IYILIKLER, -ister "söz", ister ise, "yazi" üzerinden olsun- PAYLASILDIKCA BÜYÜR, ve YAYILIRLAR !..

 









































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































Prayer isn’t for Allah. It’s for you. Allah doesnt need you. You need Him.

Ben 28 Haziran 1996′da Başbakan oldum. Meclisten güvenoyu aldım ve Başbakan koltuğuna oturdum. İlk ziyaretime gelen ABD elçisi oldu. Bana şunu söyledi; “Biz biliyoruz ki sizin davanız İslam’dır. Başbakan oldunuz. Bu bizim hoşumuza gitmedi ama beraber çalışmaya mecburuz. Ben size geldim ve diyorum ki sizinle beraber çalışabiliriz. 6 tane şartımız var. Birincisi; “İran ile ticari münasebetinizi 50 milyon doların üzerine çıkartmayacaksınız.” İkincisi; “İrana gitmeyeceksiniz.” Üçüncüsü; ABD üslerine dokunmayacaksınız.” Dördüncüsü; ” Diğer Müslüman ülkelerle de ticaretinizi arttırmayacaksınız.” Beşincisi; ” Çekiç güç askeri işgal kuvvetlerimizi dışarı çıkartmayacaksınız.” Altıncısı; “Irak boru hattını açmayacaksınız.”


Bizim meşhur sadrazamımız Ali Paşa’nın bir sözü vardır; “Ben mühim bir iş yapmak istediğim zaman önce Rus Elçisi ile konuşurum. Ne derse tersini yaparım” Ben de ABD elçisinin söylediklerinin hepsinin tersini yaptım. İlk ziyaretimi İran’a yaptım. “İran ile ticari münasebetinizi 50 milyon doların üzerine çıkartmayacaksınız.” demişlerdi, sadece doğalgaz antlaşması 2,5 Milyar Dolar oldu. Ve ilan ettim ki; Türkiye ile İran arasındaki Ticari Münasebet Hacmi 10 Milyar, 20 Milyar değil, Almanya ile Fransa arasındaki ticaret ne kadar ise o kadar olur dedim.


15 gün sonra ABD Dış İşleri Bakanı Warren Christopher Ankara Elçisi Grossman’a -iki yahudi- “Ne yapın, edin askeri ihtilal yapıp Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştırın.” diye kripto gönderdi. Bu kripto bizim elimizde bulunuyor.


Ben niye bunları söylüyorum? Biz dua ediyoruz ki İran İslam inkılabı amacına ulaşsın ve muhafaza edilsin. Ama biliyorum ki İsrail’in hedefi bizim olduğumuz gibi aynı zamanda sizsiniz. Buradaki İnkılabın hedefine ulaşmaması, engellenmesi için ne lazımsa yaparlar. Ve dikkat edin buna fırsat vermeyin. Çünkü Siyonizm mikrobu 5700 senelik bir mikroptur.'


PROF. DR. NECMEDDİN ERBAKAN.

















Erbakan’ın ve milli karargahın uzun vadeli planı,

Recep Tayyip Erdoğan'ın Bu Planda ki Görevi...

* Erbakan Hoca 1970’te Milli Nizam Partisini kurdu. İsmet İnönü şunları dedi:

“İyi olmuş parti kurdukları, bakalım elli sene sonra oranları kaça düşmüş öğreniriz”

Evet, rejim sözde gericilerin oranını ölçecekti.

Daha sonra Milli Nizam, Laikliğe aykırı olduğu için 1971’de parti kapatıldı.

* Erbakan Hoca durmadı, 1972’de Milli Selamet Partisini kurdu. 1980’de Laikliğe aykırı olduğu için o da kapatıldı.

* Erbakan Hoca 1983’te Refah Partisini kurdu. Kemalist hegomenya Erbakan’ın bilerek başbakan olmasını sağlayıp toptan İslamı hassasiyeti olanlara darbe vuracaktı. 1996’da Erbakan başbakan oldu. 1997’de Laiklik ve Kemalizm adına 28 Şubat darbesi yaptılar. 8 ay süren mahkeme sonucu Laikliğe aykırı olduğundan 1998’de parti kapatıldı.

* Erbakan Hoca ardından Fazilet Partisini kurdu. Lâiklik ve Kemalizme aykırı olduğundan 2001’de Fazilet Partisi de kapatıldı.

Erbakan Hoca tüm bu yaşadıklarından sonra yani siyasete başladıktan 30 yıl sonra şu önemli şeyi anladı:

* İçerideki Derin Amerikancı yapı (FETÖ, Gladyo) etkisiz hale getirilmeden edilen mücadele boşa kürek çekmekti. Tüm parti kapatma ve darbe sürecinde Amerikancı derin yapının rolü vardı.

Bu sorun halledilmeden önce, bağımsız ekonomi ve adil düzen planı uygulamaya konulmamalıydı. Bu sorun halledilmeden, bu planlar için harekete geçmenin hiçbir anlamı yoktu. Ne yerli araba yapılabilir, ne de milli ekonomi kurulabilirdi. Çünkü darbe yemek kolaydı. Önce darbe yapacak güçler etkisiz hale getirilmeliydi. Erbakan direk bu iki sorunu halletmek için önce onlara kafa tutmanın yanlış olduğunu anladı.

Erbakan Hoca dünyanın gidişatını da okuyup gizli bir karargahta uzun vadeli bir plan yaptı. Bu plan için milli güvenilir herkesi toplayıp istişare etti. Devletin milli kanadından da insanlar vardı. Kimler yoktu ki.

Eski dünya 2 kutupluydu: Amerika ve Rusya. Artık yeni dünya çok kutuplu olacaktı. Erbakan bunu biliyordu ve planı yaptı. Plan 3 aşamalıydı.

İlk aşamada Amerikanın derin yapısı (FETÖ, Gladio) etkisiz hale getirilecek. İngilizin derin yapısının da (Kemalizm) etkisi kırılacaktı.

Bu birinci aşamaydı,

İkinci aşamada Osmanlı tarihi öne çıkarılacak, yerli milli ekonomi için adım atılacaktı. Devletin ve halkın özgüveni artırılacaktı. Belediyelerde istifalar gidilip ikinci plana uygun hale getirilecekti. Bu başladı da. Sonra üçüncü aşamaya geçirecekti.

Devlet kutup olup güç odağı haline gelince dışa doğru yayılım politikası izlenecekti. Müslümanlar birliği için hareket başlatılacaktı.

esas bundan sonrası çok önemli,

Erbakan Hoca uzun vadeli bu derin plan için 3 adama görev verdi:

1) Recep Tayyip Erdoğan

2)?

3)?

Erdoğan, birinci planı gerçekleştirecekti. Amerika ve Amerika’nın derin yapısıyla anlaşıp iktidara gelecek. Türkiye’de büyük güç ve destek toplayacaktı. Bu sırada milli karargah da güçlenecekti. Erdoğan’ı korumaya alacaklardı. Erdoğan 2003’ten 2010’a kadar milli karargaha vakit kazandırdı. Bunu güçlenmesi için yaptı. Sonra Amerika’nın derin yapısını (FETÖ ve Gladyo’yu) çökertme harekatını başlattı. Çökertti de.

Bakın Erdoğan’a verilen görev “adil düzen ve milli ekonomi” kurmak değil.

İlk adımda bu yanlış olurdu zaten. Bu sonraki aşamalardaki işti, Erbakan Hoca ve milli karargah böyle planladı.

Erbakan Hoca ve milli karargah, Erdoğan’ın bütün planda ömrünün yetmeyip yıpranacağını bildiği için 2 tane lider olacak şahsiyet daha ayarladılar.

Dikkatli okuyun.

Erdoğan görevini yaptı ve ikinci aşamaya geçilmesi için zemin hazırlıyor. Belediyeleri ve devleti ikinci plan için tekrar yapılandırıyor. 15 Temmuz ile birlikte devletin yurtiçi ve yurt dışındaki tüm milli karargah hücreleri uyandırıldı. Erbakan ve milli karargahın planı uzun vadeliydi. Erdoğan’ın ömrü ve durumu yetmezdi. Soru işareti koyduğum diğer iki şahıs sırayla görevi devralacak.

Bu arada Erbakan Hoca bu planın uygulama sürecinde darbeler olacağından ekonomiyi sağlam tutmak için Arap alemi ve diğer Müslüman ülkelerden sıcak para imkanını ayarlamıştı. Katar, Kuveyt, Arabistan v.b ülkelerden gelen paralarla kriz önlendi. Anlayın ne demek istediğimi.

Erbakan Hoca Saadet Partisini formalite icabı kurmuştu. Erdoğan ne zaman zayıflasa Saadetteki milli kanadın bir bölümünü AKP’ye gönderiyor destekliyordu. Numan Kurtulmuş gibi. Kendi geçse olmazdı. Oyun bozulurdu. Kendi Erdoğan karşıtı rolü oynayacaktı. Sadece Saadet Partisi’nde mi milli karargahın adamları vardı? Hayır. MHP, CHP, HDP ve Demokrat Parti de de vardı. Süreci iyi takip etmişseniz farketmişsinizdir.

Şuan tarihin en büyük saldırısı yaşanıyor. Milli karargahın planını çökertmek için saldırıyorlar. Milli karargah şu ana kadar başarılı olarak planı uyguladı. Ertuğrul ve Payitaht dizileri milli karargahın planıdır. Devamı gelecek.

Peki, Erbakan ve Milli karargahın varlığı kimin uzun vadeli planıydı..??

El Cevap: dedem Abdülhamid Han’ın 

Not: yiğit yürekli bir neferin kaleme aldığı bir makaledir, sonuna kadar okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum..
















Avrupalara gidiyorsun bizi unutma çikolata getir diyorlardı, hafif bir tebessüm vardi yüzümde,aklimda sadece Arabamiz olacagi, yeni kıyafetler ,çikolata ve Alamanyayı cok merak ediyordum


çocuktum cünkü, Almancilarda ne gördüysem aynisi ni bende yasamak istiyordum özenti işte… İlk defa Havaalanina geldim, ne kadar büyük tü ucaklar, ve başladı yolculuk,bir gece karanlığında geldik Alamanya’ya hemen uyuduk zaten heyecanliydik


biraz,ertesi gün uyandigimizda tanimadigimiz bilmedigimiz topraklara gelmiştik,sokaklarda oynayacak arkadaşlarımız yoktu,soğuktu insanlar ,zaten havada soğuktu.


Almanca bilmedigimiz den farkli okullara yönlendirildik tabiki bu yüzden bir baltaya sap olamadık,biraz Türkiyede, biraz da burda okula gittik  Herşey i tam yaşayamıyor duk sanki, herşeyimiz vardi Arabamiz,istemediğin kadar cikolata,kiyafetler vs, büyüdükçe garipleşiyordum..


Almanci olmuştuk, artik Vatan hasreti vardi bagrigimizda,izine gitmek icin adeta gün sayiyorduk,izin hazırlığı bile bir başkaydı sanki  Avrupa ya gelirken duyduğum ayni sevinci artik Türkiye için duyuyordum, çünkü insanin dogdugu büyüdüğü topraklar meğer bir baskaymiş,gec de olsa anliyor insan, artık dönemessin diyorlardi Camideki yaşlı amcalar, neden diyordum işte öyle diyorlardı, Türklerin bir cogu ağır işlerde Almanlarin istemedigi işlerde çalışıp ekmek paralarını kazanıyorlardı,Babam da cok çalışıyordu bir an önce para kazanip ev alip bir dükkan almayi düşünüyordu.


ÇOĞU İNSAN TABUTTA DÖNDÜ VATANA




Bazen Camilerde kilinan Cenaze namazları na denk geliyordum, ölen kisi yabancı olmasina rağmen, ailesinin acısını anlayabiliyordum, namazdaki yaşlı amcalar sanki sonlarını görüyor gibi bakıyorlardı birbirilerine, hepsi de “Gurbet elde bize ö’lüm gösterme Allahım diyorlardi” “ölüm herkese hak ama buralarda çekilmiyor diyorlardi”


Izinden izine Arkadaşlarımı görebiliyordum,onlar da ben gibi özeniyordu Almancilara bense onlara, dönmek istiyorduk istemesine ama her sene başka bi plan,engel cikiyordu karsimiza.


Gurbetcilerin en büyük korkusuydu sanki Türkiye ye kesin dönüş çünkü bir türlü bitmiyordu dünya işleri, herkes ucagin kanadinda gitmekten korkuyordu, Gaye ölmeden önce Vatan topraklarinda yasamakti, ama ondanda korkuyorlardı çünkü hep bir soru işareti vardi “ya yapamazsak? Gidip te rezil olursak ne yaparız bak Ali gitti geri geldi derler diyorlardı”

Kesin dönüş yapıp bir düzen kuranların hic lafını vermiyorlardı, çünkü işte ozaman kendi zayif noktaları ortaya çıkacaktı .


Artık bıkmıştık bu Alamancı hayatından,seneler su gibi akıp gidiyordu durduramiyorduk sanki ,hepsi gösteriş içindi simdi daha iyi anliyorum Almancıların gerçek durumlarini, sır gibi tutuyorlardı kendi aralarinda durum ve hallerini, çünkü çoğu Almanyadaki düzenleri ni farklı anlatıp övünüyorladı, Türkiyedeki lere hep iyi tarafından örnek veriyorlardi, ama asıl gerçek öyle değildi hep buruk yaşayıp kaderlerine razi oluyorlardı….


Bu hikayenin sonumu!! benden bukadar birazda siz anlatin….  Gurbetçi Arkadaşlar Lütfen Elden Ele Paylaşalım Herkes gerçekleri öğrensin..














Hey sen! Evet sen!  Türkiye’de yaşayıp gurbetçi Türklere “Almancı” diyen sen!  Seninle paylaşmak istediğim bir kaç cümlem var…Öz vatanından 3000 kilometre uzaktaki evinde al bayrağa baka baka göz yaşı akıtmayı bilir misin sen?


ben bilirim! Hasret kaldığın o vatanını görmek için tam  bir yıl ve bazen de daha fazla yıllar  beklemeyi bilir misin sen


Ben bilirim! Memleketinin güneşine, havasına, suyuna, insanına, ve dört bir yanı gölgesiyle kaplayan Ayyıldızlı bayrağına hasret kalmayı bilir misin sen?


Ben bilirim! Onca aile fertleri, eşi ve dostu özlemek ve her geldiğinde bazılarını canlı görememeyi bilir misin sen?


Ben bilirim! Beş vakit okunan ezan’a hasret kalmayı bilir misin sen?


Ben bilirim! Gümrük kapısından memleketine giriş yaptığın an gelen üzüntüyü ve sevinci bilir misin sen? Ben bilirim! Bir yıl boyunca kendi vatanından, ailenden, evinden, barkından uzak kalmayı bilir misin sen?


Ben bilirim! Vatanındayken dört bir yanda dalgalanan şanlı bayrağını izleyip öylece kalmayı istemeyi bilir misin sen?


Ben bilirim! Üç-Dört haftalık yıllık iznin bittiği zaman o daha yeni alışmaya başladığın, henüz kokusuna, ezanına, insanına doyamadığın cennet vatanına veda edip onca eş, dost, akrabayı geride bırakmayı bilir misin sen?


Ben bilirim! Sınır kapısından çıkış yaptığın anda yüreğini dağlayan o derin acıyı, geriye bakıp Al Bayrağa veda ederken gözünden gelen yaşı bilir misin sen?


Ben bilirim! Şu cennet vatanın, onun havasının, suyunun, dağlarının, denizlerinin, vadilerinin, insanının, ezanının, ve Al bayrağının kıymetini bilir misin sen?


Ben bilirim! Vakti gelince bir tabutun içinde ömür boyu hasret kaldığın o vatanına getirilmeyi bilir misin sen?


Ben henüz bilmiyorum ama bir gün elbet bileceğim! Şimdi diyeceksin ki, “Madem o kadar hasret çekiyorsun, ne diye kesin dönüş yapıp Türkiye’ye taşınmıyorsun?”


Bu soruya ancak şöyle cevap veririm: Almanya’ya yerleşmek bizim isteğimiz değildi! Dedelerimizin çoğu buna iş icabı mecbur kaldı ve biz de bunun akabinde gurbette doğup büyüdük. Ayrıca öylece evi, barkı, okulu, işi bırakıp cennet vatanınımıza yerleşmek sandığın kadar kolay değil!


Şimdi bu yazdıklarımı unutma ve bil ki: Bana Almancı diyen Türk benim kadar Türk olamaz!


















Sokaklar da yatak odası kıyafetiyle dolaşan her kadın sapıktır...

Bir algı var; sapık dendiği zaman sadece akla erkek gelir.. Oysa; sokakların sapık kadınlardan da temizlenmesi lazım ki, toplum bir nebze ıslah olsun..

Çok garip geldi değil mi okuyunca "sapık kadınlar"(!)

Bir erkek avret mahallini iyice belli edecek tarzda çok dar bir pantolon giyse, sapık/rezil vs. diye bağırırsın.. Ama giydiğiniz taytlardan her hattınızı belli ederken kendiniz adına neden utanmazsınız?

Haa o sizin özgür yaşam tarzınız değil mi? Peki erkeklere niye yok o özgürlükten? Sen baştan aşağı avret olduğun halde, tayt giyme özgürlüğünü kendine hak biliyorsun da, erkeğin özgürlüğünü neden alıyorsun elinden?(!) Senin avretinin belli olması moda, erkeğin ki sapıklık öyle mi?

Otobüste/metro da bedeninin kokusunu şişeler dolusu parfüm sıkıp güzelleştirip, burunların direğini kıran ve erkeğin yanından ifil ifil geçtiğinde beyne direk şehvet hormonları uyarısı verecek kadar kokulanan bir kadın; "bana bakma" dediği gibi "beni koklamayın" da diyebilir mi? 

Ben, helal olduğu halde hiç çarşı pazarı göğüsleri yarıya kadar görünür tarz da gezen abi/amca görmedim. Siz gördünüz mü? Görsek "sapık" diye koşarız değil mi adamcağızın peşinden? 

Peki ben, domates seçerken sapık ablanın göğüslerini neden görmek zorundayım? Erkek göbekten yukarısı helal olduğu halde asla böyle gezmez/gezemezken, kadınlar göğüs avretini açıpta geziyor ve bu sapıklık olmuyor öyle mi? 

Bir bankta kalçasının tam altına gelecek kısalıkta şort ile oturan bir adamın yanına çocuğunuzu oturtur musunuz?

Ne münasebet deli midir, sapık mıdır nedir?! Teklifim bile nasıl çirkin değil mi annesi?

Peki aynı şekilde oturan, kalçasından aşağısı çıplak bir kadının giyinişi, neden seni aynı şekilde rahatsız etmiyor? Vel hasıl kelam; sokaklar da yatak odası kıyafetiyle dolanan her kadın da bir o kadar sapıktır! Toplumun ahlakını bozuyorlar! Toplumun kalitesini düşürüyorlar! Bugün o çocuklar çarşı pazarda bir ablanın göğsünü, kalçasını, bacaklarını görmek zorunda kalıyorsa, bu da bir "ÇOCUK VE TOPLUM İSTİSMARIDIR".... (alıntı)

















Misvak Mizah Dergisi

 · 

Saçlarımı göremezsin ama kaç beden elbise giydiğimi 100 metreden anlayabilirsin.


Saçlarımı göremezsin ama bacak boyum hakkında bir fikrin olabilir bunun için pantolon giyerek sana yardımcı olabilirim, sıkıntı yok.


Saçlarımı göremezsin çünkü çok günah, ama kalçalarıma bakmanda sıkıntı görmüyorum. Sıkıntı görsem bol giyerim zaten lütfen bakarken sen de sıkılma.


Saçlarımı göremezsin ama tenimin rengini bilmenin hiç sakıncası yok sırf sana yardımcı olmak için etek boyumu kısalttım.


Saçlarımı göremezsin ama düğünlerde karşında dans edebilirim keyifle izleyebilirsin beni.


Günümüz tesettür anlayışı tam da bu boyutlara ulaştı.


Karınca yiyenlerin karınca yiyerek doyup doymadığı mevzusu, insanların ne giydiği ne giyeceği nasıl davranması gerektiğinden daha umurumda inanın.


Benim kamusal konforumu bozmuyorsanız İsterseniz yaprak takıp gezin bana ne!


Ancak hazmedilmeyen doğru öğrenilemeyen her ideoloji her din her konu sadece sizin değil toplumun da başına bela oluyor.


İnandığı gibi yaşamayanların yaşadıklarına inanma eğilimi yüzünden toplumsal kaos oluyor.


Ayağında Nike ayakkabı ile gittiği İncirlik üssünde elinde iPhone telefon ile çektiği protesto gösterisini YouTube'a yükleyip Google Adsense ile para kazanan yeşil parkalı solcu kadar komik görünüyor bu hal.


Keşke komik görünse gülsek eğlensek sonra da dağılsak ama o cahil ve hazmedilmemiş din anlayışı ile bir de ürüyor bir de aynı leş zihinlerini etrafa dağıtıyorlar.


Ablacım bari üreme!

Lütfen...


Ezgi Akgül






Iki yüzlü Şerefsiz 








Bu ülkede Alevilerin Sünnilerle, "bizim tarafı olmadığımız", ismi konulmamış bir "Mezhep Savaşı" var !


Dinimize-kitabımıza, peygamberimize küftedenler de Alevilerin bu azgın ve gerizekalı kısmı !


Açıktan küfredemeyenler de 1 milyon kişinin önunde Ramazanda içki içiyor !














Sahiden bizim devlet memurları vatandaşa neden böyle saygısız?


Cünkü cumhuriyetin ilanıyla beraber devlet demek M.Kemal demekti.O ilah bizlerse onun yağlı urgana boynunu uzatmaya hazır qurbanlık koyunlarıydık. Memurları da bu ilahın emrinde oldukları için kendilerini vatandaştan üstün görürlerdi.Bir memura karşı gelmek,devlete karşı gelmekti.Ve cezası gerçekten ağırdı.Ve bu memurlar da diktatörlük rejimi psikolojisiyle özdeşleşmişlerdi. Etrafındaki chp.li belediyelere biraz köylü veya taşra görünümlü rol kesip onun masasına git.Bak sana nasıl yüksek perdeden talimatlar yağdıracak. Bir de kafana foteri boynuna kravatı tak. Bak bakalım sana olan davranışı nasıl deyişiyor.Biz böyle durmlarda teslimiyetci degil isyancı olmalıyız... Çünkü o masada oturan memur laik bir rejimin memuru sen de islamdan hala vazgecmemiş laik rejimi özümseyememis potansiyel bir mücahidsin.O sebeple devlet vatandaş kaynaşması mümkün olmuyor.Bu başkaldırı, Rahmetli Erbakan ile başlayıp Erdoğanla devam eden bir süreçtir. Bu devlet bizimdir hepimizindir.Ancak koltuklar ve yetkili mevkiler kendin bu devletin sahibi zanneden putperest kadrolardan kurtulmamız için korkmadan usülünce mücadele etmek gerekir.Eziklikten kurtulup bu devlette benim de özgür bir insan gibi,laik ve kemalist bir vatandas gibi deger görmeye hakkım var demeliyiz. Bu vatanın asıl sahibi müslüman Türk milletidir.Amerikadaki zenci beyaz ayrıştırmasına rıza gösteremeyiz.

 












İslamda ki “emanet” kavramı, bir şeyin size ait olmadığını sizin malınız mülkünüz olmadığını ifade etmek için kullanılır. Yani kadınlar emanettirden kasıt. Sahibi değilsiniz malınız değildir ve istediğiniz muameleyi yapamazsınızdır. Gerizekalıya anlatır gibi anlattım. Artık anla











Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık Gibi Irkçı Faşizm Mikrobunu Kalbimizden Atarak Ümmet Ruhuyla Birleşirsek Bizim Bileğimizi Kim Bükebilir? Bizi Hangi Güç Yenebilir?





“Yurt da sulh cihanda sulh”

saçmalığı bitmiştir 

Artık Yurdumda gözü olana,

Cihan’ı dar etme zamanıdır...”







Resimdeki şahıs ne arap nede müslüman o bir cizvit rahibidir, ama öyle sıradan bir rahip değil, ismi "Thomas Michel" kendisi Türkiyede bir çok ilahiyat fakültesinde hırıstiyanlık derslerine giren öğretim üyesidir...

Vatikanın ilk olarak 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile imzalamış olduğu anlaşmayla bu Rahibimiz Türkiyeye teşrif ediyor ve ilahiyat fakületsinde Hırıstiyanlık derslerine giriyor, tabi bu arada boş kalmıyor dinler arası diyalog çalışmalarındada önemli rol oyunuyor

Bu adamla ilgili en çarpıcı bilgi ise vatikanda oldukça ünlü bir misyoner tarikat olan "Cizvit Sekreteryasının Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları Federasyonunun Ekümenik Sekreteri olmasıdır" yani basit tanımıyla ünlü bir misyoner olmasıdır

Yani anlayacağınız rahibimiz dinler arası diyaloğun papalıktaki baş aktörüdür,, Yıllarca Türkiyede Ankara ilahiyatı dışında İzmir, Konya gibi illerin fakültelerindede görev yapmış ve görev yaptığı her fakültede kendisine akedemik bir kadro kurmayı başarmıştır.

Gülen cemaati yayını grubunun çıkarmış olduğu Aksiyon dergisi bu rahip için "Bir Katolik Nur Talebesi" tanımı yapıyor, yani rahip hem hırıstiyan hemde nurcu bir rahip, anlayacağınız tipik pavlus misyonerliği..

Mishel aynı zamanda Georgetown üniversitesindeki Prens el Velid Merkezi'nin Müslüman-Hristiyan Birlikteliği Merkezi akademik konseyi ve Kudüs'teki Halidi kütüphanesinin uluslararası danışma kurulu üyesi.

Son yıllarda ise, merkezi Washington'da bulunan Georgetown üniversitesinin Katar kampüsünde din dersleri veren Mishel'in son kitabı Said Nursi ve Risale-iNur üzerine.

Ders vermiş olduğu ilahiyat fakültelerinde, kurmuş olduğu kadroyla birlikte hırıstiyanlaşmış bir islam anlayışına sahip bir çok öğrenciyi mezun etmiş olmasına kesin gözüyle bakmak gerek, zira gerçek anlamda bu rahibin asıl işi ve gayesi budur ..

Bu gibi misyonerlerin Türkiyedeki varlığı ve aktivitelerni baz alarak şunu söyleyebilirm ki, ilahiyat fakületsinden mezun olmuş bir çok hocanın boynunda gizli bir haç elinde kuranla şuan aramızda olduğuna eminim

Rahmetli Aytunç Altındalın yıllarca ısrarla "Göze Gözükmeyen Kilise" kavramına dikkat çekmeye çalışmasına, bugün öğretmen yada nur talabesi kimliğiyle müslümanların arasına girmiş ve hırıstiyanlaştırmaya çalıştıkları bir islamı empoze etmeye çalışanları dile getirme en büyük örnek sayılabilir..

Ünlü misyoner Rahip Samuel Zwemer'in Müslümanları Hırısityanlaştırma konusundaki taktiği yukarda anlatmaya çalıştığım duruma birebir örnektir.

Bakın Rahip Samuel Zwemer' in taktiği neymiş : "Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım.. Başka yollar deneyelim. İslam ülkelerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım."

Anlayacağınız bugün biz kendi içimizde birbirimizi Tekfir etmekte yarışırken, adamlar içimize kadar sızarak elini kolunu sallayarak inançlarını rahat bir şekilde tebliğ ediyorlar, etmeklede kalmıyorlar islamı kendi inançlarına benzetmeye çalışıyorlar...

Müslüman kardeşlerim, sizler akledip sorgulmadıkça ve bölünmenin size verdiği zararı görüp bölüşmenin bilincine varmadıkça, Allahın dinine düşman insanlara dolaylı olarak katkıda bulunmaya devam edeceksiniz..

Ümmet olma bilincine varmanın zamanı geldide geçiyor bile, hakikate geç kalmayın...


Mehmet turgut özūdin/

















Die Absetzung der 3 Bürgermeister.


Lässt alle Feinde der Türkei aufheulen. Rapido.


Man wundert sich. 

Denn niemand, absolut niemand, sagt: "Die Absetzung ist illegal, weil diese Bürgermeister nicht die PKK unterstützen!"


Die Unterstützung der PKK Terroristen durch diese Bürgermeister ist aktenkundig und offensichtlich. Sie verstecken Ihre Unterstützung und Ihre Sympathien ja nicht einmal sonderlich. 

PKK-Kader werden zu öffentlichen Bediensteten erklärt, andere PKKler als Arbeiter eingestellt. Türkische Fahnen abgehängt usw.


Die Feinde der Türkei im In- und Ausland halten uns für völlig blöde und erwarten von uns wohl folgendes: 

"Diese PKK-Stadtverwaltungen werden die Terroristen unterstützen, wo es nur geht. Und ihr werden schön blöd dabei zugucken und nichts dagegen unternehmen!. Weil sonst seid ihr gegen Demokratie.!!"


Gehts noch?? Über eins sollten sich alle im Klaren sein: Der türkische Staat ist aufgewacht und weiss sich robust zu wehren. Und da ist uns die Meinung anderer auch gelinge gesagt Sch..ssegal.


Was würde eigentlich in England passieren, wenn dort Stadtverwaltungen die IRA unterstützen? Was in Spanien, wenn Bürgermeister die ETA hofieren? Was wäre in Deutschland passiert in den 70ern, wenn irgendwer die RAF unterstützt hätte?


Özden Ipek












Zur aktuellen Lage der Türkei


Lassen Sie uns einen Moment aufhören einzelne Bäume zu betrachten und wenden wir uns doch dem Wald zu.


Die Neokolonialen Herren der Welt, die seit vielen Jahren Länder wirtschaftlich ausbeuten, in Kriege oder Bürgerkriege treiben, in Schuldenfallen locken.... kurz: mit modernen Mitteln re-kolonialisieren, möchten keine "Neue starke Türkei".


Eine Türkei, die sicherlich nicht Ihre alte Macht erlangen wird, jedoch seit einigen Jahren erstarkt, passt den Herren dieser Welt nicht ins Konzept. Eine Türkei, die wie früher wieder Mittelpunkt des Nahen Ostens wird, auch nicht.


Eine neue Türkei.... unabhängig von Schulden bei der IMF, herausfordernd gegenüber Israel, mit eigener starker Industrieproduktion ist nicht erwünscht. Denn wie eine Puffmutter Ihre Prostituierten gerne abhängig hält mit Geld- und Drogensucht, so hält man auch Länder gern auf Linie. Auch das Vorzeigen einer EU-Mitgliedschafts-Möhre vor dem dummen Esel Türkei war 50 Jahre sehr erfolgreich.


Die Alarmglocken schrillten, als die Türkei endlich aufwachte und sich nach Alternativen umschaute, sich dem Shanghaier Bündnis zuwandte oder sich Russland annäherte.


Die Türkei hat 90 Jahre vergessen (müssen), dass sie Nachfolger eines Imperiums ist. Die Zurück-Erinnerung an das Osmanische Reich, das Einmischen in die Angelegenheiten von Nachbarn, sofern strategische Interessen betroffen sind wie in Ägypten, Syrien, Iran, Iran passt den Herren der Welt nicht. Sie kommen aus zig Tausenden Kilometern daher und mischen sich unverschämt und arrogant überall ein, auch mit Militär...die Türkei soll dazu die Klappe halten.


Der Aufstieg der Türkei vom Dritte-Welt Land zum aufstrebenden Schwellenland war in ihren Augen gut als Absatzmarkt für ihre Produkte und wurde unterstützt, ja beklatscht. Doch der Wille der Türkei, auf Augenhöhe zu kommen, ein voll entwickeltes Industrieland zu werden, macht Ihnen Angst.


"Ich komme nie wieder nach Davos" wurde als Beleidigung aufgefasst. "One Minute" war die Kampfansage an den obersten Mörder dieser Welt, ihrem Oberchef. Die Besinnung auf den Islam kam wie ein Alptraum für Sie daher.


Denn das tote Osmanische Reich beunruhigt Sie auch nach 100 Jahren. Sie haben sogar Angst vor Ihrer Leiche.


Erst Recht, wenn die Türkei wieder eigene Flugzeuge, eigene Panzer, eigene Munition herstellt, eine eigene Schwerindustrie aufbaut. Eine Türkei, die sich weiter als das Osmanische Reich entwickelt. Dieses Land muss in ihren Augen aufgehalten, verlangsamt, in Unruhen getrieben, ins Chaos gestürzt und aufgespalten werden! Divide et impera funktioniert seit jeher.


Damit die Türkei wieder wird wie im Jahr 1918.


Wir können verstehen, dass die westlichen Herren der Welt die Türkei am Boden sehen möchten. Dieser Neokolonialismus ist ihr Kern, ihr ureigenster Mittelpunkt all Ihrer Gedanken, Instinkte und Pläne. Griechenland, Ukraine, Syrien, Irak, ganz Afrika, halb Mittel-Südamerika sind Ihre aktuellen Opfer.


Was wir nicht verstehen sind die einheimischen Hilfstruppen der Herren dieser Welt. Für winzige persönliche Vorteile sind diese Kollaborateure nonstop bereit, die Türkei in Unruhe, Chaos, wirtschaftliche Depression und am liebsten in einen Bürgerkrieg zu stürzen.


Wer daran mitwirkt, sich wissentlich oder treu-doof zum Werkzeug der Neo-Kolonialisten machen lässt, wer mitwirkt die Türkei zu zersetzen....egal wer der Türkei in jedweder Form schadet, ist nichts weiter als ehrlos, hinterhältig, ein Landesverräter.


Ich stelle das mal so in den Raum, wer sich angesprochen fühlt, nimmt mit, was passt.


Engin Ardic / Özden Ipek

Bild könnte enthalten: 1 Person, Text















 

 

Achtung, NATO-Propaganda!

Das westliche Militärbündnis bricht seit 70 Jahren das Völkerrecht und vernebelt seine Verbrechen gegen die Menschheit durch gezielte Propaganda.

von Bernhard Trautvetter


Foto: BPTU/Shutterstock.com


Bis zum 4. April 2019 – dem 70. Jubiläum der NATO-Gründung – werden Transatlantiker und NATO-Strategen ihre Propaganda-Maschinerie auf Hochtouren laufen lassen, um der Öffentlichkeit Sand in die Augen zu streuen. Der politisch-militärische Komplex und „seine“ Medien arbeiten darauf hin, für die hochgefährliche Steigerung der internationalen Spannungen einen möglichst breiten Rückhalt in der Öffentlichkeit zu organisieren. Wir werden das auch im Zusammenhang mit der zwanzigsten Wiederkehr des völkerrechtswidrigen Angriffs der NATO auf Jugoslawien erleben, der den Zerfall dieses einst stabilen Staates weiter vorantrieb.

Blutige Jahrestage


Verschwiegen wird unter anderem der 51. Jahrestag des Massakers der NATO-Führungsmacht im vietnamesischen My Lai, bei dem hunderte unbewaffnete zivile Opfer zu beklagen waren. Dieses Verbrechen fand am 16. März 1968 statt. Auch die 15. Wiederkehr des Kriegsverbrechens, das die USA und ihre sogenannte Koalition der Willigen gegen den Irak am 20. März 2003 eröffneten, wird ausgeblendet oder heruntergespielt werden.


Ebenso wird es dem Völkerrechtsbruch von NATO-Staaten gegen Libyen ergehen: Französische, US-amerikanische, britische und kanadische Militäraktionen, die unter anderem auch von Ramstein aus ausgeführt und gesteuert wurden, begannen am 19. März 2011. Dort wurde ein UNO-Beschluss überreizt: Den Beschluss über Flugverbotszonen und zum Schutz der Bevölkerung nutzten die NATO-Staaten für ihre Regime-Change-Strategie, in deren Verlauf das Staatsoberhaupt Muammar al-Gaddafi schließlich unter nicht genau untersuchten Umständen an einem Kanalrohr gelyncht wurde.


Die Militaristen werden mit weiteren Fake-News neues Gift in die Gehirne träufeln – man könnte das auch Manipulation von Wahlen nennen, also genau das, was dem auserkorenen Feind im Osten ständig vorgeworfen wird. Eingeimpft wird uns so die vermeintliche Notwendigkeit, die NATO-Rüstungsausgaben, die derzeit übrigens bereits etwa das Vierzehnfache der russischen Militär-Aufwendungen betragen, weiter sprunghaft auf zwei Prozent der Wirtschaftsleistung hochzuschrauben – vor allem wegen der russischen Gefahr.


Ähnlich wirken die unbewiesenen Behauptungen, mit denen die USA mit voller Unterstützung der NATO-Verbündeten aus dem Vertrag zum Verbot nuklearer Mittelstreckenraketen ausstiegen, angeblich wegen einer Vorrüstung Russlands. Das schwedische Friedensforschungsinstitut SIPRI klärt darüber auf, dass die US/NATO-Begründung nicht stichhaltig sei (1). Diese Manipulationen stehen leider in einer fatalen Tradition.


Diese zeigte sich bereits vor der Gründung des „Verteidigungs“-Bündnisses, als US-Präsident Harry S. Truman Hiroshima und Nagasaki mit der human klingenden Lüge zu rechtfertigen versuchte, man verkürze den Krieg und rette damit unzählige Menschenleben. In Wahrheit ging es darum, die Sowjetunion damit zu konfrontieren, dass der Westen von Japan bis Westeuropa die Vormacht innehat (2).

Die D-Mark – Beginn der deutschen Teilung


Der Kalte Krieg begann demzufolge schon Jahre vor der NATO-Gründung. Die Militärs hatten sie unter anderem mit der sowjetischen Expansionsgefahr begründet, speziell seit dem Beginn der sowjetischen Blockade Westberlins 1948. Auch dieses Narrativ hatte durch seine ständige Wiederholung die öffentliche Meinung geformt. Was der Westen in seiner Propaganda jedoch bewusst wegließ: Die Sowjetunion verfolgte damals eine Politik der Einheit Deutschlands – entsprechend dem Potsdamer Abkommen (3).


Dieses Konzept durchkreuzte der Westen unter anderem mit der unabgestimmten, unangekündigt durchgeführten Einführung der D-Mark in den drei Westzonen und in Westberlin, und damit einer drohenden Flut entwerteten Geldes aus den Westzonen in die sowjetische Besatzungszone. Die dann vom Osten beschlossene Blockade der Landwege nach Westberlin zeigt sich bei genauer Analyse als Reaktion vor allem der Sowjetunion auf diese Überrumpelungs-Taktik, im eigenen Interesse Fakten zu schaffen.


Diesen Motiv-Zusammenhang vernebelte der Westen auch bei dem medialen Mega-Ereignis der NATO-Gründung am 4. April 1949: US-Präsident Truman, verantwortlich für die Kriegsverbrechen in Hiroshima und Nagasaki, hatte in seiner Rede zur NATO-Gründung folgende Botschaft:


„Wir hoffen, mit diesem Pakt einen Schutzschild zu errichten, ein Bollwerk gegen Aggression und Angst, ein Schutzschild, das es uns erlaubt, die normale Regierungsarbeit für die Gesellschaft fortzusetzen, um ein erfülltes und glückliches Leben für alle unsere Bürger zu erreichen“ (4).


Das Bild von der Sowjetunion als Gefahr im Jahr 1949 stand nicht nur in einer fatalen Tradition der Jahrzehnte davor, sondern es hielt schon oberflächlichem Nachdenken nicht stand: Die Sowjetunion war von Nazi-Deutschland bis kurz vor Moskau nach dem Prinzip der verbrannten Erde in einem Vernichtungskrieg zerstört worden, der ihr auch nach dem Krieg die militärischen Möglichkeiten gegen die Profiteure des zweiten Weltkrieges – in den USA – nahm (5).


Die NATO-Propaganda stellte die Geschichte auf dem Kopf: In der ersten Hälfte des 20. Jahrhunderts war es zwei Mal das dem Westen zuzuordnende Deutschland, das Russland beziehungsweise die Sowjetunion überfiel. Circa 26 Millionen Tote hatte die Sowjetunion im zweiten Weltkrieg zu beklagen. Das sind weit mehr, als alle weiteren Völker und Opfergruppen – etwa die Hälfte aller Toten im zweiten Weltkrieg (6).


Die NATO wurde also mitnichten dafür gegründet, um all den Menschen in den westlichen Gesellschaften unbehelligt von der sowjetischen Gefahr ein glückliches Leben zu ermöglichen. Bleibt die These, dass sich die USA mit dieser Vorgehensweise ein Instrument geschaffen hatten, ihre Weltmachtpläne möglichst erfolgreich und mit freundlicher Unterstützung der alliierten Nationen über ihren Militäretat abzusichern.

Ein Handbuch für Putschisten


In diesem Zusammenhang ist unter anderem auch die Kuba-Krise zu sehen, in der die USA die Welt an den Rand der finalen Katastrophe geführt hatten: Der US-Stratege Schlesinger erklärte die Kuba-Krise zum gefährlichsten Augenblick der Geschichte (7). Am 23. August 1962, also kurz vor der Stationierung sowjetischer Raketen vor den Toren der USA, kursierte ein sogenanntes „National Security Memorandum No 181“ des US-Pentagons – „eine Direktive zur Anstachelung einer internen Revolte, die auf eine amerikanische Invasion folgen sollte und bedeutende Manöver und Truppenbewegungen der Amerikaner umfasste“ (8).


Dieser Text ist nicht nur ein Handbuch für geplanten imperialen Völkerrechtsbruch, sondern auch die Zusammenfassung diesbezüglicher bisheriger Erfahrungen der USA beziehungsweise der westlichen kapitalistischen Gesellschaften. Der CIA-Mord der US-Administration am linken Präsidenten Kongos, der für den Westen das große Geschäft mit den Bodenschätzen dieses Riesenstaates zu gefährden drohte, war bereits 1961 ausgeführt worden.


Das Security Memorandum 181 erscheint durchaus wie ein Drehbuch für viele CIA-Umstürze mindestens seit dem Sturz des demokratisch gewählten linken iranischen Präsidenten Mohammed Mossadegh 1953. Der Putsch führte zur Amtseinführung des Schahs, der mit faschistoiden Methoden westlich unterstützt Jahrzehnte lang herrschte und kapitalistischen Interessen breiten Raum vor allem im Ölgeschäft absicherte (9). Das CIA-Security Memorandum 181 wurde allem Augenschein nach auch in der Ukraine vor, während und nach den Maidan-Unruhen angewandt (10) und wird derzeit in Venezuela umgesetzt. Die Methode offenbart das immer weiter verfeinerte Muster von der Aufstachelung von Unruhen bis zu der von den Militärs und ihren Propagandisten so genannten „humanitären Lösung“ durch Krieg.


Dieses Muster lässt sich allerdings nicht immer eins zu eins durchsetzen – beispielsweise in Chile 1973, in Ex-Jugoslawien und in der Folge im Irak, in Libyen und in Syrien wurde von westlicher Seite der offene Völkerrechtsbruch praktiziert. Alles in allem stimmt der Satz, dass die NATO nicht erst seit dem Sieg im Kalten Krieg dasjenige Staatenbündnis ist, aus dessen Gebiet heraus die häufigsten und massivsten Völkerrechtsverletzungen zu konstatieren sind.


Die hier dargelegte Liste der Verbrechen ist unvollständig, wie schon allein die Tatsache zeigt, dass die USA dem Irak im Iran-Irak-Krieg chemische Stoffe lieferten, die für Giftgaswaffen gebraucht wurden (11). Hinzu kommt eines der größten Verbrechen staatsterroristischen Massenmordes beim CIA-gestützten Sturz der linken Regierung Indonesiens im Jahr 1965, den auch Deutschlands CDU-geführte Regierung mit antikommunistischen Motiven unterstützte (12). Dem Putsch fielen mindestens eine halbe Million Menschen zum Opfer (13).

Eisenhowers Warnung


Die Probleme, die der militärisch-industrielle Komplex, wie ihn einst Dwight D. Eisenhower warnend nannte, der Welt aufbürdet, sind nicht alleine durch den Austritt einiger Länder aus der NATO zu lösen. Der Menschheit stellt sich die Aufgabe, Militärpakte in einem weit umspannenden System kollektiver Sicherheit mit Organisationen wie der UNO, der Organisation für Sicherheit und Zusammenarbeit in Europa und in atomwaffenfreien Zonen auf dem Weg zur De-Nuklearisierung aufzulösen; dies wird aber im Angesicht der Profitraten, die die Rüstung verspricht, nicht genügen.


Die Ursache für die militärische Apokalypsegefahr liegt tiefer als in einer Staatenallianz wie der NATO. Abrüstung statt Aufrüstung, De-Nuklearisierung, Installierung von gegenseitig auf Augenhöhe durchzuführender Konfliktlösung in Verhandlungen – all das sind wichtige Schritte. Stabil und nachhaltig werden sie erst dann, wenn das System der Konkurrenz um Ressourcen, Märkte, Marktanteile, Profite und andere Formen ökonomischer Vorteile auf Kosten anderer Geschichte wird.


Die Friedensbewegung wird im Zusammenhang mit den Feiern zum 70. Jubiläum der Gründung der „Wertegemeinschaft NATO“ (!) und bei den Ostermärschen mahnend auf die Blutspur der Völkerrechtsbrüche und der unzähligen Toten, Verletzten und Traumatisierten hinweisen und sich für Abrüstung und die Einhaltung des Völkerrechts stark machen.


 

 










 bizi bekleyen tehlike, müslüman kürt milliyetci teröristler sayilari az degil pkk bunlari yanlarina cekti TÜRKSEN GÖLGENE BiLE GÜVENME ! BATI bunlari bol bol kullanip atacak









İslam"i terör değil, İslam"a terör!...


Sorsan, kimdir terörist diye...Sivilleri öldürenler diyorlar.


Lakin ölen müslüman olunca, sivilliğin hükmü yok. Hakikaten yok!...


Çünkü onların gözünde müslüman kimliği, #üniforma niteliği taşıyor. Yani müslümanlar onların nazarında sivil falan değil!...


Düşman askeri!...Ama ne hikmetse biz #asker olduğumuzun farkında bile değiliz.


17 yıl oldu...Kimin yaptığını anlamak için alim olmaya gerek duyulamayacak kadar bariz bir terör hadisesi tezgahıyla 3 bin ABD vatandaşını öldürdüler.


11 eylül, ikiz kuleler saldırısı...Bu bahaneyle, #O gün bugündür devletler üzerinden başlattıkları resmi terör eliyle de, durmaksızın müslüman öldürüyorlar.


Milyonlarca insan öldü, neredeyse tamamının #tek suçu müslüman olmak.


Peki müslüman olmak; tek başına sivil olarak tasnif edilmenin önünde engel teşkil edip de, düşman olarak benimsemek #yeterli ve meşru gerekçesi olarak kabül görüyorsa eğer,


Bu öngörülen #sınıfsal özellik, nasıl olur da #siyasetten uzak tahayyül edilir?!...


Herifler bize bakarken toplu halde siyasi bir kimlik görüyorlar ki, o kimlik üzerinden #TekToplum olarak sınıflandırıyorlar.


Peki o zaman, biz hangi akla hizmetle onlar tarafından bile kabül gören bu siyasi kimliği #inkar ediyoruz?


Hedef #İslam"i, ölen #müslüman, katil #küffar...Biz onları onlarca kimlikle tanımlarken, onlar bize tek kimlik addetmişler.


Ne zaman ki tabloyu tersine çevirip bakacağız, işte o zaman kurtuluşa nail olacağız.


Tevrat hükümlerini referans göstererek bizi öldürmenin caiz olduğunu savunanarak bize saldıranları, alkışlar eşiliğinde #Laiklik pankartlarıyla karşıladığımız sürece,


Ağız tadıyla tüketilmeye rıza göstereceğiz.


Uyan be kardeşim uyan; sen onların nazarında #Goyim"den öte bir şey değilsin.


Mehmet Çetin


Bild könnte enthalten: 1 Person, Text
















ZEIT FÜR UNVERNUNFT !

ES IST ZEIT FÜR EIN NEUEN ATILLA IN EUROPA UND AUF DER WELT

WARUM ?

DEN TOTALEN KRIEG AUSLÖSEN UND DEN VERDAMMTEN 400 JÄHRIGEN ILLUMINATEN HERRSCHAFT BEENDEN WIE DAMALS ROM'S Herrschaft durch Atilla 

das Blut kocht 

der Wut ist grenzenlos

Zerstören einfach nur Zerstören 

das alte freimaurersystem hinwegfegen 

damit etwas neues gerechtes friedliches gedeihen kan

darum weniger Fatih und mehr der wilde Krieger Atilla 

Gewissenlos ohne Gnade, ohne Reue nur zuschlagen 

ich hoffe das der große 3.Weltkrieg bald kommt 

ich habe den aktuellen Welt so satt.

Scheiß Technik- der feige us soldat kann auf knopfdruck 100 Tapfere Krieger ermorden diese zeitachse ist kakke ich wünschte ich wäre früher zur Zeit von Atilla geboren aber takdiri ilahi bin nur ein moderner Schmied geworden MB ingenieur 

der gerne für Schwache waffen bauen möchte damit sie sich gegen die Verbrecher aus china usa eu rusland wehren können wunschdenken stattdessen sehen wir uns an der nächsten Tüv Station 

plakette gibt es nur von mir :) 

Macht ist geil  :)















ENGİN ARDIÇ'TAN HARİKA BİR YAZI


Engin Ardıç Perişan Etti: “Şerefsizdir Alçaktır Vatan Hainidir!”


Bu yazı TT’ye girdi, okunma rekoru kırıyor.


İŞTE YAZISI:


Ağaçların kabuğunu sıyırmaktan vazgeçin de ormana bakalım:

"Eski gücüne kavuşamasa bile kavuşma yolunda yürüyen" bir Türkiye istemiyorlar...


Türkiye'nin eskisi gibi Ortadoğu'nun "merkezi" haline gelmesini hele hiç...


IMF'ye kafa tutan bir Türkiye hiç işlerine gelmiyor...

İsrail'e posta koyan bir Türkiye hele hiç...

Genelev patronunun geneleve düşmüş kadını "borçlandırarak kendine bağlaması" her zaman tercih ettikleri politikaydı, Türkiye bunu artık yutmayacağını gösterince bozuldular...

Türkiye'nin önüne Avrupa Birliği havucunu asıp alacakmış gibi oyalamak etkili bir yoldu. Türkiye uyanıp "başka alternatifler" aramaya başlayınca, kafasını kaldırıp Şanghay Beşlisi'ne falan bakmaya, Rusya'yla yakınlaşma yolları bulmaya kalkınca tehlike çanları çaldı...


Türkiye'nin "bir imparatorluğun mirasçısı" olduğu doksan yıldır unutturulmuştu, ufak ufak bunu hatırlamaya başlayan bir Türkiye onları çok rahatsız etti... Mısır'ın, Suriye'nin, Irak'ın "işlerine karışan" Türkiye işlerine gelmedi... Türkiye'nin "az gelişmişlikten" yakasını kurtarıp on yıl gibi kısacık bir sürede "orta gelişmişlik" düzeyine ulaşması Türkiye'ye mal satmak için uygundu, alkışladılar da... Ama bunu da aşıp "onlar gibi gelişmiş bir ülke" olma ihtimali onları ürküttü...


"Bir daha DAVOS'a gelmem" lafını küfür gibi algıladılar.

"One minute" çıkışı manevi evlatlarına hakaret gibi geldi onlara.

Hele hele Türkiye'nin "çok büyük ölçüde Müslüman" olduğunu da hatırlaması onlara kâbus gibi göründü.


Çünkü Osmanlı onları yüz yıl sonra bile rahatsız ediyor. Ölüsünden bile korkuyorlar.


Hele hele kendi uçağını, kendi tankını, kendi bombasını, kendi mermisini kendisi yapan bir Türkiye... Osmanlı'nın bile ulaşamadığı noktaya yaklaşan Türkiye...

Ne yapıp yapıp karıştıracaklar, sıkıştıracaklar, çökertecekler, bölecekler.


Ki, 1918 yılına geri dönülsün!


Yerli allameler "Türkiye'ye en uygun anlaşma Sevr" derken işte bunu kastediyorlar. "Tayyip sizi kandırıyor, savaşa devam edin" dürtüklemesi bundan kaynaklanır.


Hadi Batılı emperyalistleri anladık, kış kışlığını, kuş kuşluğunu yapacak, peki yerli "kompradorlara" ne oluyor?


Hani Atatürk sizlere birşeyler söylemişti... "Şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilenler" hakkında!


Kendi üç kuruşluk çıkarı uğruna Batı'ya uşaklık eden ve ne pahasına olursa olsun Türkiye'yi bugün vardığı noktaya getirenleri harcamaya çalışan şerefsizdir, alçaktır, vatan hainidir.

Ben lafı ortaya ederim, isteyen alır gider.















ASLINDA KEYFE KEDER PAYLAŞIMLAR DĪYECEKTĪM


#YAHUDİ BİR YAZAR AÇIKLIYOR "ATATÜRK'ÜN GERÇEK KİMLİĞİ"


24 Temmuz 2007’de The New York Sun editörü Hillel Halkin, köşesine ilginç iddialar taşıdı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yüzde 47 ile kazandığı seçimlerden iki gün sonra yazdığı yazıda Halkin, bundan 13 yıl kadar önce yazdığı bir makaleyle ilgili olarak ortaya çıkan yeni kanıtları ileri sürdü. Ben-Avi adlı bir gazetecinin otobiyografisine dayandırdığı iddiasına göre Atatürk bir Yahudi Dönmesi’ydi.* “O zamanlar Türkiye’sinde ayaklanmalar başlatacağından ve laik devrimi devireceğinden endişe” ederek yayınladığı yazısına, 2007’de e-postayla gelen cevaptaki diğer kanıtları da bu yazısında paylaştı. Timeturk’ün ortaya çıkardığı bu yazının tercümesini okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.


Atatürk’ün Türkiye’si devrildi.


Bundan 12 ya da 13 yıl kadar önce haftalık New York gazetesi Forward için çalışırken modern laik Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk hakkında bir yazı yazdım ve biraz da endişeyle gazeteye yolladım. Yazıda, Atatürk’ün babasının Yahudi, daha da net bir ifadeyle, Dönme olma olasılığıyla ilgili kanıtlar sunmuştum. Dönmeler*, 17’nci yüzyıl Mesihlik iddiasındaki Türk-Yahudi’si Sabetay Sevi’nin İslam’a dönmesinin ardından ona inanmaya devam eden takipçilerinin oluşturduğu heretik (batıl) Yahudi tarikatıdır.


Sevi’ye öykünerek Yahudi gizil hayatlarına devam eden ve dışarı karşı Müslüman görünen ayrı ve gölgeler içindeki grup varlığını 20’nci yüzyıla başarıyla taşıdı.Birçok biyografide Atatürk’ün babasıyla ilgili 3 ya da 4 farklı geçmiş verilir. Her ne kadar kimse onu Yahudi olarak tanımlamadıysa da, bunların farklılığı onun aile orijinin sakladığını düşündürmektedir. Bu kanıt, her ne kadar sınırlı da olsa, oldukça şaşırtıcıydı.


Yahudi gazeteci Itamar Ben-Avi’nin Uzun zamandır unutulmuş otobiyografisinde 1911’in geç kışında yağmurlu bir Kudüs akşamında barda tanıştığı genç bir yüzbaşıyı anlattığı bölüm bu kanıtın en güçlü yanıydı. Çok fazla araktan (arak=alkollü bir içiki) çakırkeyif olan yüzbaşı sadece tüm Dönme ve Yahudilerin bileceği ancak hiçbir Müslüman Türk’ün bilemeyeceği Shema Yisra’el ya da “Duy ey İsrail” duasının İbranice açılış sözlerini ezberden okuyarak Ben-Avi’ye Yahudi olduğu sırrını verdi.


Yazdığına göre, 10 yıl sonra, Ben-Avi, bir gazeteyi açtığında manşette Türkiye’de bir darbe olduğunu ve fotoğraftaki liderin o gece tanıştığı genç subay olduğunu gördü.O sıralar, Atatürk tarzı laikliğe İslamcı siyasi muhalefet güç kazanıyordu. Merak ediyordum, New York’ta Yahudi bir gazete modern Türkiye’nin kurucusunun yarı Yahudi olduğunu ilan etse ne olurdu?


Ayaklanmalar, Atatürk’ün heykellerinin yıkılışı, onlarla yarattığı laik devletin sallandığı gözlerimin önüne geldi. Tasalarımı kendime saklayabilirdim. Makale Forward’da yayınlandı ve herhangi bir yerden doğru dürüst bir geri dönüş olmadı ve Türkiye’de hayat eskisi gibi devam etti. Bildiğim kadarıyla yazdığımı tek bir Türk bile okumadı.


Sonrasında, birkaç ay önce, okumuş olan birinden bir e-posta aldım. Adını vermeyeceğim. Bir Avrupa ülkesinde yaşayan, iyi eğitimli, finans sektöründe çalışan ve sadık laik bir Kemalist olan bu kişi bana Forward’da makaleme rastladığını ve onunla ilgili tarihi araştırma yapmaya karar verdiğini yazdı. Atatürk’ün gerçekten de, 1911’in geç kışında Libya’da İtalyanlarla savaşan Türk kuvvetlerine katılmak için Mısır’dan Şam’a gittiğini ve rotasının Ben-Avi’nin onunla tanıştığını iddia ettiği yerden yani Kudüs’ten geçmiş olabileceğini keşfettiğini aktardı. Daha da ötesi, 1911’de Atatürk’ün gerçekten yüzbaşı olduğunu ve Ben-Avi’nin otobiyografisini yazdığında bilemeyeceği alkol düşkünlüğünün de tutarlı olduğunu belirtti. E-postanın Türk sahibinin parçaları birleştirerek ulaştığı başka bir şey de şu: Atatürk’ün doğduğu ve büyüdüğü Selanik, onun zamanında yüksek Dönme nüfusu olan büyük bir Yahudi şehriydi. Atatürk’ün gittiği ve “Şemsi Efendi” okulu da, Dönme topluğu lideri Simon Zvi tarafından yönetiliyordu. E-posta şu sözlerle noktalanıyordu: “Şimdi biliyorum, gerçekten biliyorum (ve bir parça bile şüphem yok), Atatürk’ün ailesi gerçekten Yahudi soyundan”.


Zaten benim de en ufak bir şüphem yoktu. Köşemin olası sonuçlarının azametiyle ilgili sanrılardan artık acı çekmediğimden değil, aynı zamanda Kemalist Türkiye’nin laik varlığının yıkılacağından korkmaya ihtiyaç olmadığından bu sefer daha az endişem vardı.Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rakipleri karşısında laik Türkiye’nin, en azından Atatürk’ün öngördüğü şeklinin, tarihte kaldığını bile söylemenin mümkün olabileceği ezici bir zaferle tekrar iktidara döndüğü iki gün önceki Türk seçimlerinde resmen ve geri dönülmez şekilde yıkıldı.


Gerçekten sistematik olarak gizlemeye çalıştığı Atatürk’ün Yahudiliği, her şeyin üstünde, onun zamanında neredeyse her Türk’ün büyüdüğü din olan İslam’a karşı sert düşmanlığı ve İslamcı paydaşının sürüldüğü katı bir Türk milliyetçiliği yaratmadaki çelik iradesi gibi onun hakkında birçok şeyi açıklıyor. I. Dünya Savaşı’nda Hıristiyan Ermeni soykırımından ve 1920’lerde neredeyse tüm hıristiyan rumları sürmesinden sonra Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturan Müslüman çoğunluğunun dini kimliğini fena şekilde silmek isteyen bir dini azınlığın üyesinden başka kim olabilirdi? Atatürk asla Yahudi geçmişinden utanır gibi görünmedi. Sakladı çünkü saklamamak siyasi bir intihar olurdu. Onun mirası laik Türk devleti de bunu sakladı ve bununla beraber içinde niyetleri ve amaçlarının olduğu asla yayınlanmayan kişisel günlüğü de devlet sırrı olarak bunca yıl gizlendi. Artık saklamaya ihtiyaç yok. İslamcı karşıdevrim o ortaya çıkmadan bile Türkiye’de günü kazandı.


**********


Bir başka kaynak;


Mustafa Kemal’in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Eliezer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti:


Mustafa Kemal: “SABETAY SEVİ’nin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler onun mesihliği altında birleşse..” (yani hem burda bir yahudi olduğunu hemde yahudi inancına bağlı olduğunu söylüyor..)


Yahudi Mustafa Kemal: “Evimde Venedik’te basılmış eski bir TEVRAT var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum.” dedikten sonra biraz düşünüp..


“SHEMA YISRA’EL, ADONAI ELOHENU, ADONAI EHAD!” (yani “Dinle ey İsrail, Rabbin olan Tanrı tektir”) demiştir. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. Kâfir yahudi Mustafa Kemal demek ki, gizliden gizliye yahudi ibadetini ediyormuş, yani dinine bağlı bir yahudi hemde..


Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine yahudi Mustafa Kemal: “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” diyerek etnik kökeninin ve dininin yahudi olduğunu beyan etmiştir.. (Kaynak: Uluğ İğdemir: Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt, sahife 23, T.T.K. yayınları, 1980)


Atatürk'ün ilk mektep hocası olan, Atatürk'e ilk ve temel terbiyesini verenlerden olan Şemsi Efendi, Türk ve Müslüman gözüken hain Sabetaycılardandı. Asıl adı Şimon Zvi olmasına rağmen bizlerin arasında Şemsi Efendi diye anılıyordu. Mezarı da Üsküdardaki Bülbülderesi Sabetaycı mezarlığındadır. Şimon Zvi (Şemsi Efendi)'nin yaşayan torunuz Ilgaz Zorlu bu gerçekleri ispat etmiş ve açılan mahkemelerden beraat etmiştir.

Bild könnte enthalten: 1 Person, Text

Bild könnte enthalten: 14 Personen, Menschenmasse und Text

Bild könnte enthalten: 2 Personen

Bild könnte enthalten: 2 Personen, Bart und Text
















Gerçek Osmanlı TarihimizGefällt dir

 · 

1- Okuduğu ilkokulda (şimon zwi mektebi) sadece yahudilerin okuyabildiğini biliyormusunuz..??

2- Soyu bellirsizdir.. Dedesi nenesi amcası dayısı teyzesi veya kuzenleri NEDEN yoktur..??

3- Kimliğinde mustafa yazmaz.. Kamal atatürk yazar.. Mustafa ismini neden red etmiştir.. kemal yerine NEDEN Kamal yazdırmıştır..??

4- Cenazesinde NEDEN yahudi masonik nizam töreni yapılmıştır..??

5- Anıtkabiri yapan mimar NEDEN yahudidir..??

6- Anıtkabir NEDEN mason tapınaklarına benzetilmiştir...??

7- İsrailde neden büstü bulunur ve büstün altında NE yazar..?? İsraile anıtın hangi gerekçe ile dikildi..??

8- Son meclis konuşmasında kur'anı kerim için NEDEN gökten indiği sanılan kitap demiştir..??

9- Peygamber efendimiz için NEDEN arap uşağı diyerek hakaret etmiştir..??

10- İngiltereye NEDEN sizin valiniz olmaya hazırım diye mektup yazmıştır..??

11- NEDEN hilafeti kaldırarak, ingilterenin lozanı kabul etmesini sağlamıştır..??

12- Pakistandan kurtuluş savaşı için gelen 500.000 liranın 180.000 lirasını savaş için 320.000 lirası ile işbankasını kurarak partisi chp'yi bu bankaya NEDEN ortak etmiştir..??

13- 1923 den 1938'e kadar edinmiş olduğu ve saymakla bitmeyen malvarlığını NASIL kazanmıştır..??

14- Trabzon milletvekili şükrü beyi adamı topal osmana NEDEN öldürtmüştür..??

15- İstiklal mahkemelerini kurarak 500.000'e yakın insanı NEDEN asmıştır..??

16- Çanakkale savaşında bütün askeri şehit düşen 57. alayda bir tek kendisi NASIL yara almadan kurtulmuştur..??

17- NEDEN harf inkilabı yaparak bir milleti cahil bırakmıştır..??

18- 1933' e kadar üniversitelerden temizlenen osmanlı müderrislerin yerine, sadece istanbul üniversitesine NEDEN yahudi 22 profesör ve yahudi 90 asistan yerleştirmiştir..??

19- NEDEN halk aç iken tekel bira fabrikası kurdu ve fuhuşu genelev olarak resmileştirdi..??

20- NEDEN kur'anı kerimi toplattırıp ezanı türkçeleştirdi.. NEDEN camileri satıp ve ahıra çevirdi..??

21- İstanbulun fetih sembolü ayasofyayı NEDEN müze haline getirdi..?? NEDEN fener rum patrikhanesini müzeye çevirmedi..??

22- Latife hanımdan boşanma sebebi NEDİR..?? ve latife hanımın hatıratları hala NEDEN açıklanamıyor..??

23- Vedat uşaklıgil'in hayatındaki yeri NERESİDİR..??

24- Annesi zübeyde hanım selanik mahkemelerine başvurarak NE talep etmiştir..??

25- Annesinin cenazesine NEDEN katılmamıştır..??

26- Tüm devrimleri NEDEN islama aykırı..??

27- Milli mücadele kahramanı halit paşayı 9 şubat 1925 de meclis koridorunda NEDEN öldürtmüştür..??

28- 1918 de, biten çanakkale savaşından sonra 1953 senesine kadar biz türklerin ziyareti NEDEN yasaklanmıştır..??

29- Halk açlıktan kırılırken sadece yahudilerin taktığı şapkayı NEDEN kanun haline getirmiştir ve NEDEN karşı gelenleri asmıştır..??

30- Kur'anı kerimin ayetleri için NEDEN safsata demiştir..??

31- Sabetay sevi denilen kişiye NEDEN hayranlık beslemiştir..??

32- NEREDE sarhoşken yahudi olduğunu ağzından kaçırmıştır..??

33- 1928 de ''devletin dini islamdır'' ibaresi NEDEN çıkartmıştır..??

34- 1924 de medreseleri kapatırken, NEDEN azınlık okullarına dokunmadı..??

35- Filistin cephesinde ingilizlerle NEDEN anlaştı..??

36- Abdülhamidhanın yahudilere vermediği filistin toprakkarında kurulan israili nasıl terketti tek kurşun atmadan..??

37- ''Olmasaydı olmazdık, vatanı düşmanlardan kurtardı diyorsunuz ya'' peki 1936 senesine kadar istanbul NEDEN ingiliz işgali altında kaldı..??

38- 4.000.000 metrekare toprağımızı, lozanda 780.000 metrekareye düşürülmüştür.. bu ülkeyi lozanda temsil etmeye bizzat NEDEN kendisi gitmemiştir..??

39- Güya denize döküp kovduğumuz ve yendiğimiz yunanlılara batı trakya, egedeki adaları verip üstüne savaş tazminatını NEDEN vermiştir..??

40- 5816 sayılı kanunla korunarak NİÇİN gerçeklerin saklanma gereği duyuluyor.. ve 5816 sayılı koruma kanunu NEDEN bir yahudi avukat tarafından hazırlamıstır..??

41- NEDEN mason olmayı tercih etmiştir..?? ve masonluktan NEDEN kovulmuştur..??

42- İttihad ve terakki cemiyetinin kuruluşunda jön türklerle birlikte NEDEN yer almıştır..??

43- Cumhuriyet rejimini kurduktan sonra NEDEN hiç dış bir ülke ziyaretine gitmemiştir..??

44- Dersim katliamını NEDEN yaptırmıştır.. ve şeyh saidi NE karşılığında affedeceğini teklif etmiştir..??

45- Osmanlı arşivlerini bulgarlara hurda kağıt olarak NEDEN satmıştır..??














kukla meral, söyleyene degil söyletene bakin demekki AB ve ABD Müslümana ulasamiyor ama yerli Masonlarla bunuda basaracaklar yahudi bir olta degil 5, 10 tane olta atar yani sagci solcu dindar,milliyetci vs. ve secmenler bu oltalara takiliyorlar ne yazikki 100 senedir böyle ,Demokrasi yahudiye hizmet eder










Durch die US-Lieferblockade scheinen die Türken zu ihrem Glück gezwungen worden zu sein 🤣


BLICK: «Patrick Shanahan (57), bis vor kurzem stellvertretender US-Verteidigungsminister, bezeichnete das Projekt nach mehreren Medienberichten als «f***ed up» – was auf Deutsch übersetzt so viel wie «total im A****» bedeutet.


[…] Die Testflotte hat mit etlichen Problemen zu kämpfen. Bei tiefen Temperaturen melden die Kampfjets manchmal fälschlicherweise, dass die Batterien versagen. Ist es heiss, hätten ältere Triebwerke Probleme, beim Landen den nötigen Schub zu erzeugen, um die Flieger in der Luft zu halten, was zu sehr harten Landungen führen könne. Die Pogo weist zudem auf Fehler in jenem System hin, das die Piloten vor nahenden Raketen warnen soll – im Kampf unverzichtbar.


Schon zuvor hatten Pannen und Probleme Negativ-Schlagzeilen gemacht. So soll beispielsweise die eingebaute Bordkanone nicht zielgenau schiessen. Zudem soll es Probleme mit dem Luftdruck im Cockpit des Einsitzer-Jets geben. Die Rede ist auch von Blasenbildung in der Beschichtung des Jets, wenn er mit Überschalltempo unterwegs ist.»














Die Endlösung


Aus dem Munde eines israelischen Politikers hören wir was das zionistische Regime wirklich mit den Palästinensern vor hat.


Moshe Feiglin (er heisst wirklich so) hat dazu aufgerufen, die israelische Armee soll Gaza erobern, die gesamte palästinensische Bevölkerung aus ihren Häusern vertreiben, ein grosses Lager für die 1,8 Millionen Menschen in der Wüste Sinai errichten, sie dort hin abtransportieren und so lange einsperren "bis ein Zielland für ihre Auswanderung festgelegt wurde."


Danach soll Gaza in Israel einverleibt werden und Israelis sich im entvölkerten Gebiet ansiedeln. Das heisst, Feiglin verlangt eine ethnisch Säuberung des Gaza-Streifens, eine Deportation aller Palästinenser die dort leben und das Einsperren in einem riesigen Lager, bis sie irgendwohin auf der Welt zwangsweise ins Exil gehen.


Jetzt ist Feiglin nicht irgendein verrückter zionistischer Extremist, sondern Abgeordneter des regierenden Likud-Partei und stellvertretender Sprecher des Parlaments. Was er den Palästinsern antun will erinnert sehr stark an eine andere Massendeportation und Abtransport in Lager, nämlich an "Die Endlösung". Unglaublich!


Feiglin hat sich in einem längeren Post auf Facebook am Wochenende an Netanjahu gewendet und ihm Versagen in der aktuellen "Gaza-Kampagne" vorgeworfen. Er führte die oben genannten Massnahmen gegen die Palästinenser auf, die sofort umgesetzt werden müssen. Er schreibt, "Oslo ist erledigt" und es gibt "keine zwei Staaten für zwei Völker; es gibt nur einen Staat für eine Nation."


Er will die Strategie ändern und die Feinde Israels neu definieren. Es sind einfach alle Palästinenser ohne Unterschied, denn ohne Unterstüzung in der Bevölkerung gebe es keine Hamas und ihre Einstellung gegenüber Israel wird sich nie ändern. Also müssen sie kollektiv bestraft werden, in dem man "den Gaza-Streifen erobert und alle Kämpfer und Unterstützer ausgemerzt."


Seine Vision ist "Gaza zu einem Jaffa machen" und die palästinensische Enklave soll "in eine blühende israelische Stadt verwandelt werden".


Er erklärte seine Lösung dann mit den Worten, es müssen Lager in der Nähe der Grenze zu Ägypten im Sinai errichtet werden, "weit weg von bewohnten Gebiet wo Raketen und Tunnel unwirksam sind, bis eine Destination für die Migration festgelegt wird." Gaza muss komplett von Strom und Wasser abgeschnitten und eine massive Bombardierungs-Kampagne durchgeführt werden, die alle Installationen der Hamas zerstört, sagte er.


Feiglin will das Israel damit anfängt Länder auszusuchen, welche die "Flüchtlinge" aufnimmt. Die sollen dann eine "grosszügige Wirtschaftshilfe erhalten".


Die Gesetze Israels würden dann für den Gaza-Steifen gelten und die Siedler die vor neun Jahren aus Gaza evakuiert wurden dürfen dann zurück und ihre Gemeinschaft errichten.


"Die Stadt Gaza und Umgebung wird als israelische Touristen- und Wirtschaftszone aufgebaut," stellt sich Feiglin als Zukunft vor. Vielleicht dürfen noch einige Palästiner bleiben, aber nur wenn sie einen Schwur leisten, gegenüber Israel loyal zu sein, sagt Feiglin.


Warum, weil es noch einige Sklaven braucht, welche die Dreckarbeit verrichten?


Was Feiglin laut ausspricht, war schon immer die Politik der Zionisten. Jetzt kommt die wirkliche hässliche Fratze zum Vorschein, was sie von Anfang seit den 20-Jahren des vorherigen Jahrhunderts praktiziert haben und jetzt zu Ende bringen wollen. Alle Palästinenser sollen verschwinden, müssen weg, damit Platz für das "auserwählte Volk" geschaffen wird. Es unterscheidet sich kaum von der Sprache der Nazis.


Das ganze Geschwätzt über eine Friedensvereinbarung, über das Oslo-Abkommen, über eine Zweistaatenlösung, war nur eine Hinhaltetaktik. Alle Vereinbarungen wurden ständig sabotiert und gebrochen. Man hatte nie die Absicht sie einzuhalten.


Das israelische Regime will keinen Frieden, will keine Koexistenz mit den Palästinensern, und will schon gar nicht ihnen ein Existenzrecht in einem eigenen Staat geben. Das passt nicht mit der nationalistischen und rassistischen Ideologie des Zionismus zusammen. Die Palästinenser müssen komplett raus aus ihrer Heimat und jede Spur ihrer tausendjährigen Geschichte getilgt werden.


Der ganze Konflikt im Nahen Osten ist ganz einfach zu erklären. Die Palästinenser sind die Nachfahren der Bevölkerung von Palästina seit der römischen Zeit vor 2000 Jahren. Im 8. Jahrhundert konvertierten die meisten zum Islam. Sie lebten friedlich dort mit einer kleinen Minderheit an Juden und Christen, ausser während der Kreuzzüge der Christen aus Europa, die Palästina erobern wollten. Danach war Palästina ein Teil des Osmanischen Reiches bis zum I. Weltkrieg und wurde von Konstantinopel regiert. Die Briten kamen von Ägypten aus und führten einen Krieg gegen die osmanische Armee, besiegten diese durch den Einsatz von Giftgas in der Schlacht um Gaza und eroberten Palästina und Syrien.


Nach der Eroberung von Palästina durch die Briten, suchte am 3. April 1918 Chaim Weizmann mit einer zionistischen Delegation den britischen General Allenby in seinem Hauptquartier in Bir Salem auf, um Palästina als Staat für sich zu fordern.


Bereits am 2. November 1917, also mehr als einen Monat vor der Eroberung Jerusalems durch Allenby, hatte sich Grossbritannien durch die Balfour-Deklaration mit den zionistischen Bestrebungen, in Palästina eine „nationale Heimstätte“ des jüdischen Volkes zu errichten, einverstanden erklärt. Von da an begann die Einwanderung der jüdischen Siedler aus aller Welt und Verdrängung der heimischen Bevölkerung der Palästinenser. Ab den 30-Jahren ging die Vertreibung mit Mitteln des Terrors richtig los, die ihren Höhepunkt in den 40-Jahren fand und in der Nakba endete, die Zerstörung von über 500 palästinensische Dörfer und Städte und Massenflucht. Siehe "Nakba".


Nach der Gründung Israel wurde ein Gesetzt verabschiedet, welches "das Recht auf Rückkehr" den Palästinensern verweigert. Ausserdem wurden die Palästinenser in Restgebiete zurückgedrängt, Gaza und Westjordanland, und unter der Besatzung der israelischen Armee gestellt.


David Ben-Gurion, der erste Premierminister Israels und Hauptvertreter der zionistischen Ideologie zur Eroberung Palästinas sagte 1919: "Jeder sieht die Schwierigkeit in der Frage der Beziehungen zwischen Arabern und Juden. Aber nicht jeder sieht, es gibt keine Lösung zu dieser Frage. Keine Lösung! Es gibt einen Abgrund und nichts kann diesen überbrücken. Wir als Nation wollen dieses Land für uns; Die Araber als Nation wollen dieses Land für sich."


Bereits damals haben Zionisten den dialektischen Trick angewendet der bis heute gilt, in dem sie von Arabern sprechen und nicht von Palästinensern. Damit wollen sie den Eindruck erwecken, die Palästinenser sind nicht schon immer dort heimisch und mussten erste vertrieben werden um Platz zu schaffen. Die Zionisten verbreiten die Lüge, Palästina wäre ein leeres Land gewesen, das nur auf ihre Besiedelung gewartet hätte.


Wie gesagt, für Zionisten gibt es kein Zusammenleben mit den Palästinensern. Es gibt eine strickte Trennung, die mit der gigantischen Mauer die durch ganz Palästina verläuft zum Ausdruck kommt. Die Politik des zionistischen Regimes lautet von Anfang an, das Leben den Palästinensern so unerträglich zu machen, sie so zu entwürdigen und zu entrechten, bis sie freiwillig abhauen. Wenn sie sich dagegen wehren dann ist das Terrorismus.


Haben die Palästinenser eine Armee? Haben sie Kriegsschiffe, Panzer, Helikopter, Drohnen und Kampfjets? Haben sie Atombomben? Nein, sie haben Steinschleudern. Aber Israel hat dieses Arsenal, hat aber die Frechheit zu behaupten, das arme kleine Land wäre soooooo von den Palästinensern gefährdet und deshalb muss man einen Bombenkrieg gegen sie führen. Das Massentöten von Zivilisten wäre gerechtfertigt. Wer diesen Völkermord kritisiert und anprangert wird als Antisemit diffamiert.


Stellen wir uns vor, es gebe Leute die behaupten, sie würden von den Germanen abstammen, ihre Vorfaren wurden durch die Römer vor 2000 Jahren aus dem Gebiet von Mogontiacum, dem heutigen Mainz, vertrieben und jetzt wollen sie die Stadt wieder zurück. Die germanischen Götter hätten ihnen das Land versprochen und die jetzigen Bewohner von Mainz sollen verschwinden, damit Platz für die Nachfahren der Germanen geschaffen wird die verstreut auf der Welt leben.


Was würden alle dazu sagen? Was würden die Mainzer dazu sagen? Ihr habt ja einen Vogel. Was hat ein angeblicher unbewiesener Gebietsanspruch vor 2000 Jahren mit dem heutigen Besitzverhältnissen zu tun. Wer so etwas fordert würde keiner ernst nehmen.


Aber so argumentieren die Zionisten. Sie bilden sich einen Anspruch auf Palästina ein, meinen damit die Palästinenser verjagen zu dürfen, haben es getan und sie in kleine Gettos eingesperrt. Die ganze Welt hat das geduldet. Jetzt wollen sie diese Gettos auch noch räumen.


Die Palästinenser sollen zuerst in Lager abtransportiert werden, um dann irgendwo weit weg ins Exil zu gehen, damit die Zionisten ganz Palästina für sich haben und die „Untermenschen“ endlich los sind. Das ist die Endlösung für die Palästinenser.


Trotz dieser seit 70 Jahren andauernden Unterdrückung und diesen Dauerkrieg, wollen die Palästinenser nicht aus ihrer Heimat weg.


Deshalb, alles was jetzt an Waffenstillstand und Friedenslösungen vorgeschlagen wird ist Augenwischerei. Ist wieder nur eine Verarsche bis zum nächsten Krieg. Die einzig wirkliche Lösung wäre eine echte Demokratisierung Israel und Aufgabe der rassistischen zionistischen Ideologie, wo alle Völker gleichberechtigt leben können, ohne Trennmauern und Stacheldraht, ohne Besatzung und Gettos, ohne Terror und Krieg, ohne Hass und Vergeltung.


Genau wie die Weissen in Südafrika ihre Rassentrennung und Apartheid-Politik aufgeben mussten und sich mit den Schwarzen versöhnt und geeinigt haben, müssen die Israelis auch durch diesen Prozess und Sinneswandel. Ohne dem wird es nie Frieden im Nahen Osten geben.

Bild könnte enthalten: 1 Person, Anzug

 














bu Demokrasinin AMK bunlari Anitkabir meydaninda sallandiracaksin







Resimde görmüş olduğunuz bu iki adamdan sakallı olan, 

Albert Pike. 

Kendisi Amerikalı bir general ve 33. Derece Büyük Mason Üstadır. 

Lucifere (İblis ) olan bağlılığını ve bu konularda yazdığı kitaplar masonlar tarafından rehber kabul ediliyor.

Resimdeki ikinci adam ise, 

Giuseppe Mazzinidir. 

Kendisi İtalyan bir devrimci ve tıpkı 

pike gibi 33. derece bir masondur.

Bu iki adam hakkında çok detaylara girilebilir fakat, 

hem buradaki imkanların kısıtlılığı, 

hemde insanlarımızın uzun olan yazıları okumadığından dolayı, konuyu minumum seviyede tutarak kısa bir özetle insanların en azından haberdar olmaları açısından yazmaya çalışacağım..

Özetlemeye geçersek, 

bu iki mason ahbap,

İlluminati için yaptıkları hizmeti ve uygulayacakları stratejiyi birbirlerine yazdıkları mektuplardan birinin deşifre olmasıyla ortaya çıkıyor.

Albert Pike 15 Ağustos 1871 yılında Giuseppe Mazziniye yolladığı mektupta 1. 2. ve 3. dünya savaşlarına zemin hazırlamanın planlarını yazıyor. 

Mektup William Guy Carr adlı Kanada Kraliyet donanmasından emekli olan eski bir İstihbarat Subayı tarafından, Londra'daki "British Museum" dan kopyalanıp daha sonra yazmış olduğu "Quoted in Satan: Prince of This World" adlı kitabında yayınlayarak deşifre edilyor.

Gerçi şuan o müzede öyle bir mektubun olmadığı ifade edilse de bu deşifre den sonra orada bırakacak halleri de yoktu.


Gelelim mektubun içeriğine ;

Pike yazdığı mektupta üç dünya savaşı için stratejilerini şu şekilde ifade ediyor..

1. "Dünya Savaşı, İlluminati Rus Çarlığı’nı kontrol altına alacak. 

Rusya bir öcü olarak kullanılarak,

illuminatinin ileri ki hedefleri için kullanılacak."

Burada bahsettiği öcü Lenin ve stalin gibi siyonistlerce desteklenip, halkın başına getirilen liderlerdir. 

Hakikaten de halka korku salan bu liderler, halkı ölüme ve yoksulluğa terk ederek asrın zulmünü ve soykırımını gerçekleştirmişlerdir.


2. "Dünya Savaşı, Faşistler ve Siyonistler arasındaki farklıklaların kışkırtılmasıyla tetiklenmelidir. 

Bu savaşın sonunda Faşizm yıkılmalı ve Siyonizm Filistin’de bağımsız bir İsrail Devleti kuracak kadar güçlenmelidir. Enternasyonal Komünizm, savaştan Hristiyan dünyasıyla denge içinde bir güç olarak çıkmalıdır ki ona çıkaracağımız son karışıklıkta ihtiyacımız olacak…"

2. dünya savaşı ve sözde yahudi soykırımı tamamen İsrailin resmi olarak kurulması için kurgulanmıştır ki, 

burada pike de mektubunda bu amacı açıkça ifade ediyor.

Bahsettiği 3. dünya savaşına dikkat edin !


3. Dünya savaşı, Siyonistlerle İslam alemi arasında İlluminati ajanlığının (CIA,FBI)sebep olacağı farklılıkların körüklenmesiyle tetiklenmeli. 

Bu savaş, öyle bir savaş olmalı ki İslam ve Siyonizm birbirini yiyerek yok etmeli. 

Bu arada diğer uluslar, fiziki, ahlaki, ruhsal, ekonomik yıkımlara sürüklenerek bölünmeli. 

Öyle bir sosyal kaos yaratılmalı ki, herkes dinleri kanlı şiddetin temel sebebi olarak görmeli ve insanlar mutlak ateizme yönelmeli. 

Son olarak Lucifer’in saf ve mutlak doktrininin manifestosuyla Hristiyanlık ve Ateizm de silinmeli…

Bu sayede bir taşla 2 kuş vurmuş olunacak."


Mektupta ifade edilen 1 ve 2. dünya savaşlar giriş ve gelişme gibi ifade edilirken 3. dünya savaşı bir sonuç olarak belirtilmiş.

1. ve 2. dünya savaşında istedikleri hedefe ulaştılar. 

İsrail kuruldu ve yahudiler israile toplandı. 

Asıl hedef olan İsam'a savaş açmanın vakti gelmiş ve 3. dünya savaşında islam açık bir şekilde hedef olarak gösteriliyor.

Pike 3. dünya savaşı için "farklılıkların körüklenmesiyle tetiklenmeli" diyor. 

Bu şu anlama geliyor. 

Mezhep Irk dil gibi farklılıkların bu körüklenme için kullanılması gerektiğidir

Kısacası Bugün dünyanın ve özellikle müslümanların içinde bulunduğu durumu 150 yıl önce İlluminati için yapılması gereken bir plan olarak ifade etmiştir.

Ve ne yazık ki yazdıkları sadece mektupla sınırlı kalmayıp bu planın birebir aynısı hayata geçirilmiş ve her defasında da zafere ulaşmışlardır.

Bu ve benzeri bilgileri sizinle paylaşmamın sebebi, ne sizlerin gözünüzü korkutmak,

nede onları gözünüzde büyütmenize sebep olmaktır.

Onlar, siz bu kirli oyunların farkında varmadığınız sürece size karşı güçlüdürler. 

Sizler farkına varıp bireysel ve kitlesel bir uyanışa vakıf olursanız. 

bugün güçlü görünen bu yaratıkların kabusu olabilirsiniz.

Benimde yapmaya çalıştığım bu yaratıkların kirli oyunları hakkında öğrendiklerimi sizinle paylaşarak, 

bu uyanışa birazda olsa katkı sağlamak sadece..

Bild könnte enthalten: 2 Personen















o heykeller birer civi

müslüman devletin bagrina cakilan civi

chp nin TC yi kontrol etme ve islami öldürme civileri

o heykel ve sahte kahraman yalanlari bu azgin azinliginin garantisi

bunu anlayip ve bu islamda yasaklanan putlari KIRMAZSAK CHP TC yi 100 yil daha yönetir 😠☹️






Kainatı yaratan Allah'ın Devlet işlerine karışamadığı, ama embesil bir CHPlinin müslümanın her işine karışabildiği sisteme, "Laiklik" denir !





 

@mustafarmagan

biz Fransız,ingiliz,yahudi yunan,alman,positivist,hiristiyan olduk ☹️😠











Sakın okumayın çok çok önemli bilgi içeriyor. 

Boş verin neden öğrenesiniz ki, ne gerek var şimdi beyninizi aydınlatmaya değil mi.

Ne de olsa hepimiz âlimiz, müctehidiz her konuya vakıfız.


ALMAN HABER KANALINDA TÜRKİYE HAKKINDA EZBER BOZUCU BİLGİLER.


Alman haber kanalının muhabiri, İTÜ'de gizli gizli cami yapılması haberini Türkiye'den bir canlı yayın yaparak, Türkiye'de çok enteresan şeyler yaşanıyor sayın seyirciler!

Resmen yüzde 98'i Müslüman olan ülkede, en önde gelen üniversitelerden birinde, Müslümanlar gizli gizli cami yapmak çabası içine girmişler.

Bundan daha sarsıcı ve şaşkınlık verici olan şey, Ülkede etkin şekilde habercilik yapıp sürekli olarak "özgürlük", "eşitlik", "adalet", "fikir ve vicdan özgürlüğü", "tarafsız habercilik" söylemlerini dile getiren haber kuruluşları bile "İTÜ'de gizlice cami temeli atıldı" şeklinde başlıklarla gelişmeleri izleyici ve okuyucularına adeta bir terör suçu işlenmiş ya da en azından bir üniversitede çok büyük bir yolsuzluk yapılmış gibi bir tavır ile duyurdular. 

Bizleri oldukça şaşırtan ve kafamızdaki Türkiye olgusu ile de çatışan bu olaydan sonra, konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz Türkiye uzmanı, tecrübeli araştırmacı, gazeteci ve aynı zamanda ödüllü tarihçi Klaus Gunter’e canlı yayın üzerinden bağlanıyoruz.

(Klaus Gunter, genç kadın muhabirin şaşkınca sorduğu sorular karşısında, özetle şu cümleleri kurdu; "Şu anda yaşananları doğru yorumlamak için biraz geçmişe bakmak lazım. Ben Türk tarihi üzerinde de uzman birisiyim. Alman toplumu da dâhil, bütün Avrupa toplumları Türkiye'yi çok yanlış tanırlar. Türklerin gerçek İslam ile bağları kopalı nerede ise iki asır geçmiştir.

Son İslami idare Osmanlı zamanında mevcuttu. Osmanlı yıkıldıktan sonra Yeni Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. T.C. asla bir Türk ve İslam devleti olmadı. Evet, olmadı çünkü yeni devleti ve resmi ideolojiyi tesis edenler hep gizli Yahudiler ve gizli Ermeniler idi. Zaten Osmanlı’nın son dönemi de bir Türk İslam idaresi olarak tanımlanamaz. İyi kötü araştırmış herkes bilir ki bu dönemde de Osmanlı devlet adamlarının bir çoğu İngiliz işbirlikçisi gizli Ermeni ve Yahudilerdi.

Osmanlının yıkılabilmiş olması, bir imkânsızın başarılmasıdır.

Avrupalıların ve bölgede yaşayan gayri İslami unsurlar için, 'Bir daha Osmanlı ya da başka bir İslami idare kurulmasına da mani olmak lazımdı. 

Bunu nasıl sağlarız’ endişeleri vardı. Bu nedenle, yeni T.C.'nin rejimi tamamen İngiliz gizli servisleri ile birlikte hareket eden Sabetaycı gizli Yahudiler ve Türkiye masonluğu tarafından kuruldu. Mesela ‘en büyük Türk’ ve ‘Türklerin atası’ anlamına gelen bir soy adını, tuhaftır ki henüz hayatta iken alan Kamal paşanın kendisi de, eşi Latife hanım da, diğer akrabaları da Sabetaycı gizli Yahudilerdi. Bunu batılı gerçek aydınların hepsi bilir...

Yine o yıllarda ‘İstiklal savaşı kahramanı’ ve 'Büyük Türk Kurtarıcısı" konumunda gösterilen yüzlerce kişi de aslında Türk ve Müslüman değillerdi. Elbette ki kimse illa Türk ve Müslüman olmak zorunda değildi. Bununla birlikte hiç kimse Türkleri ve Müslüman unsurları aldatma ve gerçekte olduğundan başka bir kimlikte, gerçekte olduğundan başka bir inanışta ve fikriyatta görünme hakkına ve kaldı ki başka milletlerin ve devletlerin menfaatini gözetip taktik surette Türklere ihanet etme hakkına asla sahip değildi. Bir Katolik Hristiyan Alman olarak bunu ifade etmekte hiç zorlanmıyorum ki Ermeniler ve Yahudiler, asırlarca kendilerine çok adil ve insani şekilde muamele eden Müslüman Türklere karşı bu yaptıklarında haklı değillerdi. 

O dönemde Türk ve Müslüman kimliğine bürünmüş gizli Ermeni ve Yahudiler, iktidarı ele geçirdikten sonra Türkleri nasıl yönlendirecekleri, yeniden dindar bir Osmanlının kurulmasının önüne nasıl geçebilecekleri konusunda da anlaşmazlık içinde oldular. 

Önce Türkleri Hristiyanlaştırmayı düşündüler. Kendi aralarında uzun uzun tartıştılar. Bunun uygulama esnasında başarısız olacağını öngörüp kısa sürede vazgeçtiler. Bu tartışmalar, pek çok saygın ismin hatıralarında yazılmış ve tarihe not düşülmüştür.

Ardından Türkleri evrimci yapmak istediler. İşte Kamal paşa "Hepimiz maymunlarız, hepimiz süfreler gibi sudan çıktık" şeklindeki sözünü o zaman söyledi. Lakin Türklerin evrimci zihniyete sahip bir topluluk yapılamayacağı da öngörülüp bunda da ısrar edilmedi.

Bir ara Türklerin tamamen dinsiz ve bütün dinleri inkâr eden bir topluma dönüştürülmesi üzerinde duruldu. Bu plan gereği “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin yerin dibini boylamasını istiyorum” şeklindeki sözlerini sarf etti Kamal Paşa…

Yine benzeri şekilde “Hocaları, din ve namus telakkisini toptan kaldırmalıyız. CHP’yi ve memleketi din ve namus telakkisinden arındırılmış kişiler ile kısa sürede zengin edip güçlendirmeliyiz. Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar” şeklindeki çok tartışılmış sözleri sarf ederek toplum üzerindeki etkisini ölçtüler.

Takdir edersiniz ki 1915 yılının sonuna kadar ismi bile duyulmamış, siyasi, fikri ve askeri sahada hiçbir başarısı olmamış, yine kendisi gibi gizli Yahudi ve Ermenilerin kontrolündeki İstanbul basını tarafından 1915 yılından itibaren sürekli gerçek dışı haberler ile parlatılmış Kamal paşayı, basın gücüne aldanarak gerçek bir kurtarıcı zan eden Türk halkı bu sözleri duyunca adeta travma geçirdi. Hal böyle olunca, başka bir yöntem bulunmalı idi. Halkın bu şaşkınlığı ve tepkisi çok iyi ölçüldü. Israr edilmedi.

Bundan sonra ise akla laiklik geldi. Laiklik söylemleri Türklere yabancı idi ama bu bahane ile Türklerin İslam’dan ve bin yıllık kültüründen uzaklaştırılabileceği hususunda bu gizli teşkilatlanma arasında fikir birliği oluştuğunu söyleyebilirim.

İktidarı ele geçirmiş bu gizli Yahudi ve gizi Ermeni azınlık, İngiliz desteğini de arkasına alarak, laiklik söylemleri ile dine karşı öyle bir mücadeleye girişti ki, Avrupa toplumları bunları duysa inanamaz. Tabii burada din derken kastım İslam dini. Yoksa Hristiyan ve Yahudilerin haklarına hiç kimse karışmadı. Düşünebiliyor musunuz bin yıldır Müslüman olan Türkleri idare edenler Müslümanların kutsal kabul ettikleri Cuma gününü iş günü yapıp, Hristiyanların ve Yahudilerin kutsal günleri olan Cumartesiyi ve Pazarı tatil yaptılar.

Kılık kıyafetten, alfabeye, fikriyata ve vicdanlardaki inançlara kadar her şeye devlet gücü ile müdahale edildi. Bir Diyanet İşleri kurumu tesis edilip din, tamamen devletin daha doğru ifade ile Kamalist rejimin kontrolü altına alındı. Bunu Türkler de Avrupa toplumları da bilmez ama iş öyle bir raddeye geldi ki ünlü İslam ve Türk büyüklerinin mevcut bulunan kabirleri ve türbeleri, bu dönüşümün uzun sürmesine sebep olacak ve milli-manevi değerleri diri tutacak diye tahrip edildi. Yaklaşık 64 bin ünlü kişinin mezarları açılıp kemikleri devlet tarafından çalındı. Bu gün içlerinde Mimar Sinan gibi dünyaya mal olmuş yüce bir şahsiyetin bile bulunduğu 64 bin kıymetli insanın kemiklerinin akıbeti bilinmiyor. Her hususta olduğu gibi bu hususta da taktik bir hareket tarzı sergilendi. Elbette ki dünya tarihinde eşi görülmemiş böylesine bir kafatasçılığa, ırk ve din düşmanlığına, böylesine bir hukuksuzluğa “Kimin Türk olduğunu, kimin Türk olmadığını belirlemek’ gibi komik bir mazeret buldular.

Kafa taslarını mezura ile ölçüp sözde Türk olup olmadıklarına karar veriyorlardı. Üstelik ölçtükten sonra da yerine koymuyorlardı. İslam düşmanlığı, geçmişte yaşamış Müslümanlara kadar uzanıyor ve bu Müslümanlar kabirlerinde bile işkenceye tabi tutuluyorlardı. Bu işle Kamal paşanın manevi kızlarından biri hususi olarak ilgileniyordu. İngilizlerin meşhur ve muteber tarihçisi Arnold Toynbe’nin de sık sık dile getirdiği gibi, korkunç bir inanç, kültür ve can kıyımı yapıldı. Sadece İstiklal mahkemeleri üzerinden yapılan zulmü anlatmak aylarca sürebilir. Avrupa toplumları bu İstiklal mahkemelerini de pek bilmez. Bu mahkemelerin sadece adı mahkeme idi. Önce asıp sonra usulden yargıladıkları çok olmuştur. Tabii ki bu mahkemelerin reisleri de çoğunlukla Sabetaycı ve gizli Ermeniler ile masonlardı. Türklerin en taktik hatası, Çanakkale savaşında, elde kalan son beyin takımını yani okumuş ve okumakta olan insanlarını cepheye sürmeleri idi. Oysa ben bu hususu da derinlemesine araştırdım ki Türklerin ekseriyetle tabi olduğu Hanefi mezhebinde seferberlik halinde kadınlar cepheye ilim sahibi insanlardan daha önce gönderilir, seferberlik halinde bile ilim sahipleri cepheye gönderilmezdi. Çünkü beyin takımı yok edilmiş bir millet, artık millet değil yığın olurdu. Hangi dinden ve siyasi görüşten olursa olsun dürüst ve medeni hiçbir insan, bu derece korkunç gerçekleri gizlemek hakkını kendinde göremez. Ben bu nedenle eserlerimde sık sık Türklerin yakın tarihe temas ettim ve etmeye de devam edeceğim.

İşte bu gün hala devam eden tuhaf kabullenişleri ve yasaklamaları anlamak isteyen herkes, Türklere son bir buçuk asırda uygulanan devlet politikalarına, eğitim müfredatlarına ve Türklerin bu süreç boyunca hep gizli Yahudiler ve Ermeniler tarafından idare edilmiş olduğu gerçeğine yönelmeliler ve bu açıdan bakmalılar.

Biliyor musunuz, Türklere devlet zoru ile 'milli şef' olarak kabul ettirilen gizli Ermeni İsmet İnönü, Türk milli eğitim sistemini 1947 yılında resmen imzaladığı Fullbright anlaşması ile ABD'ye teslim etti. O tarihten sonra Türk milli eğitim müfredatını Türkiye'deki Amerikan büyük elçisinin başkanlığındaki bir heyet belirledi. Bu durum hala da böyle... Yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin idaresi de gizli Yahudilere devir edildi. Halen TSK'da bir gizli İsrail odası var. Ya da izleyicilerimize yine çok sarsıcı gelecektir ama yeni T.C.'nin bir merkez bankası bile yoktur. Merkez bankası gibi gösterilen kurum da bir anonim şirkettir ve yüzde 40'ı Ankaralı bir Yahudiye, yüzde 15'i İngiliz Yahudilerine aittir. Yani Türkler son iki asırdır hiçbir zaman gerçekten bağımsız olmadılar. Onlara göstermelik bir bağımsızlık verildi. Bir bakın yakın tarihleri onlara nasıl yalanlarla öğretilmiş... Yunanı denize döktük derler dururlar ama Yunanın denize döküldüğüne dair dünya üzerinde tek bir kanıt, vesika, şahit yoktur. Hepsi yalandır. Yunan bile İngiliz+Sabetayist ittifakının planları gereği geri çekilmiştir.

Ben ödüllü bir tarihçi olarak laiklik söylemleri altında Müslüman Türklerin nasıl dinsizleştirildiğini ve devlet kademeleri ile devletin uygulamalarından İslami esasların nasıl bir anda kaldırıldığını, o gün bu gün Türklerin dinini yaşamaktan nasıl korkup geri çekildiğini, en temel haklarını bile savunamaz bir hale getirildiğini size binlerce kanıt ile anlatabilecek kişiyim. Ama bu, bir televizyon kanalındaki bir haber programında, çok kısa süreli bir canlı yayında anlatılabilecek bir şey değil.

Son yıllarda Türklerin arasından değerli kalemlerin bu gerçekleri yazıp anlatmak cesaretini sergilediğini de görüyorum. Türkiye’de özellikle soysal medya ve bloglar üzerinden yayınlanan gerçekten çok kaliteli, büyük emek ürünü ve tarihi kanıtlara, vesikalara dayanan içerikler var. Gerçek Türkiye’yi ve gerçek Türkiye’nin neden bu halde olduğunu öğrenmek isteyen Almanlar, bu yayınları incelemeliler.

Bana bu söz hakkını verdiğiniz ve Alman toplumunu doğru bilgilendirmeme aracılık ettiğiniz için sizlere de çok teşekkür ediyorum.”

* Çeviri: Birgül Yayman Erdener

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen, Personen, die stehen und Text










Cumhuriyeti bizim devletimiz diye kurduk.

Birde baktıki darağacında sallandırılan biz,

İnancı yasaklanan biz,

İbadet hanesi ahır yapılan yine bizdik.

Ne iş ti bu.

Uğruna şehit olduğumuz ülke bizi esir almıştı?

Ya ülke bizim değildi, yada biz ülkeye ait değildik.

Erbakan rahmetli_













Rahmetli Üstad Kadir Mısıroğlu öyle bir kitle yetiştirdi ki, arkasından yüzbinlerce Kadirler doğdu ve ant içtiler Kemalizm yıkılanaca kadar bu davayı sürecekler.


#5816SayılıKanunKaldırılsın













*Laikler boşuna takibe gelmesin,

Uzaktan izlesin !

Diyecek sözleri varsa

Belgeleriye yazabilirler !


Bu hesap Anti Laiktir

Laikleri, Fetöcüleri, PKK'lıları, 

İP & İP çileri Seadetçileri

Takipçi statüsünde görmüyorum


Ben Mevlana değilim

Bu kategoriden geleni tekmelerim !**













KUR'AN'I TARİHE GÖMMEK İSTEYEN 

BAKAN'IN İBRETLİK ÖLÜMÜ!!!


Rahmetli babam o zamanlar Konya’nın tek gazetesi olan “Babalık” gazetesinin başyazarı idi. Ondan işittiğim şu olayı aynen naklediyorum:


“Devrin ilk Maarif Vekillerinden (Milli Eğitim Bakanı) Necati Konya’ya gelmiş ve Latin harflerinin üstünlüğünü(!) anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilanlarda: “Eski Harflerle Birlikte Kur’an’ı da Tarihe Gömdük” yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10′da verileceği belirtiliyordu. Akşam, mükellef bir ziyafet verildi. Yemekten sonra bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi.


Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok, bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur’an’a dil uzatmıştı.


Gece yarısı, imkansız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati’nin yatağı yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı. Ertesi gün saat 10′da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte öldü!..


Kur’an’ı tarihe gömmek isteyenler, tarihin en kokuşmuş sahifelerine gömüldüler.


Kaynak: Onk. Dr. Haluk NurbakiKAYNAK: Zafer Dergisi, sayı 213, 1994. (NOT: Resmi kayıtlara göre Ankara’da ölmüş.)

Osmanlı Padişahlarının Sözleri

alıntı / Safra şifa sohbetler..












RUSYA YIKILMADI

KOMİNİZM YIKILDI

RUSYA DAHA ÇOK GÜÇLENDİ..

TÜRKİYE'DE YIKILMAYACAK.KEMALİZM YIKILACAK.TÜRKİYE DAHA ÇOK GÜÇLENECEK!













Munis Tekinalp, Türkçü Bir Yahudi’nin Gerçek Yüzü


Munis Tekinalp takma adlı Moiz Kohen… Sürekli türklüğü öne çıkaran, kemalizme vurgu yapan, Islam’ın emri olan Şeriat’a “kahrolsun” diyen, Halifeliğin ve Padişahlığın kaldırılmasını savunan ve sonunda Fransa’da Yahudi mezarlığına gömülen bir yahudi…


Tarih meraklıları, araştırmaları sırasında, bazan adı duyulmamış birilerinin, beklenmedik yer ve zamanlarda, görünüp görünüp kaybolduklarını fark ederler… Sonra kısa yahut uzun bir sessizlik ve umulmadık bir yerde yeni bir çıkış… Daima tanınmış isimlerin yanında ve önmeli olayların içinde, ortaya çıkıp çıkıp kaybolan veya bazan da devamlı bulunsalar da, arka planda sessiz ve silik duran bu şahıslar, acaba kimdirler, ne yaparlar, ne isterler?…


Işte bunlardan biri Moiz Kohen’dir…


Tekinalp ve Munis Tekinalp imzalarıyla “Türkçülük” yapan, önce Ziya Gökalp’a ve Ittihatçılara tesir eden; sonra “Kemalizm”in Avrupa’da tanıtılmasıyla vazifeli kılınan; bu maskeler altında bütün Anadolu’yu bir “Siyon yurdu” yapmayı hedef alan, Yahudi asıllı Moiz Kohen, bir Türk adı takınarak Selanik ve Istanbul’da neler yapmış, neler yazmıştı? Türkçülük ve Kemalizm davası güderken, Islamiyet’e ve müslümanlara nasıl saldırmış, milli ruhu zehirleyen telkinlerini nasıl rahatça yayınlamıştı?


Bu suallerin cevabını bulabilmek için Munis Tekinalp takma adlı, yahudi Moiz Kohen’in faaliyetlerini ve kitaplarını incelemeye çalışacağız.


*


Munis Tekinalp takma adlı Moiz Kohen kimdir?


*


Moiz Kohen (1883-1961), Selanik’te yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi… Babası bir Haham idi, kendisi de Haham eğitimi aldı… Masonluğa girdi. Kemalizm’i tanıtan çeşitli kitaplar ve yazılar yazdı. Halkevleri’nde konuşmalar yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bağlı bir yandaşı oldu. M. Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu üyeliğine seçildi. 1928’de, kendi gibi “yahudi” olan Nissim Masliyah ve Dr. Samuel Abrevaya ile birlikte “Milli Hars Birliği”ni (Ulusal Kültür Birliği) kurdu. 1934’de ise yine kendi gibi “yahudi” olan Hanri Soriano ve Marcel Franco ile birlikte “Türk Kültür Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer aldı. (Yahudiler, “Türk Kültür Cemiyeti” kuruyorlar.) Tekinalp, 1961’de Fransa’nın Nice şehrinde öldü ve oradaki “Yahudi mezarlığına” gömüldü.


Moiz Kohen ilk yazılarını 1904’te, Selanik’te çıkmakta olan “Çocuk Bahçesi” mecmuasına yazmıştı. Bu mecmua, Mehmed Emin’in (Yurdakul) hece ile yazdığı “Türkçe Şiirler”i ve meşhur Ittihatçı ihtilalci hatip Ömer Naci’nin yazılarını neşreden bir dergi idi.


Tekinalp Meşruiyetten sonra, Yunus Nadi’nin çıkardığı, Rumeli gazetesi ile Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin fikirlerini yayan Ittihat ve Terakki gazetelerinde yazılarına devam etti. Bunlar Selanik’te çıkıyordu.


1912’de Istanbul’a geldi. Selanik’te başladığı Türkçülük faaliyetlerine, artırarak burada devam etti. Yazılarında kendi adını kullanmıyor, “Tekinalp” imzasını atıyordu. Ziya Gökalp ve Türkçülerle beraber bulunuyordu.


Moiz Kohen, asıl adını ancak bir kitabında ve birkaç yazısında kullanmıştı. Sayısı hayli kabarık olan eserlerinin çoğunda, “Tekin Alp” ve bazılarında da “Munis Tekinalp” takma adını kullandığı için, Türk okuyucuları kendisini Türk ve müslüman zannetmişler ve bu Yahudi Musevi yazar tarafından aldatılmışlardır.


Tekinalp, 1944’te çıkan “Türk Ruhu” adlı 287 sayfalık eserinde, daima Ziya Gökalp’tan bahsetmekte ve ona: “Türkçülüğün hakiki peygamberi”, “Türkçülüğün mübeşşiri” gibi sıfatlar vermekte, “Üstad” diye anmaktadır.


Ziya Gökalp’ın, “Türkiye gibi büyük bir imparatorluğun gizli akıl hocası” oluşunun sebebini “Türkçülük hareketini yaratmış” olmasında bulmaktadır.


Aynı kitabın 217. sayfasında aralarındaki münasebete dair şöyle yazıyor:


“Türkçülüğün büyük üstadı ile 1910 senesinden beri ta vefatına kadar yaptığım şahsi sıkı temaslardan…”


Yani bir nevi Türkçü Ziya Gökalp’ı “ben etkiledim” demek istemektedir diyebiliriz.


Yakın Tarihte Yahudi Parmağı


Ittihat ve Terakki Cemiyeti ve Fırkasının mensupları arasında her çeşit fikre mensup kimseler vardı. Fakat ekseriyet “Batıcılar”da idi. Bunlar, siyaset icabı Osmanlıcı, Türkçü hatta Islam Birliği taraftarı bile gözüküyorlardı. Bu yüzden, kanaatımızca, bu şahısların mensup oldukları fikir cereyanı tesbit olunurken umuma söylediklerine ve göründükleri şekle bakmayıp, gelecekteki hayatlarını takip etmek ve niyetlerine nüfuz etmeye çalışmak lazımdır. Çünkü öyle kimseler görülüyor ki, aynı fikirde oldukları halde, sırf şahsi veya siyasi hırs ve sebepler yüzünden, kendi gibi düşünenlere muhalefet hatta düşmanlık etmişlerdir.


Yakın tarihimizde Yahudi asıllı şahısların mühim roller oynadıkları biliniyor. Nitekim incelemekte olduğumuz Tekinalp da bunlardan birisidir.


Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabında bu hususa şöyle temas ediyor:


“Türk ulusçuluğu fikrini Batı’da ileri sürenler arasında tanınan Lumley Davids, Leon Cahun, Arminius Vambery gibi Musevi asıllı kişiler olduğu halde, Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ni desteklemede de Emmanuel Carasso (Karasso) daha sonra Moses (Moiz) Cohen, Abraham Galanti gibi yerli Museviler olduğu halde, Ittihatçıların iktidara geçişinden umutlanan Siyonistlerin Filistin’in Musevi yurdu olarak tanıtılması isteklerine Ittihatçılar (…) olumsuz bir tepki göstermişlerdir.”


Niyazi Berkes’in bu satırlara koyduğu not ise şöyledir:


“Genel olarak “Jön” Türklerin, özel olarak Ittihat ve Terakki önderlerinin Bektaşilik, Masonluk, Musevilik ve Siyonistlikle ilişkileri üzerine yazılan yazıların hemen hepsi kasıtlı olarak din, siyaset ya da ırk görüşleri ile yazıldığından bu ilişkilerin niteliğinin objektif olarak belirtilmesi dikenli bir sorun olmuştur. Garip olan, bu yönde en aşırı iddialarda bulunan Türkçü, Irkçı ve turancı denen yazarların asıl Türkçülük ve Turancılık akım ve fikirlerinde 19. ve 20 Yüzyıllarda Avrupalı ve yerli Musevilerin oynadığı büyük rolü bilmemeleri ya da bilmezlikten gelmeleridir.”


Moiz Kohen’nin Kitapları

oiz Kohen’in “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?” adlı kitabı… Kitap “M. Kohen” imzası ile çıkmıştır. -Büyük Türklük- En Meşhur Türkçülerin Mütalaatı. Istanbul 1330 (1914), Türk Yurdu Kitaphanesi…

apağının ortasında ve çerçeve içinde, “Halide Edip” imzalı şu cümle vardır:


“En çok istediğim şey bütün dünya Türklerini siyasi ve zihni büyük ve “müstakil” görmektir. 2 Mart 1329.”


Bu kitap, birinci Dünya Harbi içinde çıkmıştır. Eserde, Osmanlı gençlerine “Türkçülük” ve “Türklerin birliği” ideallerine bağlanmaları telkin ediliyor. Bu uğurda “ifna-yı vücud” etmeye (ölmeye) hazır olmaları gerektiği söyleniyor.


Yazar M. Kohen, Balkan Harbi’ndeki mağlubiyetimizin sebebini, “milli şuur” yokluğuna bağlamaktadır. Eserde, bize harbi kaybettiren, Ittihatçı gururundan, parti kavgaları ve ırk ayrılığı münakaşalarından hiç bahsedilmediği gibi, “din”in adı bile geçmemektedir.


Kitabın mukaddimesi (Önsözü) şöyle bitiyor:


“Bu neşriyatla (yayınla) Türklüğe ve “müstakil” Türk medeniyetine naçizane bir hizmette bulunmağa muvaffak olursam kendimi bahtiyar addedeceğim.”


M. Kohen’in “müstakil medeniyet” sözüyle Islam dini ve kültürü ile ve diğer Müslüman milletlerle alakasını kesmiş bir Türkiye kasdettiği anlaşılıyor. Böyle bir Türkiye’nin ise Filistin’den elini çekeceği ve Arap halkını yerinden sürüp çıkararak kurulacak olan bir “Israil Devleti” karşısında hissiz ve hareketsiz kalacağı muhakkaktır. Nitekim öylesine kurulan yeni devletimiz, böylesine davranarak, Yahudileri hayal kırıklığına uğratmamıştır.

Ikinci Kitap:

“Türkleştirme” adlı kitap…


Istanbul 1928, Resimli Ay matbaası.


Kitap “Tekin Alp” imzası ile çıkmıştır, eski harflerimizledir. Gayri Türk unsurların “Türkleştirilmesi”ni inceler.


Tekin Alp, yani yahudi Moiz Kohen kitabın 6. sayfasında şunları yazıyor:


“Muhterem efendim. Yeni Hayat, Yeni Lisan, Türk Ocağı, Türk Bilgi Derneği, Milli Iktisad ve Türkçülüğe dair olan diğer cereyan ve müesseselerin en eski hadimlerinden (hizmetkarlarından) olmakla mübahi olduğumdan, son zamanlarda “Türkçeyi umumileştirme” cereyanının kesb-i kuvvet etmesini, müesseseniz tarafından bu cereyana alaka gösterilmesini kemal-i memnuniyetle karşılar ve bu hususta öteden beri neşr ü tamime çalıştığım bazı mülahazatı nazar-ı dikkatinize arz etmeyi bir vecibe-i zimmet addederim.”


7. sayfada çerçeve içinde “Ismet Paşa” imzalı bir cümle: “Vazifemiz bu vatan içinde bulunanları behemahal Türk yapmaktır.”


Bundan sonraki 8-77. sayfalarda şu yazılar bulunmaktadır:


Türkleştirme vazifesi, Millileştirme usulü, Cinsi ve zümrevi hususiyetler, Türkleştirmenin gaye ve faidesi, Irk ve şecere zihniyeti, Millet harici bir şe’niyettir, Türk kimdir?, Ekalliyetler Meselesi ve mahud anasır siyaseti, Millet nedir?, Milliyet demek zihniyet demektir, Intibak nasıl olur?, Isimlerin Türkleştirilmesi, Müşterek vicdan, Normal vaziyetin tekarrürü, hükumetin müzahereti, Matbuatın vazifesi, Türklük cazibesi.


“Müşterek Vicdan” adlı yazıda, Musevilere hitaben şu on emri yazmakta ve izah etmektedir:


1 – Isimlerini Türkleştir, 2 – Türkçe konuş, 3 – Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku, 4 – Mekteplerini Türkleştir, 5 – Çocuklarını memleket mekteplerine gönder, 6 – Memleket işlerine karış, 7 – Türklerle düşüp kalk, 8 – Cemaat ruhunu kökünden sök, 9 – Milli iktisat sahasında vazife-i mahsusanı yap, 10 – Hakkını bil. (sayfa 65-68.)


Tekinalp, bu “Türkleştirme” yolunda, “Milli Hars Birliği” adında bir de dernek kurmuştur.


Dikkat olunsun ki, bu emirlere uyan -ki dinlerine ve cemaat ruhuna zarar verecek maddeler dışında kalanlara uymuşlardır- Yahudiler, artık Türklerden ayırt edilemeyecektir. Geriye, Türklerin milliyet duygusu ve dindarlığı kalıyor ki, o da “laiklik” ve “hümanistlik” ile halledilecektir.


Bu kitabın esas fikri, milliyetin sadece bir “kültür”den ibaret olduğudur. Kültür ise Avrupa kültürüdür ve din zaten bırakılmıştır.


Bu dinsiz “kültüre” uyan bir Türk’ün, toplumdaki yaşayışı bakımından, esasen Yahudi’den farkı kalıp kalmayacağı da doğrusu düşünülmeye değer bir husustur.


“Türklüğün Cazibesi” Yazısından


Tekinalp, baklayı ağzından en son yazıda çıkarıyor. Herhalde kitap, zaten şu sözler için kaleme alınmış olmalıdır. Yazının tamamı aynen:


“Hatime-i kelam olmak üzere şunu da ilaveye lüzum vardır ki, intibakın (adaptasyon) temamiyet ve kemalini temin edecek en mühim amil de Yeni Türkiye’de “Garplılaşma” (batılılaşma) cereyanının ruh ve şiar-ı milliye muvafık bir surette hadd-ı kemale ermesinden ibarettir. Garbın ilmi, fenni, bedii muakilevi ve tehzibi me’ali ve mezayasından mahrum olan bir Türklüğün kuvve-i cazibesi mahdud (sınırlı) olur. Bu kuvve-i cazibe yalnız gayri-Türkler için değil, bizzat Türk güzideleri için dahi elzemdir.


Garp medeniyetine intibak eden Türk güzidelerinin seviye-i irfaniyle Türk halkının seviye-i medeniyesi arasında fark çok büyük olursa, birbirinin lazım-ı gayri mufariki olan bu iki zümre arasında “kaynaşma” keyfiyeti gayri mümkin olur. Iki zümre birbirine yabancı kalır.


Hamd olsun büyük müncimiz Gazi (M. Kemal) hazretlerinin ilham ve işaretleriyle meydana atılan Garplılaşma (batılılaşma) cereyanı günden güne ilerlemektedir. Artık hiçbir kuvvet ileri hareketine mani olamaz.


Yüksek bir irfan, yüksek bir seviye-i medeniye ile müzeyyen, Garp me’ali ve mezayasıyla mücehhez bir Türklük, hadd-ı zatında mukaavemet-süz bir kuvve-i cazibe teşkil edecek, yakın veya uzak bir atide (gelecekte) bilcümle evlad-ı vatan bila-fark-ı ırk ve şecere, füyuzatından nasibedar olmaya şitab edeceklerdir.”


Bu yazıda Moiz Kohen Tekinalp’ın hayatı boyunca oynadığı meş’um rolün, son darbesi -dikkat olunursa- görülecektir. Ve dediği de olmuştur…


Üçüncü Kitap:

“Kemalizm” adlı kitap “Tekinalp” imzasıyla çıkmıştır… Istanbul 1936, Cumhuriyet Gazete ve Matbaası. Kitap, 13 Ekim 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde tavsiye de ediliyor…


***


Kitabın Bölümleri:


Kemalizm inkılabı, Kemalizm ruhu, Kemalizmden evvel ıslahat hareketleri, Muammanın anahtarı, Istiklal Harbi-ilk merhale, Kemalist ruhun bazı hususiyetleri, Yenileşen bir vatan ve yeni bir millet, Kadroların tanzimi, Halk Partisi, Kemalizm Yolu: Geriye doğru bir nazar, Kahrolsun şeriat hükumeti, Laik kanunlar, Harf inkılabı, Kadının serbestisi, Türk tarihinin yeniden kuruluşu, Sümer ve Hitit medeniyeti, Dilin Türkçeleştirilmesi, Soy adı inkılabı, Humanitarisme ve sulhperverlik, Kemalizm ve güzel sanatlar, Kemalist rejimin ileride yapacağı işler, Kemalizm doktrini ve ideolojisi: Şe’niyetlerin ışığı altında, Demokrasi, Devletçilik, Millicilik, Türk Milliciliği, Kemalizm inşiaı (rayonnement), Inkılapçılık, Kemalizmin atisi (geleceği).


Tekinalp, kitabında bir Avrupalı tarihçinin, kendisine “Pantürkizm hareketinin yaratıcısı” ve eserine “Pan Turanizm siyasetinin Kitab-ı Mukaddesi” (Mukaddes kitabı) payelerini verdiğini yazıyor:


“Bazı ecnebi muharrirler, Türk milli ruhunun uyanış hareketlerine dair muhtelif safhalar hakkında bundan evvel yazdığım bazı yazılara, başka manalar verdiler. Bunlar meyanında Rene Pinon, birçok defa, bana, Pantürkizm (Türk Birliği) hareketinin yaradıcısı olmak (Rene Pinon, La Teconsruction de L’Europe Politique sayfa 263-264) ve Türkçülük hakkındaki eserimi “Pan Turanizm siyasetinin Kitab-ı Mukaddesi” diye tarif etmek, şerefini bahşetmiştir.” (sayfa 6)


Kitaptan Parçalar


Bu kısımda kitabın baş taraflarından dikkate değer birkaç parça aktarmakla yetineceğiz. Bundan sonra inceleyeceğimiz “Türk Ruhu” ile birlikte, Moiz Kohen, bu iki kitabı ile Cumhuriyet aydınlarına, Avrupa’nın ve Yahudi menfaatlerinin istediği yönü vermeye çalışmıştır.


Az sonra Moiz Kohen’in, Avrupa’da, “Kemalizm’in eserleri” hakkında konferanslar verdiğini öğreneceğiz. Acaba, kimin tarafından, ne sıfatla ne karşılığında ve hangi talimatla gönderilmişti, neler konuşmuştu?.. Bu gibi suallerin cevabı, yakın tarihimizdeki karanlıkların kalınlığını belki biraz azaltabilecektir.


“Kemalizm Inkılabı” Yazısından


“Kemalizm’in eserleri hakkında konferans verdiğim Avrupa hükumet merkezlerinden birinde (…) Türk Milleti’nin Şarklılıktan Garplılığa (…) geçtiğini söylemiştim.” (sayfa 13)


“Yenileşen Bir Vatan Ve Yeni Bir Millet” Yazısından


“Hilafet’in ilgası Kemalizm’e yeni bir merhale açmıştır. Şimdiye kadar yalnız tesviye ameliyelerine şahid olmuştuk. Filhakika, yapıcılık eserine, yenileşmiş bir vatan ve yeni bir millet yaratmak işine başlamadan evvel, Padişahlık ve Hilafet gibi korkunç manialarla dolu sahayı tesviye etmek lazımdır. Artık, Atatürk’ün kalbinde saklamağa mecbur olduğu milli sır kalmamıştı. Yeni binanın inşasına başlama emrini vermenin zamanı, yeni devleti, yeni vatanı ve yeni Türk’ü yaratmanın nihayet sırası gelmişti.” (sayfa 69)


“Halk Partisi” Yazısından


“Türkiye’de Büyük Önder’in partisine muhalif bir parti tasavvur edilemeyeceği gibi, yine Büyük Önder’in başkanlık ettiği bir partinin, bütün milleti temsil etmeyen bir parti olacağı da tasavvur edilemez.” (sayfa 80)


“Kahrolsun Şeriat Hükumeti” Yazısından


“Lozan muahedesinden sonra, Istiklal mücadelesi (…) dahili (iç) düşmana tevcih edildiği zaman, kafası ezilecek olan bu düşmanın adı teokrasi idi. (…) Ve hep aynı muzır zihniyet yüzünden bütün Türk Milleti göze görünmez kafeslerin arkasında Garp kültüründen uzak, menbaı Arapistan çöllerinde bulunan ruhani ve şer’i kanunların tesiri altında yaşamaya mecbur bulunuyordu.


Kamal Atatürk (Moiz Kohen K”e”mal demiyor, K”a”mal diyor), hasmın kuvvetini hiçbir zaman azımsamamıştır. Ona cepheden hücum etmenin cüretkarlık olacağını bilmiyor değildi.” (sayfa 94, 95)


“Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zaittir. Sarık bir remiz, bir tılsım değil, bir düşmandı, şeriatin ta kendisiydi.” (sayfa 104)


Dördüncü Kitap:


Türk Ruhu” adlı kitap… Istanbul 1944, Ahmed Said Matbaası, Remzi Kitabevi. Kitap “Tekin Alp” imzası ile çıkmıştır…


***


Kitabın Bölümleri


Türk ruhu ve milli kahramanlar, Türk deyince ne anlıyoruz, Milli ruh deyince ne anlıyoruz, Irkların müsavatsızlığı, Türk ruhunun yapısı nedir, Iradeli meyil ve hareketler, şuursuz görenekler, insiyaklar, Irk-muhit-zaman, Irsiyet ve ataya çekme (Atavizme), Atalar hayatı, Türe yasa, Yasanın yükselişi ve alçalışı, Göcebelik ve dinamizm, Civanmertlik hasletleri, mete ve Atilla, Sentetik ruh, Türkçülük ve Islamcılık, Osmanlı Imparatorluğunun uzun sürmesi, Islam medeniyeti, Ilk darbeler, Bizans tesiri, Şark tevekkülü, Türk birliği, Tanzimat Islahatı, Namık Kemal (Islamiyet devrinin şahıslanışı), Meşrutiyet-Ziya Gökalp, Diriliş-Armazol ve Ahriman-Yeni Türkiye ve Atalar ruhu, Atatürk ve Inönü, Netice: Inhitat ve satvet.


Kitaba Dair


Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı eserinde Türk Ruhu’nda ileri sürülen fikirleri şöyle hülasa ediyor:


Tekin Alp son kitaplarını, yani Kemalizm ile Türk Ruhu’nu Atatürk devrine tahsis etmiştir.


Bu son kitapta Türk ruhunu dört devreye ayırıyor:


“1) Atalar devri: Onca bu, Türkler ve Moğolların Orta Asya’daki ortak tarihinin yetiştirdiği kahramanlar devridir. 2) Islamlık devri: Bu da Gökalp’ın ümmet devri dediğine karşılık olup burada Türk ruhu, Islam ruhu tarafından yutulmuştur. Tekin Alp bunun son temsilcisi olarak Namık Kemal’i görüyor. 3) Meşrutiyette uyanan milli şuur, Islamcılık ve Osmanlılık içinde belirmeye başlamıştır. Temsilcisi Gökalp’tır. 4) Cumhuriyette doğan asıl milli ruhtur ki ifadesini Atatürk ve Inönü’de bulmuştur.”


Kitabın Önemi


“Türk Ruhu” Moiz Kohen’in “Kemalizm” ile birlikte en mühim eseridir. Orta Asya Türklerinden ve Moğollardan başlayarak bütün Türk tarihi, siyasi, dini ve kültürel bakımlardan incelenmektedir. Tekinalp’ın tarihe bakışı, onu tefsir edişi ve çıkardığı netice şüphesiz, çoğu defa yanlıştır. Fakat bakan gözün yabancılığına ve bakış açısının çarpıklığına göre bu netice de tabiidir.


Ancak bu tabii yanlışın dışında, Tekinalp’in ele aldığı mevzuu etraflıca bildiği ve gayet kurnazca işlediği görülmektedir.


Yahudi asıllı, bu Türkiye vatandaşı gayet akıllıca taarruz ediyor. Türk aydınların hiç müsamahasız saldırdıkları bazı meselelerde önce gayet mutedil bir dil kullanıyor. Arkasından “alimane” bir eda ile en mukaddes mefhumları tahribe girişiyor.


Fakat tarihi Türk kahramanlarının en meşhur vasıflarını M. Kemal ve Ismet Inönü’de toplamaya çalışırken, zamanın Cumhurreisi Inönü’ye hulus çakarken, bir de 1944 Türkiye’sinde ve daha önce cari olan diktatörlüğü, tabii ve “üstün idare” olarak göstermeye çabalarken, bu sahte tavrını da kaybediyor.


Hele Türkiye’deki laiklik tatbikatının masumiyetini ve dindarların tamamen serbest bulunduğunu iddia edebilmek için, mecburen yalana baş vuruyor.


1930-1950’lerdeki Türk idarecileri ve aydınlarına hakim olan çeşitli fikirleri tesbit için olduğu kadar, bazı çevrelerin onlara hangi fikirleri ve niçin telkine çalıştıklarını tesbit etmek için de kitap mühim deliller vermektedir.


Kitaptan Seçilmiş Parçalar


“Türk Birliği” Yazısından


“Buna mukabil, halk ve avam, Islamiyet cereyanına kendisini tamamen kaptırmış değildi. Halk, her şeye rağmen, kendi dilini, kendi kültürünü ve atalar mirası ruhunun meşbu bulunduğu manevi telakkileri Islamiyet devrinde dahi muhafaza etmiştir.


Eski Türklerin Tanrısı halkın ruhunda hala yaşıyordu; (…) camilerde, Allah’a ibadet ediyorlardı, fakat için için Tanrı’ya tapıyorlardı.” (sayfa 155)


“Tanzimat Islahatı” Yazısından


“Tanzimat hatt-ı hümayunu ile başlayan serbestlik hareketi, takriben üç çeyrek asır sürmüş ve Türkçülük hareketinin inkişafiyle olgunluk çağına girmiştir. Kemalist Türkiye’nin eseri olan milli hakimiyet, milletin kahramanları olan Atatürk’le Inönü tarafından şahıslandırılmış o olgunluğun semeresidir.” (sayfa 171)


“Meşrutiyet” Yazısından


“Millet, 1908 Jön türk ihtilalini tarife sığmaz bir heyecanla karşıladı. Bu ihtilal ondan on sene sonra vukua gelen kemalist ihtilali gibi, milli bir kahramanın değil, Ittihad Terakki adlı komitenin eseriydi.


Bu ihtilalin tarihine dair çok şey yazılmış, fakat ideolojisi kafi derecede tahlil edilmemiştir. Sebebi de, ihtilali yapanların, başlangıçta, memleketin içtimai ve iktisadi bünyesine uygun ve milletin ruhuna ve an’anesine yaraşır, muayyen bir program tesbit etmemiş olmalarıdır.” (sayfa 195, 196)


“Atatürk ve Inönü gibi devlet adamları, muhite ve zamana uymak, mevcut asırlık içtimai amilleri hesaba katmak ihtiyacında değillerdir. Onların harp zaferleri, muharebe sahnelerinde yarattıkları mucizeler, sahiplerine öyle bir otorite halesi kazandırmıştır ki, uzun tarih asırlarının Türk milletine bıraktığı irtica unsurlarını, iktidar mevkiine giden yol üzerinden uzaklaştırmak selahiyetini kendilerinde bulabilmişlerdir. Meşrutiyet devrindeki durumun hususiyetini daha iyi anlatabilmek için, diyebiliriz ki, bizzat Ziya Gökalp, kendisi gerçi milletin timsaliydi, fakat kuvvet ve iktidarı temsil eden bir kahraman değildi. Ne istediğini, milletin selameti için ne yapmak icabettiğini biliyordu. Fakat devletin başında kendisi bulunmuyordu. O daima siyaset kulislerinde gizli duran bir süflör rolüyle, daima bilvasıta hareket etmek hususunda maharet mucizeleri göstermeye muvaffak olmuştur… Idealini, inkılab yoluyla tahakkuk ettirmek için icap eden kuvvete ve kudrete sahip değildi.” (sayfa 207)


Yahudi Moiz Kohen, diğer Türkçü Ziya Gökalp’ten şöyle bahsediyor:


“Türkçülüğün büyük üstadı ile 1910 senesinden beri ta vefatına kadar yaptığım şahsi sıkı temaslardan peyda ettiğim kanaate dayanarak şurasını belirtmeyi vazife sayarım: Ziya Gökalp ilmi kanaatini hiçbir zaman değiştirmemiştir. Turan mefkuresini bidayetten sonuna kadar bir gaye değil, bir “vasıta” olarak ileri sürmüştür.” (sayfa 217, 218)


“Yeni Türkiye Ve Atalar Ruhu” Yazısından


“Türkler hiçbir zaman ve hiçbir vaziyette amme hayatında dine yer vermemişlerdir. Berkhausen’in haklı olarak belirttiği gibi, Türkler, yaratılışta, dine fazla muhtaç değillerdi ve dini akidelere büsbütün kaıytsız idiler.” (sayfa 255)


Yani bu yahudi, Türk takma adıyla yazdığı kitapta demek istiyor ki, tarihte Türkler zaten hiçbir zaman dine yer vermemişlerdir, o halde şimdi de dine (Islam’a) gerek yok, atın gitsin…


“Atatürk ve Inönü” Yazısından


“(Biri Izmir’de, öteki Selanik’te doğmuştur.) Fakat ne ehemmiyeti var? Damarlarında dolaşan aynı kan değil mi? En derin duyguları aynı atalar ruhundan ilham almaktadır. (…) Onların ruhuna aynı Bozkurt ilham verdi.” (sayfa 258)


“Biz, cihan tarihinde görüşleri, fikirleri ve seciyeleri, bu derece birbirinin tıpkısı olan iki devlet adamı daha bulmanın imkansız olduğunu belirtmeyi lüzumsuz görüyoruz.” (sayfa 259)


“Atalar ruhu, Atatürk-Inönü çiftinin ölmez eserinde, bütün ihtişamiyle parıldar. Bu eser, baştan başa esasını Altay yaylalarından alan aynı nefha ile, aynı ruhla meşbudur. Ve biz, buna “Bütüncülük” adını vereceğiz.” (sayfa 261)


“Kemalist inkılabın tam zaferi sayesinde, yeni nesil, Kemalist hava içinde büyüyen nesil, milleti asırlarca müddet, garb terakkisinden uzakta tutan her türlü irtica fikirlerinden tamamen uzaktır.” (sayfa 270)


***


Bir Siyonist Yahudi Yurtseveri


Son olarak, Türkiye’deki Islami hareketleri “hayati” bir dikkatle takip eden Israil geçici devletinin kendi irkdaşı bu “ilginç” adamı ihmal etmesi de elbette düşünülemezdi. Islam dünyası ve Türkiye üzerine saldığı araştırıcılarından birisi olan Prof. Jacob M. Landau, Yahudi vakıflarının yardımı ile, Moiz Tekinalp üzerinde bir araştırma yaptı.


1974’te yayınlamış olduğu “Modern Türkiye’de Aşırı Akımlar” adlı kitabıyla tanıdığımız Landau, bu sefer de Tekinalp’ı inceledi… Önce: “Bir Kemalist” diye hakkında konuşmalar yaptığı Moiz Kohen’e dair bu kitabını: “Tekinalp, Türk Yurtseveri” adıyla Ingilizce olarak çıkardı: Hollanda 1984.


Kitap yedi kişilik bir heyetin gayreti ile Türkçe’ye de tercüme edilerek yayınlandı: Tekinalp, Bir Türkseveri; Istanbul 1996, Iletişim Yayıncılık.


Yukarıdan beri eserinden nakiller yaptığımız M. Ertuğrul Düzdağ (Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler), bu konuda şunları yazmaktadır:


“Buradan anlaşıldı ki: Tekinalp, tam bir “Siyonist Yahudi Yurtseveri” imiş. Değil yalnız Filistin, bütün Yahudileri Osmanlı ülkesinde toplayıp, burasını tamamen Yahudi yurdu yapmak için çalışan bir idealist imiş. “Dinsiz ve milli hislere dayanmayan” bir “Türkçülük” ile, kendi gayesine uygun bir zemin meydana getirebilmek için ön hazırlıkları yapıyormuş.


Yazdığı kitaplarla, Türkiye ve dünya kamuoyuna “Kemalizm”i kendi kafasına göre tanıtıp, oldu bittiye getirerek; yeni Türkiye’nin kültürünü, önce manevi değerlerinden ve tarihinden koparmak, sonra da nasıl olsa hatalı ve bir gün unutulacak olan geçici fani şahısların üzerine yüklemek, asıl büyük hedefi imiş.


Çok da başarılı olmuş ki, bugün kendisini akıllı zanneden bilgiç Batıcılar, sabah akşam o adamın 50-60 yıl önce söylediklerini “matah” gibi tekrarlayıp duruyorlar.


Okumayı bilenler, Landau’nun bu kitabında, Tekinalp’ın gerçek yüzünü ayan beyan görecekleri gibi, daha başka birçok “çehre”yi de teşhis edebilirler. “Ey gözü görenler, dikkat!…”


Ne enteresandır ki, “Türkün” Amentüsü’nü “Sâfi” imzasıyla kaleme alan da Moiz Kohen’dir.


Işte yahudi Moiz Kohen’in Türkler için yazdığı “Türkün Yeni Amentüsü” :


“Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahit analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset dasitanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allahın en sevgili kulu olduğuna, kalbimin bütün hulûsiyle şehadet eylerim.”


Bir yahudi olan Moiz Kohen’in Türkleri Islam’dan uzaklaştırmak, dolayısıyla Türklerin o coğrafyadan -özellikle ortadoğudan- çekilmesi ve bunun tabii bir neticesi olarak yahudilerin sözkonusu coğrafyada dilediği katliamı icra edebilmesini sağlamak gayesiyle yeni bir “Amentü” kaleme alması anlaşılabilir, ancak bu paçavranın Müslüman bir Milletin lideri olduğu iddia edilen M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”nin Matbaası’nda basılması anlaşılabilir bir durum değildir. Bundan çıkan sonuç, M. Kemal’in bu şirk sayılabilecek “Türkün Yeni Amentüsü”nü onayladığıdır. Bir Müslüman böyle bir adama nasıl “ATAM” diyebilir?

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün kapağı…

eliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün ilk sayfası…


***


Birinci Dünya Harbi sırasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra ülkemizde bulunan bu gibi yahudilerin “Türkçülük” yapmalarına bazı kardeşlerimiz bir anlam veremiyor. Bir yahudi neden Türkçülük yapar diye sorup duruyorlar.


Aslında bu sualin cevabı çok, fakat iki tanesini hemen şuracıkta zikredelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkler, -yahudilerin gazıyla- Türkçülük yaparak Araplarla alakasını kesecek. Bu da Türkiye’nin o coğrafyadan -özellikle ortadoğudan- çekilmesi anlamına gelir. Bu durum Israil’in menfaatinedir. Zira yahudiler, ancak Türkiye’siz bir Ortadoğu’da diledikleri katliamları icra edebilirler. Bu bir.


Ikincisine gelecek olursak… Hani kraldan çok kralcılar olur ya. Işte ülkemizdeki yahudiler de Türkten çok Türkçüler’dir… Çünkü yahudi kimlikleriyle söylediklerini kimse kaale almaz, bu yüzden bizi yönlendirmek için bizden görünme ihtiyacı hissediyorlar. Onlar aslında Israil’in Türkiye’deki “sözcü”leridir.


Onların kim olduklarını öğrenmek istiyorsanız, Israil’in Filistin’de icra ettiği katliamlardan hemen sonra TV’lerde veya köşe yazılarında milliyetçi damara basarak “Bize ne Filistin’den, Araplar bizi arkadan vurmuştu, çeksinler cezalarını” diyenlere bakmalısınız.


Biz bugün türkçülüğü tarihe gömmek için uğraşırken, şimdi de kürtçülük çıktı. Esasen türkçülüğün türklere bir faydası olmadı ki, kürtçülüğün kürtlere faydası olsun. Olmaz da… Samimi ermeni ve musevi vatandaşlarımızı tenzih ederek söylüyorum, Türkçülük, bir bakıma Kripto-yahudilerin refahı için icad edildi ve Türkiye emperyalizmin sömürgesi haline getirildi. Bugün de kripto-ermenilerin refahı için kürtçülük icad edilmek isteniyor. Allah türkçülüğün de kürtçülüğün de belasını versin.


Yakın tarihimizi ve milli hayatiyetimizi ilgilendiren şahıs, vak’a ve eserler hakkında ilmi araştırmaların ve bu araştırmalardan ibret alarak davranacak ve geleceği inşa edecek, basiretli fikir ve idare adamlarımızın artık zuhur etmesini iştiyakla beklemekteyiz.


Yakın tarihimiz karanlıklar içinde bulunuyor. Geçmişimizi, hatası ve savabı ile birlikte, en açık ve çıplak bir hakikat halinde görüp göstermedikçe, geleceğimize doğru atılacak adımların isabetli olması imkansızdır.


“Ne zaman, hangi hatayı, neden işledik?” de bugünkü nahoş duruma düştük!… Bu sualin cevabı veya cevapları muhakkak ve hiçbir şey gizlenmeden verilmelidir.


Aslında, galiba bunu herkes istiyor. Yalnız, herkes bir şey daha istiyor ki, birincisini hükümsüz ve imkansız kılıyor. O da “Gerçek aranır, bulunur ve söylenirken, bana ve sevdiklerime zararı dokunmamalı!” isteğidir.


Kendi halindeki basit halkın veya orta seviyede okumuşların, böyle düşünmeleri tabidir. Onlar hayallerindeki “tarih kahramanları”nı kusursuz görmek istiyorlar. Bunun aksini öğrenirlerse, rahatları kaçacak, “kendi zihinlerini çaılıştırmak” gibi hiç alışık olmadıkları bir yorgunluğa düşeceklerdir.


Işin fenası -hak etmiş olsun veya olmasın- halkın bilgi ve düşüncelerine yön verme durumunda bulunanların -yazar, çizer, fikir adamı, araştırıcı, yüksek seviyede idareci ve benzerlerinin- aynı “avam hastalığına” tutulmuş olmalarıdır.


Bunlar, ya fikri yetersizlikleri yüzünden bilmeyerek veya kendi emelleri yolunda halkı sevk edebilmek için hainlikleri sebebiyle bilerek ve isteyerek, bu kötü yolu tutarlar.


Her iki halde de, kandırılan ve kışkırtılan millet, doğruyu arayan ve söyleyenlere -onlar gerçek dostları olmasına rağmen- kötü gözle bakar.

http://belgelerlegercektarih.com/…/munis-tekinalp-turkcu-b…/

 
















Evvela şunu ifade edelim ki, ‘Atatürk olmasaydı olmazdık’ sözü, Türk milletine yapılan, tarihte eşi benzeri görülmemiş büyük bir hakarettir. Bu milletin istiklalini bir adama maletmek kimsenin haddine değildir. Nitekim bu millet M. Kemal’in Samsun’a çıkmasından çok evvel işgal kuvvetlerine karşı mücadeleye başlamıştı.[1]

Peki Atatürk olmasaydı ne olurdu?

Atatürk olmasaydı işgalcileri 2 buçuk yılda değil, daha erken defedecektik. Sonra ise yaptığı gereksiz devrimler olmayacaktı.

Mesela Atatürk olmasaydı Alevilerin dergahları kapatılmayacak ve geleneklerine darbe vurulmayacaktı.[2]

Atatürk olmasaydı 27 yıllık tek parti rejimi yerine Osmanlı meclisinde geçmişte de olduğu gibi her görüşten insanı temsil eden partiler bulunacaktı. Ve bu sayede bugün entellektüel seviyemiz bu kadar düşük olmayacaktı.[3]

Atatürk olmasaydı devrimlerin yol açtığı derin yaralardan dolayı devlet-millet çatışması yaşanmayacak ve enerjimizi yaklaşık bir asırdır birbirimizle uğraşarak heba etmeyecektik.

Atatürk olmasaydı eski yazı ve dilimizi muhafaza edecek ve geçmişinden kopuk, tarihinden bihaber şuursuz aşağılık kompleksli nesiller yerine, eğitim ve kültür seviyesi ve özgüveni yüksek, ne istediğini bilen şahsiyetli nesiller yetişecekti.

Atatürk olmasaydı din dersleri yasaklanmayacak ve böylece dini ilimlerden mahrum kalan insanlar FETÖ gibi din bezirganlarının kucağına düşmeyecekti. Şia ve benzer kökü dışarıda olan yabancı ideolojilerin elemanı olmayacaktı.[4]

Atatürk olmasaydı -kemalistlere göre- “suçu” sadece kürt olarak doğmak olan müslüman kardeşlerimiz ‘ne mutlu türküm diyeceksin’ tarzındaki dayatmalara maruz kalıp emperyalistlerin taşeronluğunu yapan PKK’ya militan olmayacaktı.

Atatürk olmasaydı cami ve medreselerimiz yıkılmayacak ve dini bütün ahlaklı nesiller yetişecek ve suç oranları bu kadar yüksek olmayacaktı.[5]

Atatürk olmasaydı tekke, zaviye ve dergahlarımız kapatılmayacaktı. Böylece en ufak zorluklarda bile bunalıma giren nesiller yerine maneviyatı sağlam ve bütün zorlukları büyük bir olgunluk ve tevekkülle karşılayan nesiller yetişecekti.

Atatürk olmasaydı halifelik kaldırılmayacak ve biz Hilafet merkezi olarak yeri ve zamanı geldiğinde yüz milyonlarca müslümanı harekete geçirip emperyalistlerin zulmüne mani olabilecektik.[6]

Atatürk olmasaydı ülkemizde kemalist-antikemalist, gerici-ilerici gibi derin kamplaşmalar olmayacaktı.

Atatürk olmasaydı insanlar sistemli bir şekilde dinsizleştirilmeyecek ve maneviyatlarında meydana gelen boşluğu fıtrat icabı doldurabilmek için Atatürk’ü putlaştırmayacaktı.[7]

Atatürk olmasaydı binlerce Atatürk heykellerine harcanan paralarla okul, hastane, üniversite ve fabrikalar yapılacaktı.

Bu liste böyle uzar gider…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Milli Mücadele M. Kemal’den evvel başladı, tafsilat için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/.../milli-mucadeleyi-m.../

[2] M. Kemal ile Alevilik hakkındaki yazılarımız için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/.../cumhuriyet.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../ataturk-ve-aleviler/

https://belgelerlegercektarih.com/.../ataturk-hz-aliyi.../

[3] Osmanlı devletinde partiler vardı, M. Kemal yasakladı. Tafsilat için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/.../cok-partili.../

[4] M. Kemal din derslerini yasakladı:

https://belgelerlegercektarih.com/.../m-kemal-ataturk.../

Fetö üzerinden Ehl-i Sünnet cemaatlere saldıranlara cevap:

https://belgelerlegercektarih.com/.../15-temmuz.../

[5] Kemalizmin din düşmanlığı:

https://belgelerlegercektarih.com/.../kemal-ataturkun.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../islamla-yonetilen.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../ozgecan-aslanin.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../laikligi-savunup.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../belgelerle.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../belgelerle.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../m-kemal-ataturk.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../chpli-icisleri.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../ataturk-ortunmeye.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../chpnin-din-dusmanligi/

https://belgelerlegercektarih.com/.../kemalist-rejimin.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../iskilipli-atif.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../ataturk-doneminde.../

https://belgelerlegercektarih.com/.../gencligimiz.../

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

BELGELERLEGERCEKTARIH.COM

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

















Zum 🐑 Schaf des Tages 🎈:


- Was machen zwei wütende Schafe? Sie kriegen sich in die Wolle.


- Es stehen ein Schaf und ein Rasenmäher auf einer Wiese. Sagt das Schaf: "Määääääähhh!" Antwortet der Rasenmäher: "Du hast mir gar nichts zu befehlen!"


- Bei Familie Schaf klingelt es an der Tür. Draußen steht ein Polizist mit zwei kleinen Lämmchen. Sagt der Polizist zu Mama Schaf: "Zwei Ihrer Kinder sind ausgebüxt. Wir haben sie im Park gefunden. Haben Sie denn nicht gemerkt, dass zwei fehlen?" Antwortet Mama Schaf: "Wir versuchen ja immer alle durchzuzählen, aber wir schlafen immer mittendrin ein!"


Eid mubarak! Alles, alles Gute!










einen unabhängigen staat saudi arabien existiert nicht nach dem osmanischer territorium von engländern besetzt wurde haben die engländer einen beduinen stamm der daudis an die machtgebracht bis 1938 etea war es eine pseudo kolonie der ingliz-engländer danach übernahm die usa diese vasallen pseudo königreich bis heute hat usa das sagen salafistischen saudis sind nur marionetten wenn Brd hilft geschieht das auf befehl der usa , aber diese seite hetzt gegen araber und islam die kriegstreiber ist england und usa 















-KILIÇ'ça yazıyorum-


-----Utanıyorum -'-


Sosyal medyada paylaşılan alt'daki paylaşımı okudum utandım..


Türk topraklarında asırlardır böyle bir ırkçılık olmamıştı ...


evet biz bu topraklarda böyle yazan ,düşünen hasta ruhlara hiç musade etmemiştik, ancak artık Sosyal medyada gördüklerim beni Türk ve Müslüman olarak utandırıyor...


Suriyelilere yapılan faşistlik, Irkçı'lık ve bu bir hastalık topluca hastamı olduk ve bu hastalıkların en berbat olanı ....


Ben Almanya'da atmış yıllık göç sürecinde bu'kadar hasta ve ırkçı kafa görmedim..


evet ırkçılık bir hastalık. .


Allah aşkına hemen bana saldırılar başlayacak biliyorum. .


onlarda kaçıp gelmeseydiler ,savaşsalardı gencecik insanlar hemen bunu duyacağız...


1960 lı yıllarda bizler Vatanı terk edip gelmedik'mi (yani Para için kaçmadıkmı )bizde ülkemizi terk edip buralara adına (Gâvur) deyip hiristiyan topraklarına Para için gelmedik'mi biz neden terk ettik ???


1974 Kıbrıs savaşı oldu ABD bize ambargo koydu az kalsın savaş akdeniz'de büyüyordu ve Türkiye'ye her yerden ambargo geldi ..


adeta ülke tekrar Seferberlik içindeydi ve yani biz yani bizim gencecik gençlerimiz,yani babalarımız ....


Almanya'da yaşıyorlardı soruyorum ülkede Savaş var geri döneyim diyen kaç yiğit vardı ama biz Suriyelilere git Savaş diyoruz...!!!


1980 ülkemde ihtilal olmuş askeriye idamlar veriyor tutduğunu içeri atıyor bir Sağ'dan bir Sol'dan gençler idam ediliyor ....


1984 Pkk saldırıları iyice artınca peki doğudan batıya kaçış başladı peki sen niye savaşmadında istanbula kaçdın demezlermi adama..!!!


Şimdi soruyorum on binlerce gencecik Türk'ler ülkesini terk edip Avrupa'nın çeşitli ülkesine kaçmadımı ??


Ülkenizi neden terk ettiniz neden Türkiye'de askeri cuntaya karşı savaşmadınız diye sordunuzmu ve bunlar şimdi alman devletinde iltica almış, almanyada işi tıkır Suriyelilere neden kaçtınız diye soruyor...


--sen neden kaçtın-


Türkiye'den kaçanların birçoğu burada iltica verirken hemde Türkiye'yi kötülüyerek verdi ifadesini...


(Liebe Hans ;ich Polizei Schlagen mich .Türkiye nicht gut ich bleiben hier, Almanya gut)


benim kaçma nedenim bana çok işkence yapıldı ben Solcuyum ben Kominist Partiye üyeydim akşam Polis gelip evimizden alıp işkence etti ondandır kaçdım geldim dediler..


Kominist olmayana iltica vermiyorlardı almanyada herkez aniden Kominist oldu ...


Adam'a sorar alman makamı Mahir Çayan kimdi ?


ohoooo Mahir benim yoldaşım birlikde Silahlı eylem yaptık hergün beraberdik Sarıkamış'da beraber vurulduk felan.. nekadar yalan varsa alman Hans'a anlatmadılarmı ..


adama sormazlarmı sen neden ülkeni terk etmiştin. ..!!!


Koministlik nedir adam hayatında bilmez'ken ilticası kabul olsun diye eşşek yükü kadar Kitaplar okumaya başladı ezberledi...


Koministlik nedir önce( heimlarda ) birbirlerine gardaş gel beni bir dinle yanlış ifade vermiyeyim iyi Kominist'miyim .?


(iyi kötülüyebiliyormuyum ..)


Sorun etrafınızda seksenli yıllarda buralara iltica edip şimdide yav bu Suriyeliler neden ülkelerinden kaçıyor diyenlere bir bakın kaç kişi var...?


Hatırlarmısınız kaç Türk buralara gelip alman Kızlarıyla Parayla evlilik yaptı ve Almanlar bunun adına (Scheinehe ) adını koymadılarmı alman diline yeni bir kelime kazandırdık sahte evlilik.....


Gardaş bir alman avradı bulsam'da önden 10 bin markı versem gerisini oturma alınca versem kabul edermi acebâ.? unuttukmu tekrar hatırlayalım ...


İnsan zorda kalınca neler yapıyormuş bir hatırlayalım istedim ..


Sevgili kardeşim biz ensar ve muhacir medeniyetinden geliyoruz unutmayalım muhacir'dık...


Ailesi 1950 göçünde Balkanlardan gelmiş yav bu Suriyeliler neden kaçıyor ???


1984 de Bulgaristanda kaçıp gelmiş Türkiye'ye sığınmış adam kalkıyor Suriyelileri istemiyoruz neden ülkelerini terk ediyorlarda savaşmıyorlar peki sen neden savaşmadın kaçtın ...!!!


Biraz empati yapalım bizler neden geldik bu avrupa topraklarına ,bizede almanlar söyleyince üzülmüyormuyuz ,kahrolmuyormuyuz ..


Allahım sen yardım eyle ülkemi bir hastalık sarmış bulaşıcımı bulaşıcı ..sen koru Allahım...


-KILIÇ'ça sözünüz olsun-












HIC BIR ZAMAN GAVURUN DOSTLUGUNU GÖRDÜNÜZMÜ !!!!


Kaz Daglarihakkinda bugune kadar paylasim yapmadim. Sade bir vatandas olarak biraz arastirma yapmak istedim ve onume cikan tablo KORKUNC gercekten KORKUNC. Turkiye Alman Vakiflarini kapatmak zorunda, bu vakiflarin Turkiyeye yararindan cok zarari var. Son 3 bolgemizde madencilikle yapilan protestolarin arkasindan Alman Vakiflari ve bu vakiflarin Alman gizli teskilatiyla ic ice calistigi ortaya cikiyor.


Biraz gerilere gidelim 2000 yillarinin basinda Bergamada yine boyle protestolar vardi, yok SIYANUR, yok CEVRECILI<< Otlar bocekler diye ve cevrenin koy halikda bu protestolarin icinde yer almisti, sayet derinlemesine inilirse bu koylulerin para karsiligi protestolara katilmalari eminim su yuzune cikar. Bergama maden isletmeligini Kanadali sirketten alinip bugun FETOden araranan ve yurt disina kacan AKIN KOZAKcinin sirketine verilmesinden sonra aninda bu protestolar sona ermisti.


Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun araştırması, Bergama’da altın çıkarılmasına karşı olan STK’ların arkasında Alman gizli servisiyle bağlantılı Alman vakıflarının olduğunu ortaya çıkarmıştı. Hablemitoğlu, “Bu açıklamaları yaptığım için beni öldürecekler” dedikten kısa süre öldürülmüştü. Aynı şekilde, Bergama’daki Kanadalı firmanın altın çıkarılmasına karşı çıkan Bergamalı köylülerin sembolü olan Hopdediks lakaplı Bayram Kuzu’da, yıllar sonra olayın iç yüzünü öğrenmiş ve çocuklarına Bergama’da altın çıkarılması karşıtı eylemlerden uzak durmalarını vasiyet etmişti.


Aradan gecen 15 yildan sonra aynı oyun, Artvin’de oynandi. Arastirmaci yazar Talip Dogan Karlibel """“Dünyanın herhangi bir yerinde çıkarılan bir gram altın, bu cevherden büyük gelir elde eden Almanya’yı rahatsız eder. Almanlar’ın, Bergama’da altın çıkarılmamasına yönelik sergilediği ‘çevreci’ oyun bu çalışmalarının en önemli bölümünü oluşturuyor.""" demisti ve ayni oyun Artvinde de oynanmaya baslandi.


One surulen tezler ayni cevrecilik, agaclar ve siyanur ama isin ilginc yonu nedir biliyormusunuz?? Artvinde cok buyuk BAKIR YATAKLARI bulunmasi , bakir altin ile kardes maden olmasina ragmen bakir islenmesinde SIYANUR KULLANILMAZ.


Artvin’de milyarlarca dolar değerinde altın ve bakır madenleri tespit eden MTA’nın raporuna göre, “Yüzde 2.1 Cu (bakır) tenörlü 3 milyon 800 bin ton, yüzde 10 tenörlü 1 milyon 200 bin ton, 3gr/ton Ag (altın) tenörlü bir milyon ton rezerv tespiti yapılmıştır” Yani Cerattepe’de bakırın yanı sıra milyarlarca dolar değerinde altın ve bakır yatakları da var.


Bölgede MTA’da sondajlara başladı ve bakır yataklarının yanı sıra olası altın yataklarını buldu.


ALMANLAR DEVREDE

Ne olduysa bundan sonra oldu. Bölgede altın çıkarılma ve Türkiye ekonomisinin ivme kazanma olasılığının belirmesi üzerine Artvin’deki çevre örgütleri ve yerel basın, Bergama altınında olduğu gibi Almanya’daki vakıflarda ‘Çevreci Eğitimden’ geçirildi. Artvin’de, Cerattepe Maden İşletmesi’nde bakır çıkarılmasına karşı çıkan ve Alman Vakıfları ile işbirliği yapan Yeşil Artvin Derneği Başkanı Neşe Karahan’ın “Biz 20 yıldır burada altın çıkarılmasına karşı çıkıyoruz” şeklindeki sözleri de, Türkiye’nin resmi kurumlarından önce yabancılar ve onların yerli uzantılarının buradaki altından haberdar olduğunu gösterdi.


Talip Dogan Karlibel """“Dünyanın herhangi bir yerinde çıkarılan bir gram altın, bu cevherden büyük gelir elde eden Almanya’yı rahatsız eder."" bu sozun dogrulugu bugun KAZ DAGLARINDA OYNANAN OYUNU gozler onune seriyor.














"Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in der Welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu sein."

Schopenhauer












Mustafa Kemal'in Filistin'de İngilizlerle savaşmayı reddedip cepheden kaçtığı artık duyuldu... 

"MUSTAFA KEMAL, ORDUSUNU BIRAKIP KAÇMIŞ. ONU

KURŞUNA DİZDİRECEĞİM" DİYE BAĞIRAN ENVER PAŞA'YI,

FEVZİ ÇAKMAK SAKİNLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYOR

24 Eylül 1918. 100 yıl önce bugün… Fevzi Paşa (Çakmak) anlatıyor: “… Suriye’den feci haberler geldi. İngilizler bir hamlede tekmil Filistin ve Suriye’yi ele geçirmişlerdi... Ben bu acı haberi öğrendiğim anda Enver Paşa bir top güllesi gibi bulunduğum odaya girdi. Beni görünce; ‘Mustafa Kemal Paşa ordusunu bırakıp kaçmış. Hemen kurşuna dizilmesi için emir vereceğim’ dedi.

Odada bazı arkadaşlar da vardı. Hemen cesaretimi topladım;

- Paşam, gelen haberlere göre, Mustafa Kemal Paşa Alman Generali ile birlikte çekilmek zorunda kalmış. Eğer kendisini kurşuna dizdirmekte kararlı iseniz aynı suçu işleyen bütün Alman general ve subaylarını da kurşuna dizdirmeniz gerekir. Adalet bunu icap ettirir… Dedim.

Bu sözler (Enver Paşa’nın) üzerinde büyük bir tesir yaptı. Biraz düşündükten sonra hiçbir şey demeden odadan çıktı. Ve giderayak böyle delice son bir emir vermekten vazgeçti…" Fevzi Çakmak'ın anıları böyle. Mustafa Kemal'in hayatını kendisinin kurtardığını düşünüyor. Ama bence Mustafa Kemal'in hayatını zaman kurtardı. Filistin-Suriye yenilgisi üzerine Talat Paşa Hükümeti istifa edecek, Enver Paşa Harbiye Nezareti'nden ayrılacak ve Mustafa Kemal'in idamı gündemden düşecektir. 

Kaynak: Murat Sertoğlu. Mareşal Fevzi Çakmak’ın hatıraları, s.14



















🇩🇪ALMAN VAKIFLARIYLA İLGİLİ KORKUNÇ İDDİALAR...

TÜRKİYE'Yİ KARIŞTIRAN GÜÇ...


*HER DÖNEM TÜRKİYE'NİN İLERLEMESİNİ MANİ OLAN ,

BÜTÜN LEGAL-İLLEGAL ÖRGÜTLENME VE OLAYLARA ÖNCÜLÜK EDEN BİR CASUSLUK ORGANİZASYONU...


*Hablemitoğlu, Alman vakıflarının legal bir casusluk organizasyonu olduğunu ileri sürüyordu.


*Dr. Necip Hablemitoğlu’nun “Türkiye’deki Alman Vakıfları” isimli raporu şu sözlerle başlıyor: “Şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, legal derneklerden siyasal partilere kadar uzanan çizgide, Türkiye’ye ve Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyetin tüm değerlerine karşı olan, ulus devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan -deyim uygunsa- bir avuç Alman istihbaratçısıdır.”


ALMAN VAKIFLARIYLA İLGİLİ İDDİALAR

Tamer Bacınoğlu’nun şu değerlendirmesine atıfta bulunuyor:

“Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları, Kemalizmin iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükûmet sorunu değil, yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: 

a- Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak ve buna paralel olarak Kürtçü gruplar ile Almanya arasında köprü kurmak.

b- Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek ve buna paralel olarak İslamcılar ile Alman devleti arasında köprü kurmak.

c- Alevilerin aşırı İslama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.”


TEK TEK ANALİZ EDİLİYOR

Doktor Hablemitoğlu’nun Alman vakıfları üzerine yazdığı raporda Türkiye’deki Alman vakıfları da tek tek ele alınıyor. Hablemitoğlu raporunda, Konrad Adenauer, Heinrich Boll, Friederich Ebert, Körber ve Friederich Naumann vakıfları ile George Ecker Enstitüsü, Tehdit Altındaki Halklar Derneği, Uluslararası Katolik Barış Hareketi, Alman Protestan Kilisesi Konseyi ve Doğu Enstitüsü’nü tek tek analiz ediyor.


Raporda Türkiye’deki Alman vakıflarının çalışma yöntemleri konusuna da değiniliyor. Necip Hablemitoğlu, raporda Alman vakıflarını açık açık casusluk yapmakla suçluyor ve “Alman vakıfları, işbirliği yaptığı Türk sivil toplum örgütlerini proje başına para vererek kendi yanına çekmekte ve yönlendirmektedir. Yapılan iş hiç şüphesiz legaldir, casusluk değildir” diyor.


MASRAFTAN KAÇINILMAMIŞ

Alman vakıflarının etki ajanı denilen kadrolardan yetiştirebilmek için her türlü masrafa girdiğini söyleyen Hablemitoğlu; burslar, şerefiyeler, özel tatiller, indirimler gibi yollarla, Türk sivil toplum örgütlerinden , gazetecilerinden, akademisyenelrinden kimi kişilerin Alman vakıflarının etki altına alındığını iddia ediyor.

NTV HABER













bizim ak parti dışındaki partilerden bir beklentimiz yok 

ama 

ak parti de bizi görmezden geliyorsa bizden oy istemesin!















Text kopiert von Ramazan Akbas


Wie eine Bauchtänzerin sind die westlichen Ratingagenturen.


Es wird nach links gewackelt, dann nach rechts, dann die Hüften und die Schultern. Und alles innerhalb von paar Minuten.


Vorgestern hieß es, die Türkei ist pleite, gestern hieß es, die Wirtschaft ist am Boden, heute heißt es, ist doch nicht so schlimm.


Wie oft mussten wir Türken in den letzten 17 Jahren in deutschen Medien lesen, dass die Ära Erdogan zu Ende ist.


Mal wird ein Kandidat der Opposition hochgejubelt, 

mal eine Bewegung wie Gezi, 

mal wird ein 10 % Demirtas so hochgepuscht wie wenn er bei über 51 % wäre, 

mal heisst es, die Arbeiterschicht ist gegen Erdogan, nur weil paar linksmarxistische Gewerkschaften paar Unterstützer haben, 

mal wird Moodys und Fitch Ratings als Dolchstöße gewertet, 

mal wird eine Bürgermeisterwahl in Istanbul als Gesamtsieg der Opposition gewertet, obwohl türkeiweit bei diesen Kommunalwahlen Erdogan sogar auf 53 % erhöhen konnte,

mal wird Trump irrigerweise als derjenige gesehen, der die Türkei erpressen könnte,

mal wird mit EU-Sanktionen irrig geglaubt, die Türkei könnte nachgeben.


Was eigentlich weltweit jeder mittlerweile wissen müsste.


Die Türkei ist anders.


Vielleicht macht die Türkei Fehler.

Vielleicht geht die Türkei pleite.

Vielleicht haben wir nicht immer Recht.


Aber eine Sache ist klipp und klar.


Die Türkei entscheidet souverän und selbst.


Wir Türken sind charakterlich ungeeignet für Fremdanweisungen. Wir mögen das nicht. Wir hatten noch nie vorgesetzte Oberlehrer und wollen auch keine ausländischen Besserwisser.


Deshalb sind wir für Erdogan.


Weil Erdogan das macht, was er für richtig hält und nicht das, was Johnny, Hans oder Jean für die Türkei vorschlägt.


Und wenn wir untergehen, dann gehen wir unter wegen eigenen türkischen Entscheidungen.


Wir Türken sind außerdem gläubig. Wir glauben daran, dass alles gottgewollt ist.

















HZ.HATİCE’NİN İKİ KEFENE SARILMASI


Hz.Hatice hastalığı şidetlenince Allah Resulü (s.a.v)’e dönerek;

-Ya Resulallah beni dinlemeni ve vasiyetimi yerine getirmeni istiyorum.

Birincisi; önce sana hakkıyla hizmet edemedim,beni affetmeni istiyorum yâ Resulallah.! dedi.

Allah Resulü (s.a.v);

-“Hayır,asla senden hiçbir kusur görmedim,sen yapman gerekenin en iyisini yaptın,hiç kimse yorulmamıştır senin yorulduğun kadar,sen ki bütün malını Allah’ın yolunda sarfettin.” dedi.

Hz.Hatice Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e, Fatıma (r.a)’yı işaret ederek,ikincisi sana diyeceğim şey şudur ki;

-“Sana o’nu vasiyet ediyorum,o benden sonra garip ve yetim kalacaktır.Hiçbir Kureyşli kadın ona eziyet etmesin,onun yüzünü kimse incitmesin,yüzüne kimse bağırmasın,kötü bir şey söylemesin.” dedi.

Üçüncüsü,ben kabirden korkuyorum,sana vahiy indiğinde giydiğin abayı,onunla beni kabre koymanı istiyorum.Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) de abasını Hz.Hatice’ye getirir,ve bundan epey sevinç duyuyordu.

Hz.Hatice validemiz vefat edince Allah Resulü (s.a.v),bizzat onun cenazesinde bulunuyor,yıkanma ve hazırlanmasında kendisi eşlik ediyordu.

Kefenleneceği sırada,Cebrail (a.s) aniden iniyor;

-Ya Resulallah,Allah’ın sana selamı var,sana en güzel ikram ve dileklerde bulunuyor.

Ve sana diyor ki;

-Ya Muhammed ! Hatice’nin kefeni bizdendir,çünkü o bütün malını bizim yolumuzda harcamıştır.

Böylece Cebrail (a.s) bir kefenle gelerek, dedi ki;

-Ya Resulallah,işte Hatice’nin kefeni,bu kefen Allah Teala’nın cennetten kendisine hediye ettiği kefendir.Böylece Hz.Hatice,önce Allah Resul’ünün abası sarılıyor,sonra Cebrail’in getirdiği kefene sarılıyordu.

Böylece Hz.Hatice iki kefenle kefenlenmiş oluyordu.

Biri Allah Teala’nın gönderdiği kefen,diğeri de Allah Resulü (s.a.v)’in verdiği kefen.


Ya Rabbi bizi Hazreti Hatice ( radiyallahu anhuma) hurmetine af eyle 

Aminnn













Ölmüş gitmiş bir adamı korumak değil maksad!

Gerçek yüzünü öğrendiğinde,mezardan kaldırıp öldürecek değil ya millet!

Koruma altına aldıkları Kemal değil

Siyonizmin,koca bir imparatorluğu o ideolojiyle yıktığı DİNSİZ KEMALİZM

O çökerse bu ülkede SİYONİZM ÇÖKER!

















Prophet Muhammad ﷺ. 


ﷺصلى الله عليه وسلم  





Eşref ŞekerliAbonnieren

9 Std.

Kurbanınıza dokunun 

Mümkünse bizzat kendiniz kesin


Ey Müslüman uyanık ol !


Kurbanını kaptırma !


Detayları sizler için hazırladık Emeği geçenlerden Allah razı olsun


Yine merak ettikleriniz olursa bize yazın cevaplandıralım



KURBAN’I, KURBAN ORGANİZESİ YAPAN MARKETLERDE KESTİRMEK

Soru: Kurban organizesi yapan bazı marketlerde: “Etleriniz diğer hayvanların etleri ile karışabilir. Çünkü kesilen tüm hayvanların etlerinin tek bir yerde toplandığı ve karışık bir şekilde kolilendiği” yazılıdır. Durum böyle olunca, bu marketlerin kurban organizasyonlarına katılarak kurban ibadeti yerine getirilmiş olur mu? 

Cevab: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Öncelikle şu hususları vurgulamak istiyorum:

* Hz.Âdem (A.S.) dan bu yana devam eden kurban uygulaması, bizi Allah Teâlâ’ya yakınlaştıran ibadetlerden biridir. Kurbanın anlamı sadece bayram günlerinde hayvan kesmek değildir. Aksine kurban; sadakatin, Allah Teâlâ’ya itaat ve teslimiyetin göstergesidir. Gerektiğinde malımızı, canımızı ve bütün varlığımızı Allah Teâlâ yolunda feda etmenin sembolik bir ifadesidir.

* Meşruiyeti yani dinî dayanağı: Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve İcma-i Ümmet ile sabittir.

* Kurban ibadeti hicretin ikinci yılında eda edilmeye başlanmış ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de, bizzat kendisi on yıla yakın bir süre hep kurban, udhiyye kesmiştir, hiç terk etmemiştir. 

* Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Ashab-ı Selef-i Sâlihîn, 15 asır boyunca her asırda yaşamış olan evliyaullah, fukaha, süleha, kâmil mürşidler Kurban Bayramında kurban kesmişlerdir. Bu konuda büyük bir icma ve tevatür vardır.

* Kurban kesmenin meşruiyeti üzerinde bütün müctehid imamlar icma, fikir birliği etmişlerdir. Binaenaleyh Kurban kesmek: Hanefî mezhebince vacib kabul edilmiştir. 

* Kurbanın rüknü: Kurbanlık hayvanı boğazlayıp kanını akıtmak yani bil-fiil kesmektir. Bu, olmadıkça kurban yükümlülüğü yerine getirilmiş olmaz. Bu yüzden, kurbanlık hayvanın kesilmeksizin, canlı olarak veya bedelini bir fakire veya hayır müessesesine tasadduk veya teberru etmek, bir fakire nakdi yardımda bulunmak, bir fakirin ihtiyacını karşılamak veya bedelini infak etmek suretiyle kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. 

* Kurbanlar; yalnız koyun, keçi, deve ve sığır türü hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır türünden sayılır. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. 

* Koyun ve keçi bir kişi adına kurban edilebilir. Sığır ve deveye ise birden yediye kadar kişiler ortak olabilir. Yedi kişiyi geçmemek şartıyla ortakların tek veya çift olmalarında bir fark yoktur. 

* Ancak ortaklardan her biri Müslüman olmalı ve kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunmalıdırlar. 

* Şayet ortaklardan biri gayrımüslim olursa veya birisi daha ucuz et alma maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiç birisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz.

* Bu sebeple ya ortakların birbirlerini ya da ortaklaşa kurbanı organize eden kişi veya kuruluşun tanıması gerekir. 

* Sığır veya deveyi kurban etmek üzere ortaklık kuranlardan her birinin, vacip olan Kurban bayramı kurbanına niyet etmeleri şart değildir. Ortaklardan bazısı vacip olan Kurban bayramı kurbanına, bazıları nafile, bazıları keffaret kurbanı, ceza kurbanı, Hacc-ı temettü veya Hacc-ı kıran kurbanı, akika kurbanı, adak kurbanı, şükür kurbanı gibi değişik niyetlerle ortaklıkta bulunabilirler. Yeterki ortakların hepsi, kurban niyetiyle katılmış olsunlar. 

* Kurban kesildikten sonra et, tartı ile eşit şekilde paylaşılmalıdır.

* ALLAH Teâlâ’nın rızasını kazanmak için kesilecek olan kurbanın kusurlu olmaması gerekir.

Kurbanın sahih olması için:

1- Kurban edilecek hayvanda, kurban olmasına engel kusurların bulunmaması, 

2- Kurbanın vaktinde kesilmiş olması, gerekir.

* Kurban, eyyâm-ı nahir, yani Kurban kesme günleri denilen Zilhicce ayının onuncu, on birinci ve on ikinci yani Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günü güneş batıncaya kadar kesilir. Kurban Bayramın birinci günü kesmek daha faziletlidir. 

* Kurban kesimine, bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise ikinci fecir, şafağın doğumundan sonra başlanır; Zilhiccenin on ikinci, Kurban Bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar devam eder. Bu geçen süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir.

* Kurbanı elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi menduptur. Kendisi kesemezse, bir Müslümana kestirir, kendisi de mümkünse başında bulunur.

* Bir kimse kurbanı kendi kesebileceği gibi ehil olan birisine vekâlet vermek suretiyle de kestirebilir ve kendisi de orada ise hazır bulunur. Ancak kendisinin kesmesi daha faziletlidir. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz de kurbanını kestirmek için vekâlet vermiştir.

* Kurbanlarını bulundukları yerin dışında kestirmek isteyenler, bir tanıdıklarına vekâlet vermek suretiyle kestirebilirler.

* Bütün ibadetlerimizde olduğu gibi kurbanda da ihlâslı olmamız gerekir. Çünkü Yüce ALLAH Teâlâ’nın kesilen kurbanların ne etine ve ne de kanına ihtiyacı vardır. Ona ulaşan sadece kurban kesenin niyet, ihlas ve takvasıdır. Bütün amellerin özünü teşkil eden bu niyet ve takvaya Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilir.

‎لَنْ يَنَالَ اللهَ لُحُومُهَا وَلاَ دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ 

“Onların ne etleri ne de kanları ALLAH Teâlâ’ya ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.” 

* Evet, bu ayet-i Kerimede de belirtildiği gibi kesilen kurbanların eti ve kanı ALLAH Teâlâ’ya ulaşmaz. Amma O’na gerçek anlamda ulaşacak olan kulun iyi niyeti, ihlası, takvası ve samimi amelidir. 

* Kurban hakkında olmassa olmaz bu bilgilerden sonra, yaptığımız inceleme ve araştırmalara göre: Kurban organize eden marketlerdeki uygulama ile aşağıda belirtilen -4- maddenin her biri sebebiyle Kurban ibadeti yerine gelmiş olmamaktadır:

1- “Ortaklardan her biri Müslüman olmalı ve Allah Rızası için kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunma” şartı.

Marketlerin düzenlediği kurban organizasyonlarında kimlerle ortaklık yaptığınızı bilmiyorsunuz. Marketlerin müşteri hizmetlerindeki temsilciler de sizin hangi hayvana kimlerle ortak olduğunuzu bilmediklerini söylüyorlar. Marketler bu işi “Ucuz et ve ödeme kolaylığı” sloganı ile öne çıkardığı için bu amaçla et almak isteyen birisi de sizin hayvanınıza ortak olabilir. Bu kişiler gayrimüslim de olabilirler. Çünkü kurban alım işlemi herkese açık. Ortakların hepsinin müslüman olması ve niyetlerinin ibadet olma şartı yerine getirilmediği için marketlerden kurban kesmek sahih olmaz.

2- “Hisselerin yedide bir olma” şartı. Yani her bir büyükbaş hayvana ortak olan kişilerin adına kesilen kurbanların hisseleri, yedide birden daha az veya fazla olarak belirlenmemelidir.

Kurban kesimini, bu işi doğru yapan yerlerde: “Her bir kurbana 7 ortak belirlenip ismi yazılır. 7 kişi tamamlanınca kurban kesilir.” 

Market sisteminde ise bu 7 kişinin tamamlanma şartı yoktur. Çünkü zaten 7 kişiye karşılık bir kurban kesme sistemi yoktur. Diyelim ki market sisteminde en son 5 koli siparişi kaldı. 2 hisse bulunamadı. Bu 5 kişiye de kolisi hazırlanıp etleri gönderilir. Ama gerçek bir kurban kesim noktasında bu 5 kişi ya kendi aralarında kesmeye razı olur ya da kesim işinden vazgeçer. Ama marketlerde böyle bir sistem olmadığı için kalan 2 hisse satılmak üzere et reyonlarına gönderilir. Yani sizin ortaklığınız marketle olur. Hâlbuki bir kurum veya kuruluş ile kurbanda ortaklık yapılmaz.

Marketlerin kurban kolilerinde kg garantisi veriyorlar. Mesela bazı marketler, her halükarda kurban sahibine küçükbaş hayvanda minimum 14kg kemikli ve büyükbaş hayvanda minimum 18 kg kemiksiz kurban etini eksiksiz olarak teslim etmeyi taahhüt ediyor.

Ortak olduğunuz hayvan diğerlerine göre daha ağır veya daha hafif olsa da fark etmez. Sizin alacağınız et miktarı belli. Hayvanın ağır olması durumunda, garanti edilen et miktarından sonra ortada kalan et, garanti edilen ağırlığın altında olan başka hayvan sahiplerinin kolilerine dağıtılıyor. Yani siz hayvanın yedide bir hissesinden daha az et almış oluyorsunuz. Sizin adınıza kesildiği iddia edilen hayvan ortalamanın üzerinde bir et verdiği için 7’ye değil 8’e bölünüyor. Bu ise kurbanın geçersiz olmasına sebep oluyor.

Ortak olduğu hayvanın hissesi, garanti edilen ağırlığın altında olan kurban kolilerinde ise en az iki farklı hayvana ait et bulunuyor. Çünkü eksik olan ağırlık, eti fazla çıkan hayvanların parçalarından tamamlanıyor. Böylece eti başka hayvandan, ciğeri başka hayvandan, sakatatı başka hayvandan oluşan koliler meydana gelmektedir. Kurban kolisinde en az 2 çeşit hayvanın eti ile karşılaşan kişilerin şikâyetini internetteki şikâyet sitelerinden görebilirsiniz. Ayrıca paketlemelerdeki yanlışlıklardan dolayı kolisinden sadece sakatat, sadece et veya sadece ciğer çıkan birçok kişi olmuştur.

3- “Hayvanların hisseleri belirlenmeden kesilmemesi” şartı. Yani vekâletle kurban kesen kuruluşların daha önce satın aldıkları hayvanları, hissedarlarını belirlemeden topluca kesmeleri caiz değildir.

Marketlerden aldığınız kurban kolilerinin içindeki etlerin hangi hayvana ait olduğunu bilmiyorsunuz. Kurban kesim yerine gidip hayvanınızın kesilmesini izleyemiyorsunuz. Kurbanınızın hangi kesim hanede saat kaçta kesildiğini çoğu market söyleyemiyor. Böyle bir durumun olması başlı başına kurbanı zedeleyen bir durumdur.

4- “Hayvanın tüm etleri hayvan sahibine ulaştırılmalı” şartı. Yani ilgili kuruluşlar, vekâletlerini aldıkları kişiler adına kesecekleri hayvanların tüm etlerini hissedarlara ulaştırmalı, bunların bir kısmını et reyonlarında satmamaları veya belirlenen kg. üzerindeki et miktarlarını bir araya getirerek yeni bir hisse oluşturmamalıdırlar.

Marketler standart bir ağırlık belirleyip kurban satışı yapmaktadırlar. Fazla gelen etlerle yeni bir kurban kolisi yapılmakta ve bu koli sanki bir hayvana aitmiş gibi bir hisse olarak satılmaktadır. Bu yöntem ile 1 büyükbaş hayvan 8-9 hisseye sahip olmaktadır. Bu ise kurban ibadetinin geçersiz olmasına neden olur. Çünkü bir kurban en fazla 7’ye bölünebilir.

Artan etlerin market reyonlarında satıldığı da söyleniyor. O da ayrı bir facia.

Marketlerde: “Etleriniz Diğer Hayvanların Etleri ile Karışabilir”

“Kesilen tüm hayvanların etlerinin tek bir yerde toplandığı ve karışık bir şekilde kolilendiği” yazmaktadır. 

Bir açıklama da şöyle: Kesilen kurbanların bir noktaya toplanıp, kemiklerinin ayrıştırılması ve burada kemiksiz hale getirilmesinden dolayı hisse sahibinin kurbanı diğer hisse sahiplerinin kurbanı ile ayrım sırasında karışabilmektedir. Karışmadan dolayı oluşabilecek bir kurban etinin başka bir kişiye gitmesinde sakınca olmadığı ve bu konuda kurban hisse sahibinin kendi kurban etinden feragat edeceği kurbanın sahibi tarafından kabul edilmiştir.

Bu kesinlikle kurbana aykırı bir durumdur. Hayvana ait tüm etlerin hisse sahiplerine eksiksiz bir şekilde ulaştırılması zorunlu bir kuraldır. Etlerin karışma durumunda ise, hisse sahiplerinin birbiri ile helallaşması gerekir.

Bir de şu hususu önemle vurgulamak istiyorum:

Kurban bir ibadettir. İbadetle haram bir arada olmaz. İslam’ın haram kıldığı şeyleri satan, mesela alkollü içki satışı yapan marketlere kurban kestirilmez. Kurbanınızı içki satan bir marketi vekil tayin ederek kestirmeniz ibadetinizi zedeler. Zaten bu gibi marketlerin gayesi, Müslümanların ibadetini kolaylıkla yerine getirmesini sağlamak değil, tamamen para kazanmaktır. Zaten reklam filmlerinde ve internet sitelerinde ibadet değil “kredi kartına taksitle ödeme kolaylığı” ve “ayağınıza kadar gelen kurban kolisi” ifadeleri öne çıkmaktadır. Kurban’ı ibadet olarak gören bir Müslüman asla bu marketleri vekil tayin ederek kurban kestirmemelidir.

Ortaklaşa kurban kesme durumunda ilgili şahsa veya kuruluşa şu soruları sorun:

1- Kurbanıma ortak olan diğer kişilerin adını ve telefonunu alabilir miyim? Müslüman olup olmadıklarını ve bu işi ibadet amacıyla yapıp yapmadıklarını öğrenmek için.

2- Benim kurbanımın kulak numarası nedir? Kurbanımdan sizin garanti ettiğiniz etten daha düşük bir et çıkarsa ne olacak? Diğerleri ile mi tamamlayacaksınız? Kurban etinin tamamının hisse sahiplerine ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek için.

3- Beni hissedar yaptığınız kurbandan daha fazla et çıkarsa bunu bana mı vereceksiniz yoksa düşük çıkan kurban kolilerine mi dağıtacaksınız? Kurbanların karışıp karışmadığını öğrenmek için.

4- Diyelim ki 7 hisse tamamlanmadı ve en son 4 kişi kaldı. Kurbanımı kiminle 7’ye tamamlayacaksınız? Marketle ortaklık yapıp yapmayacağınızı öğrenmek için.












#5816SayılıKanunKaldırılsın 


Kanunun arkasına saklanan ne kadar mason, sebatayist, rum, yunan, ermeni, ateist, terörist, ajan, fetöcü ve vatan haini varsa hamamböcekleri gibi ortaya dökülecek.















Bir mültecinin itirafı. O kapı ya açılmasaydı! 

Bosnalı Gazeteci Yazar Emine Şeçeroviç Kaşlı'nın kaleminden. 😔😔😔


Bunları yazmalıydım çünkü savaş ve mültecilik nedir, yardıma muhtaç kaldığınızda birinin size el uzatması ne demektir bilirim. O eli tutar ve hayatta kalırsınız. Türk vatandaşı değilim ama Boşnak olduğum kadar da kendimi Türk bilirim. Türkiye’nin insanlığı ile gurur duyuyorum.


Aslında yazı boyunca size itiraflarda bulunacağım, Bosna savaşını yaşamış ve mültecilik hayatını da bilen biri olarak itiraflarım olacak.


En başında, Türkiye’nin Suriye mültecilerine kapılarını açmasını eleştirenlere sözüm var.


Belki inanmayacaksınız ama şu istemediğiniz mülteciler var ya, onlar mülteci olmayı sizden çok istemiyorlar. Evini, yurdunu, yuvasını kim terk etmek ister? Kendi yatağını bırakıp çadırlarda uyumayı kim tercih eder?


Dün kendi ekmeğini yiyip de bugün bir ekmeğe muhtaç olmayı kim ister? Sadece ve sadece mecbur olan, hayatını kurtarmak için bunlara katlanmak zorunda olan biri bunları kabul eder. Soruyorum size, hangi çocuk çocukluğunu bırakmak ister?


İnanın bana, o insanlardan hiç birisi ‘haydi mülteci olalım’ deyip de gelmedi Türkiye topraklarına, canını kurtarabilmek için sığınmaya gelmiştir. Sığınmak... Bu durumda öyle acı bir kelime.


Mülteci olmak ne demek?


Mültecilik hazıra konmak değildir. Bazen yardım olarak size yırtık giysi de gelebilir ama gücenmeden giyersiniz onları, belki o güne kadar kimseye muhtaç kalmadınız ama artık yemek kuyruğuna girmekten utanmazsınız. Çünkü bir tas çorbaya muhtaçsınız.


Ama o çorbadan daha da önemlisi üzerinize bombaların düşmeyecek olmasından duyduğunuz güvendir. Ve Türkiye toprakları bugün o güveni onlara sağlıyor.


Yıl 1995, Bosna savaşının son ayları, o sıralarda Türkiye’de on binlerce Boşnak mülteci vardı. Ve Türkiye’nin kapısını çalan son mültecilerden biri de bendim.


Neredeyse dört yıllık savaşı yaşadıktan sonra annem ve ben, babayı Bosna’da bırakarak, bir abimin mezarını, daha kaç tane şehidimizi ve yıkılmış evimizi geride bırakarak, mülteci olarak Türkiye’ye geldik.


Savaşta geçirdiğimiz yıllardan sonra Türkiye’de tekrar hayata geri döndük, yaşama ümidimiz arttı, geleceği düşünmeye başladık. Uzun değil ama Türkiye’de iki yıl kaldık, dil bilmiyorduk, kimseyi de tanımıyorduk.


Ben 10 yaşında bir çocuktum, bir kamyonun geçmesinde bile kendimi yere atıyordum, çünkü bomba sesleri kulağımdan gitmiyordu, korkuyu yenemiyordum. Domates nedir bilmiyordum, yoktu ki savaşta, top sanıp yere atıyordum.


Şimdi komik gelebilir ama, itiraf ediyorum, savaş öyle bir şeydir. Ve öyle bir mülteci çocuğunu, yani beni, Türkiye ‘’misafir’’ etti, yedirdi, içirdi, giydirdi, okuttu. Türkiye vatanım oldu. Ağlayarak geldiğim Türkiye’den iki yıl sonra ayrılırken ağlayarak ayrılıyordum.


Türkiye beni, ben onu sahiplendim ve o duygularla bugün yaşıyorum. O sevgiyle de 10 yıl sonra geri döndüm, Türkiye’de üniversiteyi bitirdim ve tekrar Bosna’ya geldim. Bugün ayrıca Saraybosna’da bir Kayserili Boşnak erkek evladı yetiştiriyorum.


Peki... Ya o günlerde Türkiye bana kapısını açmasaydı?


İstemediğiniz o Suriye mültecilerle hiç konuştunuz mu? O çocukların gözlerindeki korkuyu hiç gördünüz mü? Onların hayallerini hiç sordunuz mu? Hepsinin üstüne basıp, insanoğlu onları hangi yürekle geri çevirebilir?


Türkiye’yi vatan edinmek


Biliyorum, diyeceksiniz ki ama içlerinde hırsızı var, şunu bunu yapanlar var, huzurumuzu bozanlar var. Sanmayın ki Boşnak mülteciler arasında öyleleri de yoktu. Vardı ve bizler utanıyorduk.


Her millette onlardan var ama, bazıları yüzünden herkesi aynı kefeye koyamayız. Sizin misafirperverliğinizi kötüye kullananlar çıkabilir ama, siz onlara bakmayın, siz siz olun, insan kalın.


Bugün kapınızı açtığınız o Suriyeli çocuklar, 20 yıl sonra Türkiye için, bugün benim dediğim gibi, ‘’Türkiye de benim vatanımdır’’ diyecek. Büyüdüğünde Türkiye için bir şeyler yapabiliyorsa cani gönülden yapacak, zaten kardeş olan iki millet birbirine daha da kardeş olacak.


Kardeşlikten kim rahatsız olabilir ki? Türkiye için elbette kolay değil, yüz binlerce mülteciden bahsediyoruz, bunun kontrolünü sağlamak, hepsinin ihtiyacını karşılamak oldukça zordur. Ama inanıyorum, yardım elini uzatana da Allah yardım eder, O’ndan büyük güven mi olur?


Size bir şey daha itiraf edeyim... Bombalardan kaçıp, daha güvenli bir yere sığındığınızda, o yer ne kadar güzel olursa olsun, kendi yuvanıza dönmeyi hayal edersiniz. Değil çadır kent, havuzlu villalar sunsanız, bir çocuğun kendi yatağı kadar değerli olamaz.


Hele bir de arkada bırakılan baba, abi, evlat varsa, gözünüz gönlünüz aklınız da geride kalır. Ola ki Suriye mültecilerini ziyaret etmeye giderseniz size bir tüyo vereyim. Çocuklara sakız götürün, lolipop götürün, resim yapabilecekleri malzeme götürün.


Evet, onların en büyük ihtiyacı barınma, ekmek sudur ama çocuk her zaman çocuktur. Aç bile olsa ekmekle bir çikolata arasında çikolatadan yana tercihini kullanır.


Bunları yazmalıydım çünkü savaş nedir, mültecilik nedir, yardıma muhtaç kaldığınızda birinin size elini uzatmasının ne kadar değerli olduğunu bilirim. Öyle değerlidir ki sonrasında o eli siz tutarsınız, hiç bırakmadan hayatınıza devam edersiniz.


Türk vatandaşı değilim ama Boşnak olduğum kadar da kendimi Türk de bilirim, bu yüzden Türkiye’nin bugün tekrar gösterdiği insanlığı için, ben gurur duyuyorum.


Emine Şeçeroviç Kaşlı Bosnalı Gazeteci Yazar

27.09.2014











Anayasa Mahkemesinde ‘Disclosure’


Ankara’da enteresan işler dönüyor yine.

Hepsini de yorumsuz aktaracağız.

Türkiye çok önemli kararlar aldı.

Ne pahasına olursa olsun terörü bitirecek.

Hem içeride hem de dışarıda.

Dile kolay tam 35 yıldır Türkiye’nin ayak bağı.

Her yerde karşısına çıkıyor.

Enerjisini emiyor, moralleri dip yaptırıyor.

Son dönemde müthiş operasyonlara, başarılara imza atıldı..

Yurt içi tamam,yurt dışında da kafasını çıkartan terörist indiriliyor..

Tam da PKK köşeye sıkıştırılmışken, Anayasa Mahkemesi ilginç bir karara imza attı.

CUM-A dan ÖNCE, CUM-A dan SONRA.

Hem yazarken hem de konuşurken İngilizce kelimeleri kullanmayı pek istemem.

Ama durum “disclosure”dan daha iyi ifade edilemezdi..

Disclosure, “bir şeylerin artık gizlenememesi,açığa çıkması” anlamında kullanılır.

Bazı üyelerle konuştuk.

Yaşananları anlattılar.

Gerçekten dikkat çekici hamleler yapılmış.

Önce raportörün raporundan başlayalım.

Bir üye şunları söyledi:

“Hazırlanan rapor ‘ihlal var’ yönündeydi.”

“Bunları zaten Başkan hazırlatıyor.. Herkes bilir ki raportörlere müdahale edebiliyor.”

Bir başka üyeye daha sorduk:

“Cum-a öncesinde Genel Kurul’da durum 9’a 7 ret yönündeydi..”

“Cum-a sonrasında ne olduysa oldu ve 8’e 8 eşitlendi.”

"ARA VERELİM” deyince şalırdık...

Karar öncesinde Anayasa Mahkemesinin tüm üyeleri konuşmuş.

Oylarını açıkça belli etmişler.

Öğrendiklerimize göre;

Genelde bir-iki üye konuşur,sonra oylamaya geçilirmiş..

Üyelerin tamamının konuşması çok nadir gerçekleşirmiş..

9 üye ret kullanacağını ima yoluyla değil, açıktan söylemiş:

“Devletimizin karşısındaki bu cani örgüte (PKK) yol vermeyelim..”

“Terör örgütü ile böylesine mücadele verilirken...”

“Bu kadar şehidimiz var..”

“Hazırlanan rapor çelişkilerle dolu..”

Konuşmalar bitip tam da oylamaya geçileceği anda Başkan Zühtü Arslan “Ara verelim” demiş..

Konuştuğum üyeler bunun nedenini şöyle açıkladı:

“Başkan durumu gördü..Karar kendi istediği gibi çıkmayacaktı.”

“Tam oylama yapılacakken üyelere dönerek ‘Bu konu önemli.. Biraz daha konuşalım’ dedi.”

KARARINDAN KİM DÖNDÜ?

Aldığımız bilgilere göre üyelerden Hicabi Dursun,sabah oturumunda ‘ret’ vereceğini açık açık söylemiş..

Ara verilince üyeler cum-a namazına gitmiş..

Cum-a dönüşü kurul yeniden toplanmış..

Yine anlatılanlara göre;

Başkan Zühtü Arslan bir üyeye söz vermiş,ardından da kendi konuşmuş..

Söz verdiği üye “ihlal var” yönünde görüş beyan etmiş..

Sonra da oylamaya geçilmiş ve 8’e 8 kararı çıkmış..

O anda yaşananlar da şöyle anlatıldı:

“Herkes sabah konuştuğu gibi oy kullandı.Bir kişi hariç.”

“Hicabi Bey sabah ‘ret’ demişti öğleden sonra ‘ihlal var’ dedi..”

GAZETELER YANLIŞ YAZDI!

Ertesi gün çıkan haberlerde önemli bir teknik hatadan da söz edildi..

Kararın sanki 9’a 8 çıkmış gibi yazıldığına dikkat çekildi..

Karar 8’e 8 çıktı..

Usule göre eşitlik durumunda Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafındaki görüş kabul edilir.

TARTIŞMA ÇIKTI: “ŞAİBE VAR”

Oylama bitince kurulda sinirler bayağı gerilmiş..

Tartışma çıkmış..

Bazı üyeler;

“Bu karar şaibeli.. Ayarlandı.. Kim kimin koluna girdi? ” demişler..

Bir başka üye daha da ilginç ifadeler kullanmış:

“Kurulda üyeler oyunu belli etmişse değiştiremezler.”

Oylama bittikten sonra Başkan Zühtü Arslan raportörleri dışarı çıkartıp şunları söylemiş:

“Arkadaşlar lütfen bu konuşmalar burada kalsın,başkaları ile paylaşılması etik olmaz.”

İBRAHİM KABOĞLU KARARI:

Anayasa Mahkemesi iki hafta içinde “İfade özgürlüğü” konusunda birbirine zıt kararlar verdi.

CHP Milletvekili İbrahim Kaboğlu’nun “şeref ve itibar” hakkının ihlal edildiğine hükmedildi.

Yazar Yılmaz Dikbaş 5 bin 500 lira manevi tazminata mahkûm edildi..

Bu noktada önemli bir soru karşımıza çıkıyor:

“İfade özgürlüğü” neden Kaboğlu’nu eleştirenler için ‘yok’ ama terör propagandası yaptığı iddia edilen akademisyenler için ‘var’ sayıldı?"

31 MART SONRASI BİR ŞEYLER OLDU.

Üyelerle sohbet ederken başka başka şeyler de öğrendik..

Bir grup üyenin 31 Mart seçimlerinden sonra çok farklı tarzda hareket ettiğini söylediler.

Mahkemenin önümüzdeki dönemde beklenmedik kararlara imza atabileceğine dikkat çektiler..

Haksız da değiller:

-İbrahim Kaboğlu,

-Akademisyenlerin bildirisi,

-Kars’taki insanlık anıtı,kararlarında işin rengi belli oldu..

Yüksek mahkeme şimdi tatilde..

Eylülde önemli başvuruları görüşmeye devam edecek:

1- Askerî liselerin kapatılması.

2- Genelkurmay Başkanının,Kuvvet Komutanlığı yapmış olma şartının kaldırılması.

Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Görünen köy kılavuz istemez...! Vesselâm!


B.Yaşar.




RED HEAD YALLAH IRANA küfürlerini iade ediyoruz mezhepci kpk


Sen beyninsizmisin..

Sen gavatmısın 

Sen yunanmısın 

Sen ermenimisin 

Sen rummusun 

Ha diyeceksiniz ben Türküm 

Ulan beyniniz neden bu kadar uyuşuk vaziyette adamın yazdığı yazıyı götünden okuyunca beyninizin algılamıyor..!

Bu kadar etmiş olduğun küfürlerine karşılık tek bir soru Soralım haklı olduğu ortaya çıksın..

Müslümanmısın..

Ya evet 

Yada hayır.,

Kıvırmaya gerek yok









Olmasaydı Olmazmışız

Hastir Lan Şordan Puşt!


1071'de O Yoktu Biz Vardık

1453'te O Yoktu Biz Vardık

15 Temmuz Da O Yotu Biz Vardık

Bugün O Yok Biz Yine Varız.





#5816SayılıKanunKaldırılsın





"Türkiye'yi Kamal'in hayaleti yönetiyor"

1941


"Türkler Atatürk'ün hayaleti tarafından yönetiliyor"

1954


"Atatürk'ün hayaleti hâlâ Ankara sokaklarında"

1973

_______

(Kemalizmi bitirmedikten sonra istediğiniz kadar seçim kazanın iktidar olamazsınız..)

#5816SayılıKanunKaldırılsın




Bugün haktan-hukuktan bahsedenlerin, bu ülkede Müslümanlara yapmadığı zulüm kalmadı.

Ellerine geçecek ilk fırsatta:

-"Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır."


Müslümanlar, uyanın!

Karşınızda leşler var...





عُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم





Üniversitelere Dindar olarak gönderdiğimiz çocuklarımız

Ateist olarak çıkıyorlar

Bu eğitim sistemi komple değişmeli

Eğitim şart Ama doğru eğitim verilmeli




Peygamberin Mirası’na silahla saldıran Mustafa Kemal’e ‘Ulu Önder Atam’ demenin mânâsı,

Peygambere Redd-i Miras Çekmektir!

*

Hem Allah’a ve Resûlü’ne hem Kamâl’e saygı olmaz!

“Baban yalan” deseler yumruk atarsın,

“Allah yalan, Kur’an’ı da Muhammed uydurdu” diyeni nasıl sayarsın?!




Miras, aslında Veda Hutbesi’nde Resulullah’ın bıraktığı miras olmalıdır. Veda Hutbesi’nde Resulü Ekrem dedi ki “Size Kur’an’ı ve Sünnetimi bırakıyorum…” Eğer bir insan yazımızı elimizden alarak bizi Kur’an’sız bıraktıysa bu hangi mirastan bahsediyor?

#5816SayılıKanunKaldırılsın






Almanya’daki Türkler

1. August um 15:45 · 

Biz Gurbetçiler Vatan hasreti ile yanıp tutuşurken, bakın hele şu olanlara..🤔


Yurtdışı Telefon harcı olmuş 1500 TL, 

Askerlik olmuş 5000 EURO.

Yurtdışından borçlanmayla Emeklilik şartları zorlaştırılıyor.. daha neler neler..🤔


Acaba Devletimiz Milletimiz Gurbetçileri ne kadar seviyor, ne kadar önem veriyor, biz kimin için önemliyiz, değerimiz varmı?


Türkiye'deki Eşin Dostun, Akraban, Devletin bile sana para gözüyle bakıyor, bu yıllarca hiç değişmedi..😥

Belki bu hakları suistimal edenler için çıkartıldı veya değiştirilmiş olabilir bu kanunlar orasına eyvallah, ama kurunun yanında yaşında yandığı kesin..


Gurbetçiler 55 yılı aşkın bir süredir, yani yarım asırı geçen bir zaman içerisinde.


Türkiye'ye,


Onca Dövizi getiren Gurbetçiler,


Tatillerini TR de geçirmek için gelen Gurbetçiler,


Emlak yatırımını yapan Gurbetçiler,


Eşine dostuna Akrabasına para gönderen yine Gurbetçiler,


Emelilik için borçlanma yoluyla para getiren Gurbetçiler,


Iş kurmak için TR'ye yatırım yapan Gurbetçiler,


Bir-çok nedenden dolayı Türkiye'de parasını kaptıran dolandırılan yine Gurbetçiler,


Yani kısacası hertürlü işini Türkiye'de değerlendiren Gurbetçiler bunları haketmiyor..


Gurbetçilerin Türkiye'ye ne gibi zararı oldu da bizim haberimiz yok 🤔


Bizmi değerimizi bilemedik, yoksa Onlar mı bizi böyle gördü işte orası tam bir muamma 😥


Harbiden yaaa biz Gurbetçiler bu kadar zenginmiyiz acaba..😊🤔


Bu yaptırımlara tepkini göster paylaş, 

bütün Gurbetçilere ulaştıralım..


Bu bir Sinan Karakaş‘tan alıntıdır










"GURBETÇİ DEYİP GEÇME"


Bildiğiniz açık ceza evi.. 11 ay ölesiye çalışır.. İzin parası biriktirir.. İmkanı varsa biriktirebildiyse 3 hafta gider izne..

Çünkü yazın 4 kişilik bir ailenin uçak parası şanslıysan minimum 2000€ tutar.. Bide yanında harçlığın olacak, yaninda en az 3000€ da o.. Sevdiklerini öpüp koklamanın bedeli minimum 5000€ yani..


Gurbette yasayanlar mutluluklarını satın alır öyle gelir Türkiye'ye.


Çünkü yaz oldumu 2 misli artirirlar herşeyin fiyatı.. Koskoca senede aileni 1 kere görürsün.. Kardeşlerini, anneni, babanı, sevdiklerini o koca yılda bir kere koklarsın.. Doyamazsın.. Türkiye'ye gitmene bir kaç ay kala geçmez o günler, bitmez.. Uçağa binince saatler bile ilerlemez..


" hele birde arabayla 2900 km sürüyorsan "


Gittiginde bitmesin, yavaş geçsin günler diye dua edersin.. 

Gurbetten gelen misafirlerinizi izleyin uzaktan. 

Geç yatarlar, ama ne kadar yatarlarsa yatsınlar erken kalkarlar. Ne kadar az uyursa, okadar çok kalmış gibi hisseder çünkü. 

Her sene ailesinden ayrılırken bir yanı ölür.. Gelirken heyecandan, dönerken ömründen hep bir yanı eksilir.. Geleceği zaman ailesi karşılar sevinçle, evde bayram havası olur. Yolcu ederken cenaze evine döner.. Kimsenin yüzü gülmez, herkes ağlar.. Böyle geçer bir gurbetçinin ömrü.. Sonra bir bakarsın bir uçak iner.. Ailesi gelir, tabutunu teslim alir.. Gülerek, heyecanla beklenen o misafir ağlayarak, ağıtlarla karşılanır.. Kimsesiz gibi.. Bir uçağın deposunda bir esya gibi gelir.. Sevdiklerine ve ülkesine.. Kısaca gurbet yarı ölümdür zaten.


Bild könnte enthalten: 3 Personen, Personen, die lachen









Müridlerinin El Etek Öpme,

Atletini Öpme,

Abdest Suyunu İçmeyle Şifa Bulacağına İnanmaları Enterasan.


Kula Kulluk Kölelik Etmeyi Bırakın.


Şeyh Uçmaz Mürid Uçurur Sözü Hayat Bulmuş Adeta. 


Adam Kendini İnsan Üstü Varlık Sanıyor, Atığıyla Şifa Bulanacağına Kendi de İnanmış.











Ulkenizi imar ederken neslinizi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesliniz imar ettiğiniz ulkenizi imha eder.












Prof. Dr. AHMET ŞİMŞİRGİL

16.11.2018 Türkiye Gazetesi


YUNUS’TAN, GÜNÜMÜZE MUAZZAM İKAZ!


Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,

Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu!


Yunus Emre hazretleri, erik dalından üzümü nasıl yemişti? Bostan sahibinin kızmasından ağacın başkasına ait olduğu anlaşılıyordu. Ancak bostan sahibi erik dalında üzüm yiyen adama cevizimi (koz) neden yiyorsun diyerek paylamıştı! Şiirin ihtiva ettiği şu manaları değerlendirirken Yunus Emre, aklını yitirmiş delilerden mi bahsediyor diye düşünebilirsiniz.


Hâlbuki Yunus Emre'nin, tamamen muamma tarzında yazmış olduğu şiiri sanki bugünü işaret ediyordu. Evet ama Yunus bugünleri rüyasında görerek yazmadı. Demek ki aynı zihniyette kişiler o gün de mevcuttu.


Bunlar bağnaz, dar ve kısa görüşlü olup sadece kendi aklının esiri olmuş kimselerdir. Örnek aldıkları şahıslar da kendilerinden farksızdır. Bunlar peygamber efendimizi, Eshâbını ve müctehid âlimleri ölçü almakta son derece cimridirler. Hatta cimrilik bir yana kabul dahi etmezler. Kendi akıllarının daha üstün olduğuna inanır ve sadece kendilerini beğenirler.


Yunus’un bu beytini o günlerde nasıl anlamış ve yorumlamışlardı bilemiyorum.


Fakat Süleymaniye Kütüphanesi’nde doçentlik tezimle ilgili çalışmalar yaparken küçük bir risale dikkatimi çekmişti. Yunus Emre’nin gazelinin şerhi olan bu risale, Niyazi Mısrî hazretlerine aitti.


Büyük tasavvuf âlimi Niyazi Mısrî hazretleri gazeli sadece şerh etmekle kalmamış birkaç beytini şerh ettikten sonra gazelin sahibi Yunus Emre’ye rüyada mülaki olarak tasvibini de almıştı.


Bugün günümüzün dinî anlayışına ışık tutması açısından önemli olan bu gazelin ilk iki mısraını açıklayacağım.


Mürşitsiz çıkma yola!


Yukarıdaki mısrada Hazreti Yunus, zahirde her meyvenin bir ağacı olduğu gibi her amel ağacının da bir başka meyvesi ve yemişi olur. Buna benzer şekilde her ilmin de ona mahsus aletleri vardır. Bu aletler ile hâsıl olur ve yerine gelir.


Mesela zahir ilimlerinin ortaya çıkarılmasının aletleri, lügat, sarf, nahiv, adab, mantık, meani ve hikmet, hey’et, kelam, hadis, usul, fıkıh ve tefsirdir.


Batın ilminin kazanılması olgun bir mürşidin terbiyesi ile fasılasız zikir, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halvettir, yalnız kalmaktır. Hakikat ilminin aletleri ise her işinde sadece Hakk’ın rızasını elde etmektir.


Merhum Yunus Emre, erik, üzüm ve ceviz ile İslam’ın üç ana kolu şeriat, tarikat ve hakikate işaret etmekteydi. Zira eriğin dışı yenir içi yenmez. Erik gibi olan meyvelerin cümlesi amelin zahirine misaldir.


Üzüm gibilerin cümlesi ise amelin batınına misalidir. Zira üzüm hem yenir ve hem nice nimetler ondan zuhura gelir. Pekmez, turşu, sirke ve bunlara benzer nice türlü nimetler hâsıl olur. Lakin içinde bir miktar riya ve tezkiye çekirdeği olmakla batın ameline denilir, hakikate denilmez.


Ceviz ise hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur.


Öte yandan bir kimse erik yiyecekse erik ağacına gider. Üzüm talep ederse asma ağacına varır ve ceviz canı isterse ceviz ağacından toplar.


Şayet her kim üzümü erik ağacından talep eder orada ararsa o kimse ahmak ve cahildir. Çorak yere ekin ekip boş yere zahmet çeker. Bütün emeği heba olur, çektiği çile de yanına kâr kalır.


Şimdi her kimse zahir amelinin doğru olup olmadığını bilmek isterse onu şeriattan ve erbabından talep eder, ilmihal kitaplarına müracaat eder. Ondan bilip öğrenip amel eder. Şayet batın amelinin salahını, fesadını, tenezzülünü ve terakkisini bilmek isterse mürşidin telkini ve dersleri ile yoluna devam eder.


Bu yolları aşmış bir kimse hakikat ilmine varmak ve kendini bilmek arzu kılarsa, mürşid-i kâmil terbiyesi, büyük perhiz ateşi ile nefsin bütün sıfatlarını yakıp masivayı reddederek elde edebilir. Yolu ve adabı ile talep olunursa ümittir ki az müddetle maksat hasıl olur.


Şimdi gelelim ana noktaya: Hazreti Yunus diyor ki; bir kimse zahir amelini işlerken ben batın ilmini ve ilm-i hakikati zahir ameli ile ele getirip tahsil ederim dese ve birçok zahmetler çekse mesela kendiliğinden esmaullaha müdavemet eylese ve oruçlar tutup halvetler çekse o kişinin hâli erik ağacından üzüm yemeye çalışmaya benzer.


Bostan ıssından (sahibi) maksadı ise mürşid-i kâmildir. “Niçin kozumu yersin” diye azarladığı tembihtir. Niçin olmaz yere riyazet çeker, mücadele eder yorulursun? Üç ilmi bir amel ile elde edebileceğini mi sanırsın? Zira her birinin başka ameli, muallimi ve mürşidi vardır.


Bunun hariçte bir misali de şu şekildedir: Bir kimse pazara çıkarak marangozluk aletlerini satın alsa ve onlarla ol sanatı işlemeye başlasa, evvelce yapmadığı ve bir usta yanında çalışmadığı için beceremeyecek ve hangi aletle ne işleneceğini bilemeyecektir. İşin ustası onu gördüğü zaman şöyle diyecektir:


“Bre sanat uğrusu, küstah! Bu bizim aletlerimizi niçin eline aldın?..” Hâlbuki o adam bunları parasıyla pazardan satın almıştı. Oysa usta o sanatın sahibi olduğu için, “o aletleri niçin kullanırsın?” deme yetkisini kendinde bulmaktadır. Zira o cahil adam sanatı bozmaktadır.


Mürşid-i kâmiller de tarikat ve hakikat bağının malikleridir. Şeriatı bilmeyen, âlim ve peygamber tanımayanlar bırakın tasavvuf lezzetinden tat almak için çalışmayı, tasavvufa inanmaz ve reddederler. Maalesef bu ülke, tasavvuf profesörleri olduğu hâlde tasavvufu inkâr eden hoca müsveddelerini çok gördü ve görmeye de devam etmektedir!


Zift turşusu yeme!


Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım,

Nedir diye sorana bandım verdim özünü...


Yunus Emre bu ve bunun gibi Ehl-i sünnet âlimlerine inanmayan, Peygamber efendimizi tanımayan felsefî fikirlerle ahkâm yürütenlerin hâlini kazana kerpiç koyup poyraz ile kaynatarak yiyen ve yedirmek isteyenlerin hâline benzetir. Bunların fikirleri hükümleri batıldır. Zira naklî değildir. Onun için gazelde bu fikirler yenmesi uygun olmayan kerpiç ile tesmiye olunmuştur. Poyraz ile kaynatılmaya çalışılması ise Peygamber efendimizin sünneti ve mürşidin telkini olmadığına işarettir. Zira poyraz, ateşi yakmak bir yana bilakis söndürecektir!


Şimdi, bir kimse kendi ne yerse, isteyene de ondan verir. Fakat pişirir gibi yaptığı çamur yenmeye yaramadığı gibi bunun gibi perhizden ruh gıdası hâsıl olmaz. Hatta çamur yiyenlerde marazi hastalıklar oluşacağı gibi bu fikirlerden de kalp rahatsızlıkları meydana gelir. Şeytanın vesveseleri ile de sonunda kalbi ve ruhu helak olmaya doğru gider.

İşte ekseriya küfre düşenler bunlardan meydana gelir. Birisi bunlara kapılırsa kar gibi soğutup buz gibi dondururlar. Bunlardan aslandan kaçar gibi kaçmalıdır. Allah yolundaki yolculara mezhebinin âlimlerine uymak yetişir...


Yunus Emre’nin uzun gazelindeki şu iki beyti ve devamı; Peygamber, âlim ve mürşit tanımayanların varacağı noktayı muazzam bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira mürşitsiz yola çıkanların hâli hangi meyvenin hangi ağaçta bittiğini bilmeyen ve gönlü üzüm istediğinde erikte biter sanan ve erik diye ceviz ağacına giden kimse ve cümle renkleri siyah sanan âmâ gibi olur.


Peygamber efendimizden bugüne gelen İslam inanç ve yaşayışını geleneksel diyerek küçümseyip, millete çamur ve hatta yine Hazreti Yunus’un ifadesiyle zift turşusu yedirmek isteyenlerin bozuk yazılarını, insanı dinden imandan eden fikirlerini beyan etmeye ve göstermeye devam edeceğiz...


TEFEKKÜR


Gönlü yüksekte gezer, dembedem yoldan azar,

Dış yüzüne ol sızar, içinde ne var ise..






Wenn die Leber das Blut nicht mehr ausreichend entgiftet, gelangen schädliche Stoffe ins Gehirn. Vor allem im Zusammenspiel mit unter anderem Ammoniak können sie zu psychischen und neuronalen Störungen führen. Es kommt zur hepatischen Enzephalopathie (siehe Abschnitt "Folgen und Komplikationen"). Mit einer speziellen Diät lässt sich die Eiweißzufuhr und damit der Ammoniakspiegel verringern. Medikamente mit dem Wirkstoff Laktulose oder ein bestimmtes Antibiotikum beeinflussen die Darmbakterien, so dass im Darm weniger schädliche Stoffe entstehen.





Mein linker Fuß ist morgens immer geschwollen und ich spüre ein leichtes Kribbeln. Nachts muss ich oft zur Toilette und habe auch Eiweiß im Urin. Atemnot beim Treppensteigen und wenn ich mehr als 500 m gegangen bin. Zweimal die Grippe mit Herzmuskelentzündung und Nierenbeckenentzündung gehabt. Fühle mich bei der geringsten Anstrengung gleich müde. Doch mein Hausarzt hier findet nichts








2013 paylaşımı


KRİPTOLAR, PAKRADUNİLER (Mutlaka okuyun )


Onun asıl isminin Artin olduğunu biliyor musunuz?.. Türk veya Kürt olmadığı kesin ama Kriptoların hangi grubuna mensup olduğu kesin değil.


Bu kanlı hikayenin içinde birtakım Derin İstihbaratçıların olduğu söyleniyor.

Koskoca bir devlet, muazzam bir ordu bu faciayı otuz yıla yakın bir zamandan beri bitiremiyor.


Çok kanlı ve çok kârlı bir iş bu.


Ülkeye, halka ve devlete yüz milyarlarca dolara mal oldu.


Birileri bu işten çok paralar kazandı, büyük zengin oldu. “Mallar” bir ara helikopterlerle taşındı.


Bu kanlı facianın ismi “Bitmeyen Faciadır…”


Bunu kimse bitiremez… Özal bitirmek istemişti de onu bitirmişti Derin’ler.


Derin ve gizli birileri bu savaş bitmesin ve sonunda Türkiye bölünsün ve parçalansın istiyor.


Böyle bir şeyi gerçek Kürtler ister mi? İstemezler, çünkü Türkiye parçalanırsa onlara ait topraklara birtakım yabancılar gelecektir. Kavga bitecek ama yorgan da gidecektir.


Bu bir Kürt millî hareketi midir? Hayır!.. Kostümler Kürttür ama oyunu sahneye koyanlar ve senaryoyu yazanlar Kriptodur.


Kripto ne demektir? İki kimlikli demektir. Görünen kimliği iğreti, yalan ve sahtedir. Asıl kimliği gizlidir.


Kriptolar sadece dağdakiler midir?.. Hayır!.. Asıl güçlü, sinsi ve dehşetli Kriptolar dağda değil, bağdadır.


Kriptolar doğu ve güneydoğu Anadolu’yu boşaltıyor mu?.. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.


Oraları niçin boşaltıyorlar?.. Müsait zaman gelince, fırsat zuhur edince o bölgelere dışarıdan nüfus getirilecektir. Boşluk onlar için hazırlanıyor.


Dağdaki ve bağdaki belli başlı Kriptolar niçin tespit edilip teşhir edilmiyor?.. Doğrusu buna benim de aklım ermiyor…


Türkiye halkı bu Kriptolar meselesine vakıf mıdır?.. Maalesef yüzde değil, binde biri bile bilmez bunları.


Bu konuda Türkiye gazetesinin 9 Şubat 2012 tarihli nüshasının birinci sayfasında çok önemli bir haber yayınlandı. Gereken ilgi gösterilmedi, kaynadı gitti…


Niçin bu kadar önemli bir haber ilgi görmedi?.. Demek ki uyuyoruz!..


Büyük medya, Türkiyenin parçalanmasına yol açabilecek bu çok önemli ve vahim konuda ne yapıyor?.. Büyük medyanın gündeminde futbol var, magazin var, bazısında müstehcen yayınlar var, meraklı haberler, şehvet var… Ülkeyi allak bullak eden Kriptolarla uğraşacak vakitleri yok.


Başka sebep yok mu?.. Var tabiî… Ülkemizde iki büyük Kripto azınlık vardır. Birileri yazımın üst tarafında dağda ve bağda olanlar diye anlattığım kesim; diğeri ise Yahudi kökenli olanlar.


Birinci kesimdeki Kriptolar içinde de Yahudi kökenli olanlar var mı?.. Var… Onlara Pakraduniler deniliyor… Yahudilikten Ermeniliğe geçmişler… Daha sonra da Kürt veya Türk, Sünnî veya Alevî Müslüman görünmüşler…


Aaaa!.. Ben bu Pakraduni lafını hiç duymamıştım. Sen bunu nereden çıkarttın?..


A akıllım, dünya ve bilgi senin bildiklerinden ibaret olsaydı, her şey ne kadar yoz ve basit olurdu… Sen bilmediğin için onlar yoktur diyenlerden misin yoksa?


Peki bu konuyu nereden öğreneceğiz?


Çoook zor… Kar izleri silmiş…


1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden Abraham Galanti önce Hamenora dergisinde bu konuda Fransızca bir makale yazmış, sonra bu makale küçük bir kitap halinde bastırılmış.


30 yıllarda İstanbul’da yayınlanmış bu derginin İstanbul kütüphanelerinde bir koleksiyonu mevcut değildir.


Fransızca kitapçık da yoktur. Bendenize Pakradunilerle ilgili kitabın mikro filmlerini Berlinden bir dostum göndermek lütfunda bulundu. Berlin Devlet Kütüphanesinde (Eski Prusya Kütüphanesi) bir nüsha varmış.


Peki neymiş, kimmiş bu Pakraduniler?


Böyle gizli, esrarlı konular öyle kolayca anlatılamaz. Pakradunileri anlamak için tarih uzmanlarından bir sene sıkı ders görmek gerekir.


Bizde böyle uzmanlar var mıdır?.. Yoktur, dış dünyadan uzman bulup getirmek gerekir.

Bizim Merakî bey zora hiç gelemez… Madem ki Pakradunileri anlamak ve öğrenmek zor; medyadaki kavga gürültü, magazin, futbol, ıvır zıvır yalan dolan, manken haberleri okumaya ve seyr etmeye devam…


Ehl-i dünya dünyada, ehl-i ukba ukbada…


Kemalistlerin derdi M. Kemal… Müslümanların derdi Çamlıca camii vs…


Dağdaki ve Bağdaki Kriptolar da işlerine devam eder.


Türkiye parçalanıncaya kadar.


Kabak en fazla Müslüman Kürtlerin başında patlar…


Mehmet Şevket Eygi/Milli Gazete












(Bu yazinin "okunma suresi", yaklasik olarak iki dakika, otuz saniyedir)


BIR KISIM "AKADEMISYEN" KIMLIKLI NASIPSIZIN IMZALADIGI O "IHANET" ! BILDIRISI, UZERINE ...


Dikkat !.. Dikkat !..


FETO ve PKK, Almanya'da, universitelerde, "T.C Devletinin Soykirim Yaptigina" ! dair pankart asma faaliyetine basladi ...


Bu propaganda faaliyetini, Turkiye'de su saatlerde tartisilan sozkonusu "akademisyenlerin bildirisi"ne destek verme baglaminda, "bir kamuoyu muhendisligi" anlaminda gormek,


ve, ilgili operasyonu da, "yurtdisindaki, 'kirli Almanya ayagi' oldugu" noktasinda degerlendirmek,


gerekiyor, diye dusunuyor, ve herkesin dikkatini ozellikle bu noktaya cekmek istiyorum ...


Yazima attigim baslikta, "ihanet bildirisi" olarak degerlendirdigim, bence, sadece bir "pacavra" hukmunde olan o metnin icerigine hic, ama hic dokunmadan, nihai yorumum odur ki;


1- Akademisyen "titri" olan birisinin kaleme aldigi HER METIN, "AKADEMIK BIR METIN DEGILDIR" !..


2- Akedemisyen olmak, "DOKUNULMAZ" OLMAK DEGILDIR !..


3- FETULLAH TEROR ORGUTU Muritlerinin icinde "rektor" olmus akademisyenlerin de oldugu gercegini, "unutmus taklidi yapan herkesi" ! VICDANLI OLMAYA DAVET EDIYORUM !..


4- Akademisyen olanlarin da "sacmalama hurriyetinin bulundugunu", ilgili kisilerin de, imzaladiklari o bildiri ile bu hurriyetlerini kullanmis olduklarini BEYAN EDER, ve bu bildiriye de HERKESIN BU GOZ ILE BAKMASINI TAVSIYE EDERIM !..


5- Toprak butunlugunu, -teror orgutu olan PKK'ya karsi- hakli olarak koruyan Devletini, "soykirim" yapan bir devlet ! olarak sunan bir bildiriye imza atanlari,


ilaveten, bu bildiriye sahip cikan o ilgili siyasilerin, "vatanlarina bagli birer vatansever mi olduklari ?", yoksa, "vatansever taklidi yaparken, 'bal gibi de' !, birer hain gibi davranip, davranmadiklari ?", ile ilgili sorulara, herkesin kendi ic dunyasinda, "akil", "sagduyu", "insaf", "vicdan", "izan" gibi degerler uzerinden cevap vermeye, -ilgili metin uzerine yorum yapan o Anayasa Mahkemesi uyeleri de dahil olmak uzere- HERKESI DAVET EDIYORUM !..


Sozkonusu "ihanet bildirisinin", -icerigine dokunmadan- bu metnin altina imza atanlarin "kimlikleri" baglaminda, bir iki noktaya atif yapmak, ilaveten de yapacagim bu gondermelerin de altini cizmek sart oldu !..


Anlasilan o ki;


A- Toplum icindeki, sosyal ve kulturel mozaik icerisinde, herkesten daha ziyade, "basiret", "ciddiyet" ve "ongoru" sahibi olmalari beklenen akademisyenler uzerinden,


"akademisyenligin mesleki sorumlulugu", uzerine bir dusundugumde, -"mesleksel bir kimlik"ten ote, *icinde yasadigi topluma hizmet etmeye yonelik,* bir "sorumluluk" baglaminda- "akademisyenlik",


bu bildirinin altina imza atanlarin tasiyabilecegi cinsten bir "sorumluluk", degilMIS !!!..


B-"Akademisyenlik", kendi icindeki mesleki formasyonu geregi, kisiye yukledigi "ozgur dusunme" ve "hakikat arayisi icerisinde bulunma" gibi parametrelere sahip olmayi sart kossa da, bu bildirinin altina imza atanlar, herseyden once, -attiklari o imza ile- metodolojik olarak, sadece, "mesleki formasyonun olmazsa, olmazlarindan" degil, -ayni zamanda da, bunun dogal bir sonucu olarak- "mesleki etikten" de kopmuslardir !..


C- Herbir akademisyenin potansiyel olarak birer "aydin olabilme", dolayisiyla da, "yasadiklari toplumu ve zamani aydinlatabilme" imkanlari var iken,


-belki de yukarida siraladigim sozkonusu iki sebepten oturu-


"naylon", "cakma" ve "ici bos" dahi olsa, "ikinci bir soykirim" !, iftirasi ile uluslararasi siyasi arenada, -sonuclari itibariyle- yarin, Turkiye'yi yipratmaktan ve zayif dusurmekten baska, hicbir seye hizmet etmeyecek olan o pacavrayi imzalamis olmalari, cok acik bir sekilde gosteriyor ki,


"aydin olabilmekten" gectim, anlasilan odur ki,


"basiret ve ongoru sahibi olmak" dahi, bir "nasip" meselesi !..;


ve oyle her kendisini "akademisyen" ilan edenin ! HARCI ise, hic degilMIS !!!..


Topyekun milletce, ozellikle icinden gecmekte oldugumuz su gunlerde, her turlu gelisme uzerine, hepimizin uzun, ama cok uzuuun bir sekilde dusunmemiz gerektiginin altini, kalin kakin cizer, ve hepinize iyi gunler dilerim, sevgiyle kalin, dostlarim ...


03.08.2019

18:06


IYILIKLER, -ister "söz", ister ise, "yazi" üzerinden olsun- PAYLASILDIKCA BÜYÜR, ve YAYILIRLAR !..


"INSAN"in ve "TOPLUM"un YENIDEN INSAASI ICIN ...


(NOT : Bu yazinin orijinal versiyonu, WhatsApp'da kaleme alinmistir. Dolayisiyla, orijinal metinde "noktalama isaretleri" mevcuttur. Kopyalanarak Facebook ortamina gecirilen yazilarda tum noktalama isaretleri kayboldugu gibi, ilaveten de, ilgili noktalama isaretlerinin kalan izleri, metnin okunmasini, takip edilmesini ciddi bir sekilde engellemektedir. Bunun engellenmesi icin, Facebook ortamina sokulmadan once, tum noktalama isaretleri tarafimca kaldirilmistir. Yazi, su anda kolayca okunabilmekle birlikte, metnin orjinal yazilimi su hali ile, -"anlatim" noktasinda- kiyaslaNAMAYacak denli farklidir ! Sebebi, "noktalama isaretlerinin anlatima kattigi o tartisilmaz vurgusudur". Dolayisiyla, -WhatsApp uzerinden henuz okuma firsati bulumayanlarin- yazinin noktalama isaretleriyle kaleme alinmis orijinal versiyonunu, tarafimdan istenmesi icin, "ozelden" benimle irtibata gecilmesini hassaden tavsiye ederim. )










Beliebte Posts aus diesem Blog

#ChpMaskesi5816 ataturq M. Kamal'i #ChpMaskesi5816 ile korumasınlar da, bu gerçekleri nasıl saklasınlar ?

ACI GERÇƏKLƏR - Yüz Yıllık Prangalar Kırılıyor