üzerinden okumak nasıl bir güven duygusunu içerir?” diye meraklananlar, bu tarikatın amentüsünü bilmiyorlar demektir.

Bu duygunun hiç şüphesiz ilahi referansları var. Yoksa konunun tarihçilikle, merakla, ilgiyle, ispatla, delille açıklanması imkânsız. Delillerin olabildiğince karartıldığı ve sansürlendiği bir ortama insanın bu derece güven duyması, ancak zaten yapılmış olan tarihe iman etmiş olmakla ilgilidir. Gerisi eldeki tüm verilerle bunu korumaya dönük çabalara kalacaktır. Yapılmış olan tarihe iman; üretilmiş olan değerlere iman; tüm icraatların adilliğine yönelik şaşmaz bir inanç... Tabii aynı zamanda “üstünlük tezi”. Bu konularda meraklı olanlar için pozitivizm, sosyal darwinizm ve Alman vülger materyalizmine müracaat etmelerini en başta salık vermiştik. Özellikle bunların neticesi olan “Din terakkiye manidir”; “Bilim havassın/seçkinlerin dini, din avamın ilmi” tespitlerinin ne anlama geldiğini ve bu modern dinin temellenmesinde yaptıkları katkıyı düşünelim. Çünkü 1920’li-30’lu dönemlerin seçkinleri kendilerini aydınlanmanın projektörlerini ellerinde taşıyanlar, halkı ise aydınlatılması gerekenler olarak görmekteydiler. Bu meyanda halkın tedip edilmesi, yani medenileştirilmesinin tüm verilerinin de ellerinde olduğunu düşünmekteydiler. Böylelikle, “Aydınlanma dini”nin Türkiye mezhebine mensup olanların, yaşattıkları tüm trajedileri (tenkil, taktil ve tecavüzler) vicdanlarında meşrulaştırabilmeleri de mümkün oluyordu. Çünkü bunu kendileri için zorunlu ve ahlaki bir görev/ödev olarak telakki ediyorlardı. İşte bugünkü devamcıları da bu ilhamı geçmişten bugüne taşıyanlar, seçkinler, ilahi doğruları ellerinde bulundurdukları vehmiyle yaşayan ruhbanlar olarak nitelememiz de bundan.

Netice-i Kelam

FETÖ heyulası üzerinden başlatılan ve tarikatların teolojik saiklerle “geleceğin potansiyel suçluları” muamelesine tabi tutulması tartışması anlamsızdır. Bunu meşru görenler varsa, bilmelidirler ki bu tartışma yapılacaksa öncelikle Kemalizm tarikatı/mezhebi/dininden -her nasıl tanımlarsak tanımlayalım-başlamak gerekli. Çünkü bunlar ziyadesiyle kuvveden fiile geçmiş, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” düsturuyla amel etmiş güruhlardır. Dediğimiz gibi, eğer “tarikat” sorgulaması yapılacaksa öncelikle bu en büyük tarikatın uzak ve yakın geçmişte hurafelerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilmek için uygulayageldiği cürümler ve bu cürümlere meşruiyet kazandıran çağdaş dogmalar, tabular, çağın çöplüğüne atılmış ideolojik argümanlar/itikad umdeleri hedefe konmalıdır. Kendileri öncelikle yıllarca “irtica” kavramı üzerinden takiyyeci bir mantıkla geniş kitlelere reva gördükleri muamelelerin hesabını vermelidirler ve bizim mahallenin mensupları da bu “irtica ile mücadele”yi her dönemde meşru gören mürtecilere, bize ait sorunları anlayacaklarmış muamelesiyle müdahanecilik yapmaktan vazgeçmelidirler! Yeni döneme ilişkin sözümüz daha bitmedi; yeni başlıyor…

Unutmamak gerekir ki bu tarikatın mensupları bizler arasında ayrım yapmıyor ve hepimizi İskilipli Atıf'ın torunları olarak görüyorlar. 15 Temmuz Kaynak: Türkiye’nin En Büyük Tarikatı: Kemalizm - Bahadır Kurbanoğlu 
















Yıl 1924 TBMM'de örtbas edilen cinayet


Halid Paşa cinayeti hakkında kaleme alınan yazılarda hastaneye kaldırılmaması, ameliyatla kurşun yarasından kurtulmasına rağmen zatürreden ölmesi, kendisinin istemesine rağmen savcılık tarafından ifadesinin alınmaması iktidarı suçlayıcı ithamlar olarak yer aldı

Türkiye Cumhuriyeti’nde Osmanlı’dan devralınan unsurlardan biri de siyasal cinayetlerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal hayatta kendisine yer edinmeye başlamasından sonra komitacılık olarak da adlandırılan bu gelenek, iktidarın muhalefeti sindirmesinde oldukça etkili bir yöntem olmuştur. Muhalefet saflarından birinin öldürülmesi bundan sonra hep siyasal iktidardan bilinmiş ve cinayetler komitacılık olarak değerlendirilmiştir. Her ne hikmetse bu cinayetlerden hiçbirinin müsebbibi ve faili tam olarak tespit edilememiştir. Bunlardan biri de Ardahan Mebusu Deli Halid Paşa cinayetidir.

Aslında Deli Halid Paşa cinayeti Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihindeki ilk değil, üçüncü cinayettir. İlk cinayet, mebus seçildiği halde daha meclise ulaşmadan yolda öldürülen Trabzon Mebusu İzzet Bey (Eyüpzâde) cinayetidir (6 Mayıs 1920). İkincisi meclisteki görevi devam ederken şehit edilen, yine Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey cinayetidir. Ali Şükrü Bey kimilerine göre Topal Osman Ağa, kimilerine göreyse General İsmail Hakkı Tekçe tarafından meclis dışında bir yer-de şehit edilmiştir. Üçüncüsü cinayet Halid Paşa cinayetidir. Bu cinayet hakkında dönemin şahitlerinin yorumları da çelişkilerle doludur. İktidar yanlıları cinayeti basit bir nefsi müdafaa olarak gösterirken, muhalif görüştekiler olaya siyasal bir boyut yükleme niyetindedirler. Patlamaya hazır bir tabanca gibi…Savaşlarda gösterdiği olağanüstü cesaretinden dolayı ‘Deli’ lakabıyla anılan Yarbay Halid Paşa, Balkanlarda çete savaşlarında komitacılığı tecrübe etmiş, gerilla savaşlarındaki başarısından dolayı Teşkilât-ı Mahsusa’ya kabul edilmiştir. Kars, Ardahan ve Batum’u kurtarmak için Doğuya git-miş, Yakup Cemil’in alayında savaşmış ve onun etkisinde kalmıştır. Yakup Cemil’in sinirli karakterini aynen kapan Halid Paşa, onun gibi gergin, kabına sığmaz, elinde silah, tenkide tahammülü olmayan ve patlamaya hazır bir tabanca gibidir. 

1923 yılında katıldığı II. Dönem TBMM’de de bu tutumu devam edince Mustafa Kemal Paşa ona bir Avrupa gezisi önerir fakat kabul etmez. Aralık 1923’te ordunun siyasetle ilişkisinin kesilmesi kararlaştırılınca kimi paşalar mebusluğu tercih ederek mecliste kalır. Bunlardan biri de Deli Halid Paşa’dır. Ama bu tercihin sinirlerini iyice bozduğu söylenmektedir. Eleştiriye tahammülü yoktur; askerlikle meclisin havasını da tam olarak ayırt edememiştir. Askerlikte üst eleştirilemez; ama mecliste herkes birbirini eleştirir. Paşa’nın sinirli yapısını öne çıkan birkaç örnek verelim. 8 Şubat 1925 günü, maddî durumlarının düzeltilmesini isteyen malul gaziler Halid Paşa ile görüşerek ondan söz lırlar. Halid Paşa bunu görev edinerek, yabancı devletlerdeki geliş-meleri ve yasaları da inceleyip bir takrir (önerge) hazırlar. Takririn görüşülmesi esnasında bazı mebusların, harp malullerinin para ve arazi ile taltif edilmesine bazı harplerle ilgili sınırlama getirilmesi önerisine karşı çıkarak söz alan Halid Paşa, “Düşman karşısında kahramanca dövüşürken yaralanıp malul olan her yiğit aynı muameleyi görmelidir. Bütün harp malullerinin de nakden ve arazi verilmesi suretiyle taltif edilmelerini teklif ediyorum” der. Bunun üzerine “O kadar paramız yok, bütçeyi büsbütün sarsamayız” itirazları üzerine sinirlenen Halid Paşa, “Bunlar asker işleri, sizin gibi siviller bu işlere karışmamalıdır” diye karşı çıkar. Bir başka celsede de Sivas Mebusu Muammer Bey’in ordu masraflarını kısalım teklifine kızarak “Orduyu aç mı bırakmak istiyorsun?


Askerliği öldürecek misin?” diye bağırır.

Atatürk’e muhalif ‘yalnız adam’Öte yandan, mebusluğu tercih eden paşalar çok kısa sürede örgütlenen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası etrafında toplanmaya başlamıştır; Halid Paşa’nın da bu partiye geçeceği söylenmektedir. Envercilik kuşkuları uyandırana kadar, Trabzon’daki muhalefeti kontrol altında tutmada ve gerekli ‘ihtilalci’ yöntemleri uygulamada Mustafa Kemal Paşa’ya yardımcı olan Halid Paşa, ar-tık ona ve etrafındakilere muhaliftir. Gerek asabi karakteri, gerekse muhalefete yakınlaşması, çevresinde çekingenlik yaratmış, herkes kendisin-den uzaklaşmış, ‘yalnız adam’ haline gelmiştir.

Bu arada gerek Halk Fırkası içinden Kabadayılar Grubu olarak bilinen Cebelibereket (Osmaniye) mebusları Topçu İhsan ve Avni Bey, Afyon Mebusu Kel Ali (Çetinkaya), Rize Mebusu Rauf, Antep Mebusu Kılıç Ali, Kozan mebusu Ali Saib, gerekse Halid Paşa gibi muhalefetin paşaları meclise s-lahla gelmektedirler. Üstelik hepsi Halid Paşa’ya kinlidir.

Ankara’nın kışı oldukça sert geçer ama mec-lisin içindeki hava çok daha serttir. 9 Şubat 1925 günü başbakanlık bütçesi görüşülürken Elaziz Mebusu Hüseyin Bey, ‘Baytarlık okulu mezunlarına 150’şer lira teçhizat bedeli verilmesi hak-kındaki takririn 1923 yılı mezunlarını da içine almasına dair’ bir önergeyi arkadaşlarına imza ettirirken, koridorda Halid Paşa’ya da imzalatmak ister. Halid Paşa okumadan imza etmeyeceğini söyleyince Hüseyin Bey ısrar eder ve “Önemli ve siyasî bir şey değil. Hem biz sizin önergelerinizi okumadan imzalıyoruz” der. Halid Paşa sinirlenerek “Vay sen bana tahakküm mü ediyorsun?”

diyerek üstüne yürür. Araya giren diğer mebuslar onları ayırarak Halid Paşa’yı idare odasına götü-rürler ama sinirini bir türlü yatıştıramazlar. Hat-ta o sırada Yunus Nadi’nin yanına gelip uzun süre dil dökmesine rağmen bir türlü sakinleşmez. Aradan belli bir süre geçince etrafındakiler dağılır, Halid Paşa da genel kurul salonuna geçerek Hüseyin Bey’in arkasına oturup kulağına eği-lir ve “Dışarıda Kılıç Ali seni bekliyor. Git bak ne söyleyecekmiş?” der. Bunun üzerine Hüseyin Bey dışarı çıkar, Halid Paşa da onu takip eder. Durumdan şüphelenen Kabadayılar Grubu da peşleri sıra çıkarlar. Ola-yın bundan sonrasının sır olduğunu söyleyen Mahmut Goloğlu, “Ne oldu, ne konuştular, kesinlikle bilinemiyor. Fakat hep birlikte salondan çıktılar ve hep birden ta-bancalarına sarıldılar” demektedir.


Olayın tanıkları neler söyledi?

Dönemin istihbarat müdürlerinden Feridun Kandemir’in hatıralarından olayı biraz farklı bir bakış açısıyla takip edelim: “Halid Paşa, yalnız yakalayınca Hüseyin Bey’i koridorda yakasından tutarak dışarı sürüklemek-te ve ‘Kozumuzu pay edelim’ diye bağırmakta. Hüseyin Bey’in yalvarmaları kâr etmemekte. Bu-nun üzerine koridorda beliren Afyon Mebusu Ali Bey (Çetinkaya), ‘Paşa asabiyetten vazgeç’ diyerek araya girince Halid Paşa cebinden çıkardığı 2 tabanca ile Ali Bey’e ‘Al sana Kel Ali’ diye boşaltmaya başlamıştır. Ali Bey, korkudan ayağı meclis halısına takılarak sırt üstü düşmüş, bunun üzerine

Halid Paşa üzerine atlamış ve silahı tam beynine dayamışken Cebelibereket (Osmaniye) Mebusu Avni Bey ile Rize Mebusu Rauf Bey, Halid Paşa’in eline sarılmışlar ve kurşunun boşa gitmesini sağlamışlar, bir el de ateş ederek Halid Paşa’yı yaralamışlar ve elinden silahları almışlardır. Fakat ortalık bir anda boşalmış, herkes bir tarafa kaybolmuştur. Herkes çil yavrusu gibi dağılmıştır. Ne zabit, ne görevli, ne de hizmetliler vardır. Halid Paşa’in yardımına II. Meclis’in tek muhalif mebusu Gümüşhane Mebusu Zeki Bey ve Trabzon Mebusu Muhtar Bey koşarlar. Daha sonra Erzurum’da yıllardır emir komuta zincirinde bir-likte çalıştıkları Rüştü Bey (Dadaş Rüştü) yetişir. Halid Paşa, Zeki Bey’e ‘Keli altıma aldım, hergele Rauf beni arkamdan vurdu’ der. Rüştü Paşa ve Zeki Bey, Halid Paşa’in koluna girerek onu yol halısının üzerine yatırırlar. Daha sonra Rauf Bey karşılarına çıkar. Rauf’a bağırmaya başlarlar: ‘Paşa’yı sen vurmuşsun! Ne cesaretle hâlâ buralardasın?’ Rauf Bey’in rengi atar, ‘Ben vurmadım’ diyerek gölge gibi süzülür. Halid Paşa baygın düşmüş-tür. Etrafa bağırıp yardım isterler. Bağırıp çağırdıkları halde ortada hiç kimse yok tur. Çaresiz beklerler, gelen yok. Bunun üzerine sürükleyerek Rüştü Paşa’yla birlikte muhasebe odasına götürürler ve masanın üzerine yatırırlar.” Şimdi de sözü, olayın şahidi Kadirbeyzâde Zeki Bey’e bırakalım. Zeki Bey’in görüşleri bizim için önem arz ediyor; çünkü muhalefetin gözüyle olayları daha sağlıklı öğrenebiliriz: “Halid Paşa ayakta sallanıyordu. ‘Paşa seni kim vurdu?’ diye sordum. ‘Kel Ali’yi altıma aldım, p..t Rauf üstümden bana ateş etti’ dedi. O sırada Rize Mebusu Rauf yanımda peyda olmasın mı! Rengi kaçmış, endişeden titriyordu. Bana ‘Nasıl oldu?’ demesine mukabil ‘Vurduğun adamı bana mı sormaktasın? Paşa’nın kendisi itiraf etti’ dedim.

Rauf hemen ortalıktan kayboldu. Bağırdık, çağırdık, ne bir hademe, ne de bir polis meydan-da yok. Muhtar salona koşarak kapıdan bağırdı, ‘Bir doktor arkadaş çabuk yetişsin’ dedi. Muhtar koltukları altından, benimle Rüştü Paşa da ayaklarından tutarak karga tulumba vaziyette salon kapısından içeri girerek en yakın kalem odasının kapısını tekmelemeye başladım. Kâtipler kapıyı açar açmaz hemen 3 masayı birleştirmelerini söyledim ve masanın üzerine yatırdık. 20 dakikayı geçtiği halde gelen kimse yok, hâlâ kolum Halid Paşa’nın başı altında kaldığı halde bekliyorum.

Derken meclis müzakereye hitam vererek bir kalabalık kütlesi olaya dahil oldu.” Mebuslar bir açıklama beklemektedirler. Bunun için Meclis Başkanı Kazım Paşa’ya (Özalp) başvurarak Halid Paşa’nın sağlık durumu hak-kında izahat vermesini isterler. Meclis Başkanlığı mebuslara ve ajanslara ortak bir açıklama yaparak olayın savcılığa aktarıldığını ve Halid Paşa’nın hayatî tehlikesi olmadığını duyurur: “Vakıa savcı-lığa intikal ettirilmiştir ve Halid Paşa’nın sağlık durumunda bir vehamet yoktur.”


Neden hastaneye kaldırılmadı?

10 Şubat 1925 günü olayla ilgili olarak toplanan mecliste gerginlik yaşanır. Manisa Mebusu Reşat Bey, mecliste ‘Derebeylik havası’ estirildiğini, bu durumun fikir hürriyeti-ne zarar verdiğini ve meclis iç tüzüğünde yasak olmasına rağ-men bazı mebusların silahla geldiklerini söyler. Kabadayılar Grubu dahil olmak üzere tüm iktidar yanlısı mebuslar bu sözlere sert tepki gösterirler, meclise sürülen kara bir leke olarak değerlendirerek Reşat Bey’in sözlerini geri almasını isterler. Meclis Başkanı Kâzım Paşa da ısrar etmesine rağmen Reşat Bey sözlerini geri almaz. Bunun üzerine Meclis Başkanı olayı geçiştirir. İşin garip tarafı, Halid Paşa hastaneye kaldırılmamış, meclis binasında tedavi edilmek istenmiştir. 12 Şubat 1925 günü Dr. Orhan Abdi ile Operatör Süreyya Bey meclis binasında Halid Paşa’yı ameliyat ettikten sonra operasyonun başarılı geçtiğini ve Paşa’nın sağlık durumunun iyiye gittiğini bildirirler. Halid Paşa buna rağmen hastaneye kaldırılmaz ve 2 gün sonra sabah saat 02.10 civarında hayatını kaybeder. Ölüm raporunda zatürreden öldüğü bildirilir. Dönemin şahitlerinden çoğu Halid Paşa’nın büyük bir sağlık ihmalinden öldüğünü, hastaneye götürülmemesi ve mecliste kalem oda-sının masaları üzerinde yatırılması sonucu zatürreye yakalandığını söylemiştir.


Karanlıkta kalan noktalar

Ali Çetinkaya cinayeti üstlenirken Halid Paşada kendisini ısrarla Rauf Bey’in vurduğunu söyle-mektedir. Bu arada istihbaratçı Feridun Kandemir gerek basında, gerekse mecliste sıklıkla bahsedilen bir hususa değinmiştir: “Asıl Katil Rauf’tu ama Kel Ali arkadaşını kurtarmak için suçu üstüne aldı. Aksi takdirde Rauf Bey ceza alacaktı ve hapse girecekti.”

Kandemir ilginç bir noktaya da parmak basmaktadır:

“Dediklerine göre, Ali Bey sırf arkadaşı Rau Bey’i mesuliyetten kurtarmak maksadıyla Halid Paşa’yı kendisinin vurduğunu söylemiştir. Zira Rauf Bey’in vurduğu kabul edildiği takdirde (durup dururken vurduğu gerekçesiyle) suçlu sayılacaktı. Halbuki Ali Bey, Halid Paşa’nın taarruzuna uğradığı için nefsini müdafaa için vurmuş olacağından suçsuz sayılacaktı. Nitekim de öyle oldu.”

Kandemir’in kanısını Kadirbeyzade Zeki Bey de doğrulamaktadır. Zeki Bey, muhalif bir kimlik olduğu için onun görüşleri de önem arz etmektedir: “Kel Ali kendini savunma gerekçesinden yararlanmak için olayı üstlenmiştir.”

Goloğlu ise olaya kimin yaptığı noktasından değil, bu işin bir komitacı hesaplaşması olduğu yönünden yaklaşmakta ve cinayetin meşru müdafaa olduğuna inanmamaktadır. Ona göre olayın aktörleri arasında komitacılık davranışları bakımından ortak yönler vardır ve olay düpedüz bir cinayettir. Onların sert karakterine, şiddet yanlısı olmalarına ve gözlerini kırpmadan adam öldür-melerine dikkat çekmekte ve kendi yakınlarını öldürmelerine kadar birçok örnekle imalarını sonlandırmaktadır. Ali Fuat Cebesoy hatıratında olayın bir komplo olduğunu, olayı Ali Çetinkaya’nın tezgahladığını, boğuşma esnasında meclis kapısındaki komiser ve hizmetlilerin Kabadayılar Grubu tarafından uzaklaştırıldığını ve arkadaşları Rauf Bey’e “Ne duruyorsun, vur” deyince onun da Halid Paşa’yı vurduğunu iddia etmiştir.

Mithat Sertoğlu da Rauf Bey vurdu diyenlerden:

“Gerçi Ali Çetinkaya’nın tabancasında bir kurşun eksikti, ancak Halid Paşa kendisini Rize Milletvekili Rauf Bey’in vurduğunu söylemiş olduğu gibi çok sonra Muhafız Taburu subaylarından birinin bunu bir sohbet sırasında bu şekilde a nlatıp onun sözlerini teyit ettiğini bir dostum-dan dinlemiştim. O sırada İstanbul’da çıkmakta olan İstiklâlgazetesi 10 Şubat 1925 tarih ve 72 nu-maralı sayısında da Halid Paşa’nın yaralandıktan sonra kendisini Rize Milletvekili Rauf Bey’in vur-duğunu söylediğini yazar. Birçok kimse bunun doğru olduğunu kabul etmiş ve Halid Paşa, Ali Çetinkaya’yı vurmak üzereyken yakın arkadaşı Rauf Bey’in yetişerek yakın mesafeden ateş edip onu vurmak suretiyle Ali Çetinkaya’nın hayatını kurtardığına, bunun üzerine de onun suçu üzerine aldığına inanmıştır.”

Sonuç olarak, Halid Paşa Kabadayılar Grubu tarafından katledilmiştir. Fakat asıl soru, neden öldürüldüğü ya da Kabadayıların neden Halid Paşa’yı kafaya taktıklarıdır.


Hedefteki adam

İlk olarak, Halid Paşa ile Ali Çetinkaya ara-sında çok eskilere dayanan bir anlaşmazlık ve düşmanlık vardı. Halid Paşa, Ali Çetinkaya ile Trablusgarp’tan beri anlaşamazdı. Nedeni, Trablusgarp’ta Ali Çetinkaya’nın halka zulmetmesi ve onun yüzünden Türk subaylar ile halkın arasının açılması idi. İki subay arasındaki ihtilaf, Derne Cephesi Komutanı Mustafa Kemal’e, ora-dan da Enver Bey’e intikal etti. Kafasında saç ol-madığı için o yıllardan beri ‘Kel Ali’ diye bilinen Ali Bey oradan alındı ve başka bir yere gönderildi.

Sorun da böylece çözülmüş oldu ama bu, yıllar sürecek bir anlaşmazlığı tetiklemiş oldu. İkinci olarak, ‘Paşalar komplosu’ meselesinden kaynaklanan bir anlaşmazlık vardı. Mustafa Kemal’in çevresini saran bazı mebuslar Paşa’yı Paşalar komplosuna inandırmaya çalışıyorlardı. Bunun için mecliste konuşma yapan Yunus Nadi, Refet Paşa’yı hedef alarak komplo yapmakla suçlamış, Ali Çetinkaya da “Evet, Paşalar Hükümeti” diye ona destek vermişti. Bunun üzerine Halid Paşa zaten sevmediği Ali Çetinkaya’yı salondan dışarı çıkararak “Demin Paşalara hakaret mi etmek istedin?” diye sıkıştırınca Ali Bey böyle bir niyeti olmadığını, kendisinin de asker olduğunu söyleyince “Sen de askersin ama Paşa değilsin.

Niçin Paşa olamadığını da ben bilirim, sana emir kumanda etmiş insanlara kinayeli laf atmaya sı-kılmıyor musun?” diye çıkışmıştı. Bunun üzerine Ali Bey hakaret niyeti olmadığına yeminler ederek Halid Paşa’yı teskin etmişti.

Üçüncü olarak, bu Kabadayılar Grubu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na yakın duranlara hiç iyi gözle bakmıyorlardı. Başka bir ifadeyle, muhalefete tahammülleri yoktu. Halid Paşa’nın da muhalefet partisinden yana olduğu bilini-yordu. Zaten Halid Paşa öldüğünde cebinden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı çıkmıştı. Halk Partisi mebuslarından bazıları muhalefete karşı bayağı hırçınlaşmıştı. Bunlar ara-sında Kabadayılar Grubu da vardı ve Halid Paşa’e de çok iyi gözle bakmıyorlardı.

Kabadayılar Grubu ile Halid Paşa’i karşı karşıya getiren bir olay daha vuku bulmuştu. Ara seçimlerde Bursa’da Halk Fırkası Operatör Emin Bey’i aday gösterirken, muhalefet Nureddin Paşa’yı (Sakallı Nureddin) aday göstermişti. Nureddin Paşa, Halid Paşa’in yakın dostu idi, Halid Paşa da onu destekliyordu. Nureddin Paşa seçimi kazandı; fakat zamanında askerlikten istifa et-mediği gerekçesi ile tutanağı Halk Partililer tarafından reddedildi. Yenilenen seçimi tekrar kazanan Nureddin Paşa, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. Bunun üzerine Halid Paşa’nın da muhalefet saflarına katılacağı kanısı ağır bas-maya başlandı. Böylece Halk Partililer, özellikle de Kabadayılar Grubu ile arası iyice açıldı. Halid Paşa kardeşi Sami Bey’i istasyonda karşılamaya gittiğinde Ali Çetinkaya’nın Operatör Emin Bey’i karşıladığını ve onunla samimi sohbetini görünce Çetinkaya’ya karşı kini bir kat daha artmıştır.

Ali Bey’i meclis koridorlarında yakalayıp Emin Bey’le samimiyetini sorunca, Ali Bey arkadaşı olduğunu belirtmiş ve Emin Bey, Nureddin Paşa’nın rakibi olduğu için Halid Paşa’nın bu kadar rahatsız olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Halid Paşa “Vay sen beni tahkir mi ediyorsun?” diyerek yazdığı bir mektupla düelloya davet etmiştir. Araya Mustafa Kemal Paşa girerek Kılıç Ali ve Kâzım Paşa’yı (Özalp) devreye sokmuş ve olayı kapatmıştır.

Son olarak, Halid Paşa Şubat ayı başında mecliste baş gösteren yolsuzluk söylentilerini bir türlü hazmedemiyordu. Yolsuzluklar sert karakterini bir kat daha sertleştirmişti. Hatta mecliste konu ile il-gili dedikoduları Mustafa Kemal Paşa’ya aktarmış ve engellemesini istemiştir. Yolsuzluk yapanların kimler olduğunu da Ali Fuat Paşa’nın hatıratından öğrenmekteyiz: Ali Çetinkaya, Osmaniye Mebusu Avni Bey, Kılıç Ali, Rize Mebusu Rauf ve Kozan Mebusu Ali Saib. Kısaca Kabadayılar Grubu...

Bunları Mustafa Kemal’e şikayet etmiş olmasının adı geçenlerin kulağına gitmesi oldukça yüksek bir ihtimaldir. Çünkü yolsuzlukları nedeniyle Halid Paşa bunlarla tartışmış bulunuyordu.

Basının cinayet karşısındaki tavrı

Halid Paşa’nın ölümü basında büyük yankılara sebep oldu. İktidar yanlısı basın, olayı nefsi müdafaa olarak gösterip, nedenini de Halid Paşa’nın asabiyetine bağlamaya çalışırken, muhalif basın ‘muhalefete tahammülsüzlük, özgürlüğe saldırı, ittihatçılık usullerini canlandırma’ gibi ithamlarla iktidara karşı kullandı. Cinayet hakkında kaleme alınan yazılarda ayrıca hastaneye kaldırılmaması, ameliyatla kurşun yarasından kurtulmasına rağmen zatürreden ölmesi, kendisinin istemesine rağmen savcılık tarafından ifadesinin alınmaması iktidarı suçlayıcı ithamlar olarak yer aldı. Ali Bey’in yakın arkadaşı Rauf Bey’i kurtarmak için suçu üstüne aldığı ve olayı meşru müdafaa olarak gösterdiği ve savcılık soruşturmasının gerçekleri yansıtmadığı da diğer ithamlardır.

Vatan gazetesi, Halk Partisi mensuplarının olayı basit bir vakıa gibi lanse edip kapatmaya çalıştıklarını iddia etmiştir. Ayrıca savcılık, raporun olayı aydınlatmadığını ifade ederek şu soruları sormuştur: Halid Paşa’nın asabiyetini bu kadar sarsan sebepler nelerdir? Tahrik edenler kimlerdir? Doktor raporları niçin yayınlanmamıştır? Halid Paşa’nın ensesinde büyük bir yara varmış, bu yaranın sebebi nedir?

Son Telgraf, Halid Paşa’nın kardeşi Sami Bey ile bir röportaj yapmış ve bu röportajda Sami Bey’in ağzından son sözlerini aktarmıştır: “Üzerime hücum ettiler. Tabii hücum karşısında başka türlü hareket edemezdim. Bana kahpelik yaptılar.” Gazete, Paşa’nın başında yaralar olduğuna da değinip bugüne kadar bu bilgilerin neden kamuoyundan saklandığını ilgililerden sormaktadır.Bir diğer eleştirel yayın da muhalif kimliği ile tanınan İstikbal gazetesinden gelmektedir. Gazete, Halid Paşa’nın kahramanlıklarını anlattıktan sonra Ali Bey’in işlediği cinayetle ebediyen iftihar edebileceğini, zira Halid Paşa’nın Malta esirlerinin kurtarılmasında hayatî bir rol üstlendiğini, bunlar arasında Ali Bey’in de olduğunu, ne gariptir ki onun kurşunuyla öldürüldüğünü söylemiştir. Ertesi günkü sayısında da hükümeti olayı örtbas etmekle suçlamıştır.

Sonuçta Halid Paşa Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, düzen ise aynen devam etmiştir. Halid Paşa gibi kahramanlıkları tarih sayfalarına sığmayan cefakâr, kahraman paşalar unutulup giderken onun canına kıyanlar, İstiklal Mahkemesi başkanlığı gibi hiç de hak etmedikleri makamların başına getirilmiş, daha da enteresanı, ertesi yıl Halid Paşa’nın akrabası Dr. Nazım’ın da idam kararını veren hâkim olmuşlardır.

DERİN TARİH

Bild könnte enthalten: 2 Personen










Was würden sie nur ohne die allgegenwärtige "russische Bedrohung" machen?

ganz einfach ! es wird eine allgegenwärtige "Islamistische  Bedrohung in form von "Islamistische Terroristengruppen erfunden

z.B. "al loko bla bla"  einen Grund für die Aggression finden die immer 












Gerçek Tarih Belgelerle 1453

18 Std. · 

" Hocaları Toptan Kaldırmalı, din ve namus telakkisini kaldırmalıyız " - Mustafa Kemal Atatürk


Kazım Karabekir şöyle anlatıyor:


10 Temmuz 1923 Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık. “Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar” dediler. Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!“


Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası,


Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991, s.143.


Aynı hatıraları Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşretmişti. Oradaki ifade şöyledir:


“Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.” İsmet Bozdağ ifadeyi kendine göre yumuşatmış olabilir. Devam edelim:


Karabekir 14 Ağustos 1923 tarihinde Türk Ocağı’nda verilen bir çay ziyafetine gitmeden önce şu bilgileri işitdiğini bildiriyor:


“Gazi Kur’an-ı Kerim'i bazı İslamlık aleyhdarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’anın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak, güya Kur’anı da, İslamlığı da kaldıracaktır!”(s.158)


Akşam M. Kemal’e bu konudaki itirazlarını bildirince olanları şöyle anlatıyor:


“M. Kemal paşa beyanatıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü: Evet Karabekir; Arapoğlunun(Hz. peygamberin) yavelerini(uydurmalarını) Türkoğullarına öğretmek için Kur’anı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakda devam etmesinler!… Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’anı ve Peygamberi her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu.” (s.159)


Kazım Karabekir’in hatıralarında şu satırlar da dikkat çekiyor:


“19 Ağustos Pazar akşamı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar-Latife Hanım ile birlikte bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta kubbeli köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan bir köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi. Münakaşayı İsmet Paşa ile ben yaptım. Mustafa Kemal Paşa sükunetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de heyet-i ilmiye’nin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkilap hamlesi teklif etti: “Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.“İlk Fethi Bey Grubundan sonra da Mustafa Kemal Paşa’dan işittiğim bu yeni inkilap zihniyetini İsmet Paşa bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak, bu üç şahsiyetin üç maddelik programları kulaklarımda tekrarlandı:


1- İslamlık terakkiye(ilerlemeye) manidir

2- Arapoğlu’nun yavelerini Türklere öğretmeli

3- Hocaları toptan kaldırmalı ! ”

(s.165)

Bild könnte enthalten: 1 Person, Text

267Du, Gonyalim Ahbap Pirasa und 265 weitere Personen

72 Kommentare

267 geteilte Inhalte


 

Fehmi Işık m kemal hiç bir zman müslüman olmadı müslümanıda sevmedi astı kesti işi gücü isilamı yok etmek oldu tarihi okuyan iyi bilir geçmişini

 

 



Gerçek Tarih Belgelerle 1453

20. Juni um 06:16 · 

ATATÜRK ün ZULMÜ GARP IZI 6_9 (Batılılaşma ve Tağutlaşma Serüveni)


De ki: " Hakk geldi, Batıl yok oldu. Kuşkusuz ki Batıl yok olmaya mahkumdur. İsra Suresi 81.Ayeti


Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır. Kim tağutu* reddedip, Allah'a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah, Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Bilen'dir. Bakara Suresi 256.Ayeti...

Mehr anzeigen



  






Süleyman Seyfi Öğün Netlikle Vurgulamış: Lafı Dolaştırmayalım, Bunun Adı Yabancı Düşmanlığıdır!Suriyelilere ilişkin tahammülsüzlüğü değerlendiren Süleyman Seyfi Öğün “Yakında, sağda solda ‘Sûriyeliler giremez’ gibi ‘uyarıcı’ levhalar görürsek şaşırmayacağız.” diyor ve ekliyor: “Lâfı dolaştırmayalım; bunun adı düpedüz ‘yabancı düşmanlığıdır.’”20 Haziran 2019 Perşembe 13:06A+A-Süleyman Seyfi Öğün’ün Yeni Şafak’ta yayımlanan konuyla alakalı köşe yazısı (20 Haziran 2019) şöyle:Ah Şu Sûriyeliler…Bir arkadaşım, evvelki yazımda yer alan iddialara katılmadığını; “değer “ile “duygu” arasında asla bir kopukluk olamayacağını ; hattâ en duygusal tepkilerin bile bir değer referansı ihtivâ ettiğini söyledi bana. Ben de kendisine ,bir yere kadar haklı olduğunu söyledim. Değer ile duygu arasındaki kopukluk bir ilişkisizliği ifâde etmiyor. Tam aksine, çok keskin bir değer göndermesinde bulunuyor. Sevgilisini veyâ eşini öldüren bir adam, rahatlıkla “Öldürdüm; çünkü seviyordum Hâkim Bey” veyâ “Nâmusum için öldürdüm” diyebiliyor. “Sevgi” ve “nâmus” gibi değerlere dayalı olarak bir insanın canını almanın haklılığını, meşrûluğunu savunabiliyor. Öyle de olsa bu, özünde tamâmen duygusal bir eylemin değerlerle alâkasını ıspat etmiyor. Tam aksine, ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor.Tartışmamız devâm ederken, birden aklıma son zamanlarda alabildiğine büyüyen ve yer yer düşmanlığa dönüşen “Sûriyeliler” meselesi geldi. Bu meselenin, bahsettiğim tartışma için tesirli bir “case” olabileceğini düşündüm.Kimilerine göre % 60ları mütecâviz oranlara ulaşan Sûriyeli düşmanlığı, artık siyâsete de tesir etmeye başladı. Muhalefet bunu alabildiğine sömürüyor. Kerli ferli, üstelik sorsanız “solcu” olduklarını söyleyecek olan yazarlar, Türkiye’deki Sûriyelileri horlayan, dışlayan; düpedüz homofobik yazılar kaleme alıyorlar. Mahallî düzlemde iş , muhalefete bağlı belediyelerin Suriyelilere mahsus yasaklar geliştirmesine kadar uzuyor. Yakında, sağda solda “Sûriyeliler giremez” gibi “uyarıcı” levhalar görürsek şaşırmayacağız.Lâfı dolaştırmayalım; bunun adı düpedüz “yabancı düşmanlığıdır.” Nasyonal sosyalizm durduk yerde ortaya çıkmadı. Unutmayalım ki; pek çok nasyonal sosyalistin geçmişi sosyalistliktir. Evrenselci, hümanist düşüncelerden, dar görüşlü ve dışlayıcı Nazizme geçiş üzerinde düşünmeye değer bir mevzudur. Bu geçişi yaşayanlar, muhtemelen “gerçekçiliğe” vurgu yapacaklardır. Duygusallıklar , çok defâ gerçekçi bulunmaz. Bunun, en azından “yakıcı ve yıkıcı duygusallıklar” için doğru olmadığını düşünüyorum. Gerçekçilik, yıkıcı duygusal yatırımların en büyük sermâyesi olarak gözüküyor bana.Yıkıcı duygusallıkları emziren gerçekçilik, birinci derecede , güncel (aktüel) tecrübelere dayanır. Bu tecrübelerin duygusal dünyâlarda doğurduğu “rahatsızlıklara” isâbet eder. Bu rahatsızlıklar ,yine duygusal akıl yürütmelerle “haksızlıklara” evrilir. Bu sûretle “değer-duygu” devresi tamamlanmış gibi gözükür. Hâlbuki esas kopukluk buradadır. Misâle dönecek olursak, Sûriyeliler, bir miktarda yakın olmakla berâber ; nihâî tahlilde yabancısı oldukları Türkiye’deki hayat tarzını çeşitli davranışlarıyla bozmakta; bunu yaşayan Türkleri “rahatsız” etmektedir. Sağa sola çöp atmakta, gürültü yapmakta, olur olmadık yerlere kalabalıklar hâlinde yığılmakta, terbiyesizlik etmekte, kadınlara tâcizde bulunmaktadır. Bu tarz şikâyetlerin doğru olmadığını iddia etmeyeceğim. Sûriyelilerle doğrudan bir tecrübem olmadı. Ama olsaydı veyâ gün gelir olursa , muhtemelen ben de benzer duyguları hissedebilirim. Ama mesele, insanların bu rahatsızlıklarla ne yapacaklarıdır? Suâl şu olsa gerekir: kendimizi rahatsızlıklarımıza kaptırıp,onların bizi yönetmesine mi izin vereceğiz; değilse biz mi onları yöneteceğiz ? Başka şekilde soralım: Değerlerimiz mi duygularımızı yönetecek; değilse duygularımız mı değerlerimizi yönetecek?Medenî durumlar veyâ medeniyet kapasitesinin “rahatsızlık doğuran yabancılarla” , yerleşik olanların ,dışarıdan gelenlerle kurduğu ilişkilerin niteliği ile ölçülebileceğini düşünüyorum. Bu sebeple, modernlikle medeniyet fikrini bağdaştırmakta son derecede zorlanıyorum. Sözüm ona insan merkezli, evrenselci fikirlerden hareket eden Aydınlanmacı filozoflar, kendi kültürel dâirelerinin dışındaki insanları küçümsemekte, onları horlamakta bir beis görmediler. Kâğıt üzerinde döktürenlerin satır aralarında ne bıraktıklarına , pratikte neler yaptıklarına iyi bakmak lâzım gelir. “Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz sualine mâruz kalan Gandhi, boşuna ve hayli muzipçe “İyi bir fikir olabilirdi” diye cevâp vermedi.Hiçbir medenî durum mükemmel değildir. Ama bugüne kadar, yabancılarla başagelmek hususunda sağlanmış görece daha az kompleksli başarılar “imperium”lara mahsustur. Bu hususta ulus-devletler ,imperiumların çok,ama çok gerisindedir. Türklerin geçmişi de bunu doğruluyor. Roma topraklarına , büyük nüfuslar hâlinde giren göçer Türkmen aşiretleri seneler boyu yerleşikleri rahatsız etti. Selçuklu saraylarına sayısız şikâyet yağdı. Ama neticede, yabancının hukûkuna titizlenen Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri inşâ edildi. Bunu yapanlar yine Türklerdi. Avrupalıların böyle bir tecrübesi asla olmadı. Dolayısıyla , kamuoylarının eugenics gütmesini, kolayca yabancı düşmanlığına teslim olmasını anlayabiliyoruz. Anlaşılması zor olan ve yakışıksız olan bu topraklarda homofobinin tezâhürüdür.Yerleşiklik düzleminde uyum sürecinin çok zor olduğu âşikâr. Selçuklu Sultanı, kendisine gelen Türk şikâyetlerine verdiği cevapta, kendisinin bile bu meseleyi çözmekte bîçâre olduğunu ifâde ediyordu. Herşeyin ilâcı zamandır denir. Sûriyelilerin uyumu için yürütülecek siyâsetler tartışılabilir. Bu, bahs-i diger. Ama bilinmesi gereken, bu sürecin selimleşmesinin gerekliliğidir. Sorunları kronik hâle getirecek, hattâ derinleştirecek olan ise duygusal basitçiliktir. Kaynak: Süleyman Seyfi Öğün Netlikle Vurgulamış: Lafı Dolaştırmayalım, Bunun Adı Yabancı Düşmanlığıdır! 













Die Behandlung von Ägyptens verstorbenen Ex-Präsident Mohammed Mursi hatte System. Nun wächst der internationale Druck.


"In Ägyptens Medien herrscht dieser Tage das große Schweigen. Einzig versteckt auf den hinteren Zeitungsseiten erschien Anfang der Woche eine kleine Randnotiz, die den Tod von Mohammed Mursi meldete – ohne den Verstorbenen als ehemaligen Präsidenten des Landes zu bezeichnen. Nur das private Blatt Al-Masry Al-Youmberichtete auf seiner Titelseite. Dagegen gab es in einer der Fernsehstationen eine vielsagende Panne: Eine junge Nachrichtensprecherin las den 42 Worte langen Mursi-Einheitstext vom Teleprompter ab, zusammen mit dem versehentlich mitkopierten Hinweis "Von einem Samsung-Gerät gesendet".


Wenn das Regime Idioten auswähle, um Geheimdienstaufträge auszuführen, werde das Ergebnis tragikomisch, kommentierte ein Aktivist auf Twitter den Vorfall. Durch das Missgeschick war mit einem Schlag offenkundig: Sämtliche Redaktionen hatten den gleichen Wortlaut vorgeschrieben bekommen, verschickt von einem Smartphone aus der Zentrale der Staatssicherheit. Es ist eine übliche Praxis Ägypten, wo jeder Andersdenkende kriminalisiert werden kann und willkürliche Verhaftungen und spurloses Verschwinden zum Alltag gehören, genauso wie Folter und systematische Grausamkeiten in den Haftanstalten.

Unter den 60.000 politischen Gefangenen des Sissi-Regimes warMohammed Mursi der prominenteste. Der gelernte Ingenieur war immerhin das einzige frei gewählte Staatsoberhaupt in der 5.000 Jahre alten Geschichte Ägyptens und der einzige Zivilist auf dem Präsidentensessel seit dem Ende der Monarchie 1953. Einmal, im März 2018, bekamen drei britische Parlamentarier Zugang zu Mursi. Die Haftbedingungen des Ex-Präsidenten grenzten an Folter, und die Verweigerung einer medizinischen Grundversorgung könnte zu seinem vorzeitigen Tod führen, lautete damals das Fazit der Besucher. "Leider wurden wir jetzt in unserem Urteil bestätigt", erklärte der konservative Abgeordnete Crispin Blunt, der die damalige Delegation leitete. Auf diese Weise kommen immer mehr Details über die Quälereien an die Öffentlichkeit, denen das ehemalige Staatsoberhaupt während seiner sechs Jahre hinter Gittern ausgesetzt war.


Insulin nur auf eigene Kosten


Ganz anders wurde Mursis Vorgänger Hosni Mubarak behandelt: Er verbrachte die meiste Zeit in einer Luxussuite im obersten Stock des zentralen Militärkrankenhauses von Kairo mit Blick auf den Nil. Inzwischen lebt der 91-Jährige als freier Mann zu Hause in seiner Villa. Über das Leben hinter Gittern der 2011 ebenfalls verhafteten Mubarak-Söhne und Kabinettsmitglieder existiert eine ganze Serie von Ölbildern, die der damals miteingesperrte Kulturstaatssekretär und Maler, Mohsen Shaalan, später im Gezira Art Centre im Kairoer Edelvorort Zamalek ausstellen und verkaufen durfte. Der Künstler wusste zu berichten, dass alle Insassen der vom Arabischen Frühling gestürzten Mubarak-Elite früh um 7 Uhr aus ihren Zellen konnten, stundenlang schwatzend und Domino spielend im Gemeinschaftsraum zusammensaßen, wo sie dann gemeinsam auf den Höhepunkt des Tages warteten, das Festbuffet eines Fünf-Sterne-Hotels, was reihum auf Kosten eines anderen pünktlich um 13 Uhr angeliefert wurde. Um 17 Uhr mussten alle zurück in ihre Zellen, jede ausgestattet mit Kühlschrank, Fernseher und Radio. Besuche von Angehörigen gab es alle zwei Wochen.


Der im Juli 2012 gestürzte Nachfolger Mohammed Mursi wurde hingegen in den sechs Jahren bis zu seinem Tod am 1. Juni 2019 total isoliert. Lediglich dreimal durften ihn seine Angehörigen besuchen. Der letzte dokumentierte Besuch fand im September 2018 statt, dabei hielten sich drei Sicherheitsbeamte ständig mit im Raum auf und notierten jedes Wort, das in der Familie gewechselt wurde. Gerichtliche Anordnungen, mehr Besuche zu gestatten, wurden von der örtlichen Staatssicherheit ignoriert. Gegenüber seiner Frau und seinen Söhnen klagte der 67-jährige Mursi, dass er kein Bett in der Zelle habe und ihm vom Schlafen auf dem Boden der Rücken und der Nacken schmerzten. Zudem litt er an Bluthochdruck und Diabetes. Ein spezielles Diätessen bekam er nicht, stattdessen nur den üblichen "ekelerregende Fraß". Das Insulin musste er auf eigene Kosten kaufen.


"Politisiert und unreif"


Mehrfach fiel Mursi in ein diabetisches Koma, auch auf dem linken Auge war er am Ende nahezu erblindet. Er beantragte eine Operation, doch sein Gesuch blieb ohne Antwort. Für seine Leber- und Nierenschmerzen forderte er ärztliche Untersuchungen, die ebenfalls abgelehnt wurden. Zudem war es Mursi verboten, fernzusehen, Radio zu hören oder Zeitungen zu lesen. Durch diese absolute Isolation war er auch über das politische Geschehen in seinem Land nicht mehr im Bild, wie Vertraute berichteten. Unter anderem hatte der Ex-Präsident keine Ahnung, dass sein Land im November 2016 den Wechselkurs freigegeben und damit die heimische Währung stark entwertet hatte. Er war 23 Stunden in seiner Zelle eingeschlossen, seinen täglichen, einstündigen Hofgang absolvierte er alleine. Kontakt zu Mithäftlingen war ihm untersagt. "Ich weiß nicht, wo ich bin", hört man ihn auf einer Tonaufnahme sagen, die 2017 aus dem Gerichtssaal herausgeschmuggelt wurde. "Ich sehe Stahl hinter Stahl und Glas hinter Glas, und mein eigenes Antlitz, das sich darin widerspiegelt, macht mich schwindelig."

Selbst nach dem Tod gingen die Repression weiter. Ein öffentliches Begräbnis in seinem Heimatort im Nildelta, um das seine Familie gebeten hatte, wurde ihm verwehrt. Stattdessen zwang das Regime die Angehörigen, den Verstorbenen noch in der Nacht nach seinem Tod heimlich und unter strengsten Sicherheitsvorkehrungen im Osten Kairos zu begraben.

Nun wächst der internationale Druck. Auf jeden plötzlichen Tod in Gewahrsam müsse "eine prompte, unparteiische, gründliche und transparente Untersuchung durch unabhängige Stellen erfolgen, um die Todesursache zu klären", forderte Rupert Colville, Sprecher der UN-Hochkommissarin für Menschenrechte in Genf. Der Staat habe die Verpflichtung, sich um Leben und Gesundheit von Gefangenen zu kümmern. Mursis Tod sei eingetreten "als Folge jahrelanger schlechter Behandlung, Isolationshaft, inadäquater medizinischer Versorgung, des Entzugs von Familienbesuchen und des fehlenden Zugangs zu Anwälten", urteilte Human Rights Watch.


Das Regime in Kairo fürchtet die Aufmerksamkeit


Ein Sprecher des ägyptischen Außenministeriums dagegen wies die Erklärung der Menschenrechtler als "politisiert und unreif" zurück. Die Stellungnahme, die auf "keinerlei Fakten oder Beweisen" basiere, verleumde staatliche Institutionen und stelle die Integrität der ägyptischen Justiz infrage. Der staatliche Informationsdienst Ägyptens bezeichnete die Kritik als "neuen ethischen Tiefpunkt".

Diese extreme Gereiztheit und Nervosität zeigen, dass das Regime in Kairo befürchtet, Mursis Schicksal werde die internationale Aufmerksamkeit wieder stärker auf den gnadenlosen Umgang mit den zehntausend anderen politischen Gefangenen lenken. Berichte von Misshandlungen, horrenden Haftbedingungen, sexuellen Demütigungen und extremer Willkür sind mittlerweile Legion. "Wenn man annimmt, dass ein ehemaliger Präsident an den Haftbedingungen stirbt, dann kann man sich vorstellen, wie schlecht diese sind", erklärte Wenzel Michalski, Direktor von Human Rights Watch Deutschland, in einem Interview. 

Bereits 2016 dokumentierte die Menschenrechtsorganisation die Zustände in dem berüchtigte Skorpion-Hochsicherheitstrakt für politische Gefangene in dem Tora-Komplex von Kairo, wo auch Mursi zuletzt saß. Die Aufseher verprügelten Häftlinge, isolierten sie in engen sogenannten Disziplinarzellen, behinderten ihre medizinische Behandlung und unterbänden den Kontakt zu Angehörigen und Anwälten, heißt es in dem Text. "Der einzige Zweck dieses Gefängnisses ist offenbar, als ein Ort zu dienen, an dem Regierungskritiker entsorgt und vergessen werden können." Die Anlage ist so ausgelegt, gestand auch ein ehemaliger Skorpion-Aufseher in einem Interview, "dass alle, die dort hineingehen, niemals wieder herauskommen, es sei denn als Leiche".







































Cübbeli Atatürkcülerden korkma Allah dan kork !

Benim Devletimi YIKIP hiristiyan yahudi devleti kurana ata demem ben.

50 sene hiristiyan icinde yasamisim gavurluk ne demek oldugunu bilirim bana gavurlastirmayi Inkilap diye yutturamassin Türkiyedekileri KANDIRABILIRSINIZ ama bizi asla ! Türk kim, Avrupali kafir kim iyi ayirt edebiliriz

bizim kafamizi zehirleyemediniz biz has Türklük ve Islam ne oldugunu sizden iyi biliriz TC li kemalistler !!!!

Türk ve Islam DÜSMANLARI

Lanet Kemalizm Türkleri Kafirleştiremeyeceksiniz

















































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































Beliebte Posts aus diesem Blog

#ChpMaskesi5816 ataturq M. Kamal'i #ChpMaskesi5816 ile korumasınlar da, bu gerçekleri nasıl saklasınlar ?

ACI GERÇƏKLƏR - Yüz Yıllık Prangalar Kırılıyor

IYILIKLER, -ister "söz", ister ise, "yazi" üzerinden olsun- PAYLASILDIKCA BÜYÜR, ve YAYILIRLAR !..